tphlogo

LAİKLİĞİN NERESİNDEYİZ RAPORU - LAİKLİK VE DEMOKRASİ
19.03.1997



2. LAİKLİK VE DEMOKRASİ


Ulusal Kurtuluş savaşından hemen sonra, Türkiye Cumhuriyeti'nin oluşumunda, izlenen politikaların temel dayanaklarından birisi “Laiklik ilkesi” dir.

Cumhuriyeti kuranlar; Laikliği, bu ilkenin getirdiği batılı düşünce yöntemini ve batı kurumlarını, ulusun yükselme ve yaşama doktrini olarak kabul etmişlerdir.

Bir Devletin, yeni ve çağdaş bir yapıda oluşturulması, çağın felsefesinin ve fikirlerinin iyi ve doğru olarak bilinmesine bağlıdır. Batı uygarlığını ortaya çıkaran felsefe ve fikirler, çağdaş bir düşünce ve çağdaş bir olgu olarak görülmeli ve değerlendirilmelidir.

Batılı toplumların, bugünkü düzeylerine ulaşabilmelerinde, laik düşünce sisteminin büyük katkıları olmuştur. Laiklik, batılı ülkeler için sağlıklı bir gelişme, ilerleme ve yükselme aracı olmuştur.

Atatürk ve arkadaşları, kurtuluş savaşını kazandıktan sonra, batı uygarlığının temel ögelerini gözden ırak tutmamak gerektiğini saptamışlar, ulusun ve ülkenin yükselmesini çağdaş uygarlıkta ve hatta onun ötesinde görmüşlerdir.

Kurtuluş Savaşı ile açık bir "vatan kavramı" bilincine ulaşılmıştır. Mondros mütarekesinden sonra Anadolu ve Rumelide kurulan Ulusal dernekler (müdafaa-i hukuku milliye) ulusal vatan parçalarının özgürlüğünü ve bağımsızlığını amaçlıyordu. Erzurum ve Sivas Kongreleri ile bu dernekler ve bu amaçlar bütünleştirilerek yeniden tanımlandı ve "Milli sınırlar içerisinde vatan bir bütündür, parçalanamaz" denilerek vatanın sınırları ve bölünmezliği ilan edildi. Bu görüş aynı zamanda ulusal sınırlar dışında, vatan arama devrinin de sona erdiğini ifade ediyordu.

Böylece “Dini vatanseverlik” çağı yerine “Ulusal vatanseverlik” çağı açılmış oldu. Vatan kavramındaki teokratik düşünce, hiç kuşkusuz yerini laik düşünceye ve ilkeye terketti.

Çağdaş bir Devlet olma yolunu izleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Devleti Devlet yapan ilkelerin bütünü içerisinde en önemlisi sayılan “Laiklik ilkesi” ni, Anayasa’ya da yerleştirerek, Devlet hayatımıza kazandırmıştır.

2.01. YÖNETİM YETKİSİNİN KAYNAĞI

Laik ve Demokratik Devlet, hiç kuşku yoktur ki, Yönetim sistemlerinin en gelişmiş olanıdır. Ancak, insanlık bu aşamaya, binlerce yıl içinde sürdürülen yoğun tartışmalardan sonra varabilmiştir.

İnsanlık tarihinde, yöneten ve yönetilen ayırımı zaman zaman büyük bunalımlara ve toplumsal çatışmalara neden olmuştur. Kimin yöneteceği, kuralları kimin koyacağı, yönetenlerle kuralları koyanların bu yetkiyi kimden, nasıl ve ne kadar zaman için alacağı, yönetimin kime ve nasıl devredileceği, tartışma konularının başında yer almıştır. Bu tartışmalar, ''Yönetme yetkisinin kaynağı'' noktasında yoğunlaşmaktadır.Yönetme yetkisinin kaynağı ile ilgili olarak, tarihsel süreç içinde başlıca dört farklı yaklaşım ve model ortaya çıkmıştır.

1- Yönetme yetkisinin kaba güce ve zorlamaya dayandırıldığı model,
2- Yönetme yetkisinin Tanrı'ya ve Tanrı buyruklarına dayandırıldığı
model,
3- Yönetme yetkisinin ayrıcalıklı bir zümreye ve aileye dayandırıldığı
model,
4- Yönetme yetkisinin yönetilenlerin gönüllü rızasına , bir başka
deyişle, halkın iradesine dayandırıldığı model,

Yönetme yetkisinin kullanımını belirleyen bu dört yönetim modeli, genelde gelişmelere paralel olarak birbirini izlemişlerdir. Ancak bu yönetim modellerinin bazı dönemlerde ve bazı ülkelerde, sıralarının değiştiği veya birbirine karıştığı da bilinmektedir.

İlkel toplumlarda ve yeterince gelişememiş olan ülkelerde, Yönetme yetkisinin kaynağı, kaba güç ve zorlama olmuştur. Kaba güç ve zorlama’nın insanları yönetmede uzun süreli bir çözüm olamayacağı, çeşitli örnekleriyle görülmüş ve yeni yönetim modelleri arayışları başlamıştır.

Kaba güce ve zorlamaya teslim olmak istemeyen ve fakat kendi iradesini de geçerli kılabilme ortamını ve olanağını bulamayan toplumlar, dürüstlüğüne ve adaletine inanabilecekleri güvenilir bir gücü hep aramışlardır. Bu arayış, insanları ve toplumları Din kurumuna ve Tanrı'ya bağlamıştır. Böylelikle, Tanrı'ya ve Tanrı buyrukları'na dayandırılan yönetim modeli, “Teokratik Devlet modeli” ortaya çıkmıştır. Dini inançlara ve Dini kural'lara dayandırılan bu yönetim modelinde, korkunun ve teslimiyetin önemli bir yeri olduğu ve modeli uzun süre bu duyguların ayakta tuttuğu söylenebilir.

Bazı toplumlar da, kaba güçten ve zorlamadan kurtulma mücadelesi verirken, ayrıcalıklı bir konum kazanmış olan güçlü ve etkin aile'lerle zümrelerin yönetim yetkisini kullanmalarına razı olmuşlardır. Bu türdeki yönetim modelleri'nin bir kısmında; ayrıcalıklı aile'ler ve zümre’ler, yönetim yetkilerini Tanrı ile ve Tanrı buyrukları ile ilşkilendirerek kullanmışlardır. Eski Mısır'da, Mezopotamya'da, Hitit'te ve Firikya'da, yönetimi elinde bulundurmuş olanların, Tanrı ile ve Tanrı buyruklarıyla ilişkili oldukları varsayılmıştır.

İslam Dini' ni kabul eden toplumlar'da ve ülkeler'de de, yönetimi elinde bulunduranlar, farklı biçimlerde de olsa hep Tanrı'ya ve Tanrı buyruklarına bağımlı bir yönetim modeli uygulamışlardır.

Ortaçağ' da Hıristiyanlık dünyası, Kilise'nin yani Din kurumu'nun mutlak egemenliği altına girmiştir. İyi bir Hıristiyan olan Kıral ya da İmparator, yönetim yetkisini Tanrı'dan aldığına inanıyor ve bu durum Kilise tarafından'da kutsanıyordu. Eşitsizlik üzerine kurulmuş olan bu düzen, ''Tanrı Düzeni'' olarak adlandırılıyordu. Bu düzen'de toplum iki gurup insandan oluşuyordu.

1- Yönetenler: Tanrı' nın seçkin kulları, tüm soylular ve Ruhban sınıfı,
2- Yönetilenler: diğer insanlar, çalışanlar üretenler ve işsizler,

Eşitsizliğe ve insanı da doğayı da sömürme anlayışına dayanan bu düzen, Burjuvazi ortaya çıkıncaya kadar sürdürülmüştür.

Burjuvazi'nin oluşumu ve güçlü bir biçimde ekonomide ve toplumsal yaşamda yer alışı, uzunca bir süreç içinde gerçekleşebilmiştir. İlk birikimlerini ''Haçlı seferleri'' sırasında oluşturan Burjuvazi; ticaretin gelişmesi ile giderek güçlenmiş ve Kent'lerde büyük bir ekonomik güç olarak ortaya çıkmıştır.

Burjuvazi, ekonomik alanda kazandığı gücü, siyasal güçle pekiştirmeye yöneldiği anda, düzenin katı kuralları ile karşı karşıya gelmiş ve kendisini koruyabilmek için “Tanrısal düzen’in” temel felsefesine savaş açmıştır. ''Tanrı insanları neden farklı yaratsın'' , ''İnsanlar arasındaki farklar sadece biçimseldir.'' , ''İnsanlar doğuştan eşit ve özgürdür'' gibi yeni ve heyecan verici görüşlere ve iddialara dayandırılan mücadele, insanlık tarihinin en büyük değişiminin ve dönüşümünün önünü açmıştır.

Hurafe ve kör inançların yerini bilimsel düşünce'nin aldığı, karanlık düşüncelere ve kararmış beyinlere bilimsel ışığın tutulduğu, sanattan edebiyata ve felsefeden doğal bilimlere kadar her alanda baş döndürücü bir gelişmenin başlatılıp sürdürüldüğü bu dönem: batı’da ''Aydınlanma dönemi'' olarak adlandırılmış ve insanlık tarihindeki onurlu yerini almıştır.

''Aydınlanma dönemi'' nin yenileşme rüzgarları ile insanların mutlak eşitliğine ve doğuştan varolan özgürlüklerine ilişkin yeni yaklaşımlar ve iddialar, bütün dünyaya dalga dalga yayılarak, yönetim yetkisinin kaynağı ve kullanımı ile ilgili yeni görüşler ve yeni yönetim modelleri tartışılmaya başlanmıştır.

''Aydınlanma dönemi'' nin getirdiği bu yeni yaklaşım ve anlayış; meşru bir yönetimin ne Tanrıya ve ne de zorbalığa dayandırılamayacağını, meşru bir yönetimin ancak ve ancak Halkın iradesine dayandırılabileceğini vurgulamaktadır. “Laiklik, Cumhuriyet ve Demokrasi” işte bu gelişmelerin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

2.02. LAİKLİK KAVRAMI

Fransızca’da “Laicisme” , İngilizce’de “Secularism” ve Almanca’da “Laizismus” sözcükleri ile açıklanan kavram dilimize “Laiklik” olarak girmiştir.

Öteki ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de “Laiklik kavramı” çoğu kez, “Secularizm kavramı” ile ayni anlamda kullanılmaktadır. Ancak, “Secularizm” in daha dar bir anlamı kapsadığını iddia eden düşünürler olduğu gibi, çok geniş kapsamlı bir kavram olduğunu, tek tanrılı Din’lerden önce ortaya çıktığını, kitlelerce benimsenmiş ve gündelik hayatı belirlemiş bir düşünce ve yaşam tarzı olarak günümüze dek uzanmış bir kavrayış olduğunu iddia eden düşünürler ve yazarlar’da vardır.

Genel bir çerçeveden bakıldığı zaman görülmektedir ki; “Laiklik” ya da “Sekülarizm” kavramlarından her ikisi de, Kilise ve Devlet arası ikilik, karşıtlık ya da ayrılık sorunlarıyla ilgili olarak kullanılmıştır. Bu kullanılış biçimlerinde, her iki kavram da sadece Devletin Kilise gücünden kurtarılması anlamını taşımaktadır.

“Laiklik Kavramı” nın anlamı ve kapsamı ile siyasal ve toplumsal alanlardaki uygulamalara yansımaları üzerinde özellikle ülkemizde, çok değişik yorumların yapıldığı görülmektedir. Ancak, bu değişik yorumların bir kısmının “Laiklik ilkesi” ni benimsemiş olanlardan, bir kısmının ise “Laiklik ilkesi” ne temelden karşı olanlardan geldiğini unutmamak gerekir.

“Laiklik ilkesi’ ne temelden karşı olanların bir kısmı, içtenlikli davranarak düşüncelerini açık ve net olarak ortaya koyarken, diğer bir kısmı ise ülkemizde olduğu gibi, içtenlikli davranmamakta ve “Takiyye” yaparak “Laiklik ilkesi” ni yozlaştırmaya ve çarpıtmaya çalışmaktadır.

“Laiklik ilkesi” ni içtenlikle benimsemiş olanların değerlendirmeleri ve yorumları; Laiklik kavramının evrensel anlamına bağlı kalarak, her ülkenin ve toplumun kendine özgü gerçeklerine dayanmaktadır. Bu nedenledir ki, ülkelerin ve toplumların Laiklik anlayışlarının somut uygulamalara yansıtılması sırasında bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bunu da doğal karşılamak gerekir.

Prof. Bahri Savcı, “Laiklik prensibinin Türkiye şartları içinde mütalaası” isimli kitabında bu konuya açıklık getirerek; “Laiklik her ülkenin şartlarına göre incelenmelidir, ama genel olarak Dinin, ferdi vicdan alanlarından çıkıp, öğrenim hayatını, sosyal dayanışma hayatını kapsamasını ve bu yolda toplumu Dinci olarak kurumlaştırmasını durdurmak olarak anlaşılmalıdır. Türkiye şartları da bunu gerektirmektedir.” biçiminde bir değerlendirme yapmaktadır.

“Laiklik” sözcüğü, Yunanca “Laikos” sıfatından gelir. Eski Yunan'da din adamı sıfatı taşımayan kişilere “Laikos” denilmekteydi. O bakımdan Laik kimse halktan olan, bir başka deyişle ruhban sınıfından olmayan kimse demektir.

Batılı kaynaklar laikliği, genel olarak “Din ve ruhbanlıkla ilgisi olmayan” diye tanımlar. Buna göre bir Devlet, yapmakla yükümlü olduğu siyasal, kültürel, idari, askeri ve benzeri işlere Din'i karıştırmazsa, ona “Laik Devlet” denir.

Laikliğin yaygın olan ve en çok kullanılan hukuki tanımı “Devlet işleri ile din işlerinin ayrılması” biçiminde yapılmaktadır. Bu tanıma göre Devlet; kişilerin sadece maddi yönleriyle ilgilenir ve onların “uhrevi” alandaki mutlak serbestilerini kabul eder. Devlet, dini esaslara dayanan ayırımlar yapamayacağı gibi, bunların iç işlerine de hiçbir şekilde karışamaz.

Duguit, “Laik Devlet” i tanımlarken şöyle demektedir: “Laik Devlet, Din hususunda tamamen bitaraf olup, başkanı ve memurları istedikleri Dini taşımakla beraber, kendisi Devlet olmak haysiyetiyle hiç bir Din taşımayan ve hiç bir Din ayini yapmayan ve kendi namına yaptırmayan Devlettir.”

N.Poroy, “Laiklik ve Dini Taassup” isimli kitabında; “Laik Devlet, herkesin inancına saygılı ama Din hususunda tarafsızdır ve hiç bir Dini, Devlet olarak taşımaz. Ama bireylerin inancı ya da inançsızlığı, Devletin yasalarına veya genel ahlaka, güvenliğe aykırı olmamalıdır.” demektedir.

Ayni konuda N.Berkes: “Aslında Laiklik Dini değil, hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan Laiklik, kısaca ve genel olarak Din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece Devlet içinde Din ve dünya işleriyle ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, ayni zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin Din kurallarından ayrılarak, zamana, yaşamın zorunluluklarına ve gereklerine göre saptanmasıdır.

Aksi düşünüldüğünde, Din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim anlaşılır. Bu takdirde dünya işleri de Din başkanı tarafından yürütülür, ya da dünyevi hükümdar ayni zamanda Din başkanı olur. Bu rejime de Teokratik rejim denir.” yorumunu getirmektedir.

Bu tanımlamalardan da açıkça anlaşılmaktadır ki, “Laiklik; ne Dinsizlik ve ne de Din düşmanlığı değildir. Laiklik Dine karşı değil, Din kurallarına dayanan Teokratik Devlet’e karşıdır.”

“Laiklik” Öngördüğü Hukuk sistemi ile, düşünce ve inanç özgürlüğünü her türlü baskıdan koruyan ve herkesin inancına saygılı olmayı öngören bir yaklaşımdır. “Laik Devlet” te Din kuralları ve kurumlarının Devlet yönetiminde etkisi yoktur. Din Devletin olağan işlevi içinde ve sosyal bir olgu olarak ele alınıp, öteki sosyal olgular gibi değerlendirilir.

“Laiklik” , gerek felsefi bir terim olarak, gerek hukuki bir tanım olarak ve gerekse siyasi bir kavram olarak, çeşitli yorumlara ve tartışmalara neden olmuştur. Bazı düşünürler felsefi olarak Laikliği “insana, insan aklına, beşerin ebedi gelişimine inanmaktır.” biçiminde tanımlanmakta ve Laikliğin, “Aklın egemenliğinin kabulü ve Allah'la kul arasına girilememesi” ilkesine dayandığını ifade etmektedirler.

Laikliğe daha geniş anlamlar veren yazarlar ve düşünürler de vardır. Onlara göre; “ilke olarak, özgür devlet içinde, özgür din ilkesi yer almalıdır.” , “Laiklik; kendini saran ve gerçekte Tanrısı ile kendisi arasına giren batıl inançlar ve kurumlardan kişiyi kurtararak, onu vicdan alanına kavuşturan hareketlerdir.”

İsviçreli bir bilgin filozof olan Vinet, “Laiklik” için şöyle diyor: “Vicdan hürriyeti salt bir Dini seçmek, üstün tutmak yetkisi değildir. Vicdan özgürlüğü, ayin özgürlğünden ayrılamaz. Çünkü insan topluluk hayatına muhtaçtır. Vicdan ve ayin özgürlüğü birleşince Din özgürlüğü tamam olur. Her dini inancın kapsamı kesin olmamaktır.

Hiçbir Dini itikat iyi niyet sahibi olan bir kişiye kesin hakim olamaz. Bunun içindir ki devlet her hangi bir inanışı ne zorla kabul ettirebilir ne de kabul ettirmeyi istediği şeyin aksini yapanı cezalandırabilir.

Dinin ahlak fikirlerini ortaya çıkardığı söylenmektedir. Doğrudur, fakat ahlakın başka bir takım kaynakları daha vardır ve bu kaynaklar toplumun kendi içindedir. Bu kaynaklardan çıkan ahlaktır ki, güveni, inancı, mülkiyeti ve iffeti korur. Devlet bu ahlakı savunmak için kurulmuştur."

Bir başka bilgin olan Porlatis ise; "Din özgürlüğü tabii haklardandır." diyor ve devam ediyor; "Bütün Dinler Devlet tarafından himaye edilmelidir. Fakat bunlardan hiçbiri Devleti himaye etmemelidir. Bir mezhep bir imana sadık olanların tümüdür, Devlet ise insanların tümüdür."

Lamartin ise 1830 tarihinde şunları yazıyor; “Kuvvet ve kudret birkaç şahsa değil, fakat herkese ait olan bir devirde bu ayrılık (Din ile Devletin ayrılığı) zorunludur ve mutluluk vericidir. Zorunludur çünkü, genel yani herkese ait bir hür hükümette Din, tekel durumunda yalnız başına hüküm süremez. Mutluluk vericidir çünkü, Din kendi erdemini ve gücünü salt vicdanlar içinde gösterir. Din yalnız Allah ile insanlar arasında oldukça güzeldir, saftır, kutsaldır. İman ile papaz arasında, papaz ile Dinler arasında münasebete gerek yoktur. Eğer hükümet, bir insan aracılığıyla, bir insanın yalnız gökte aradığı ilahi ışık arasına girerse bu alanı karartır ve bozar.”

Fransa 3. Cumhuriyetinin Milli Eğitim Bakanlarından Jules Ferry, Fransız eğitim sistemindeki Laikliği sağlayan yasayı hazırlamıştır. Bakan yasayı savunurken şöyle diyor: “Hükümetin maksadı yobazlığı ve cezbitliği kaldırmaktır. Bunlarla mücadele etmek Dine çatmak değildir. Cumhuriyet böyle bir hata işlemez. Millet, vaktiyle de papaz hükümetinin aleyhinde bulunmuştur. Çünkü köyde daima iki taraf vardır. Biri kilisenin politikaya katiyen karışmasını istemeyen taraftır. Diğeri ise her yere kilisenin hakim olmasını isteyen taraftır.

Tarihçi ve düşünür Ernes - Lavise 1902'de yazdığı bir yazıda şöyle diyor; “Laik olmak, insan fikrini görülen ufuk ile çevrelemek hatta insana rüyayı yasak etmek, mütemadiyen Allahı aramak, istediğini bertaraf eylemek değildir.

Laiklik, bugünkü hayat için görev duygusuna sahip olmaktır. Laiklik şiddet göstermek, hala eski itikatların tatlılıkla içinde kapalı kalan vicdanları tahkir temek'te değildir.

Laik olmak insan fikrinin hareketsiz olan bir din kaidesine katlanmaması ve anlaşılmaz bir şey önünde, hakkından vazgeçmemesi ve hiçbir bilgisizliğe razı olmamasıdır. Laik olmak hayatın yaşanmaya değer olduğuna inanamaktır. Laiklik hiçbir sefalete ve ızdıraba taraftar olmamaktır”

Bilim adamı ve tarihçi Ord.Prof.Enver Ziya Karal, 1953'te yazdığı “Devrim ve laiklik” adlı makalesinde: “Laiklik kelimesinin lügat manası dışında tarih terimi olarak delalet ettiği bir manası da vardır. Bu manayı belirtmek için, insanlığın tekamülüne kısa bir göz atmak kafidir.

Bilindiği gibi Din, insanın zuhuru ile başlar ve insan cemiyetlerinin her çeşidinde vardır. Bu cemiyetlerin başlangıcında da, Din yanlız bir itikat sistemi olarak görülmez. O, aynı zamanda kainatı izah eden bir yol ve cemiyetin idaresi için gerekli tedbir ve nizamların bir kaynağıdır. Böyle de olduğu için; ilim, sanat, felsefe, hukuk ve Devlet hepsi Dini menşelere ve Dini hüviyetlere sahiptir.

Buna göre Laikliğin tarih terimi olarak manası; Din ile felsefenin, Din ile ilmin, Din ile hukukun, Din ile sanatın ayrılmasıdır. Din ile Devletin ayrılması bu tekamülün son halkasını teşkil etmektedir. Bu böyle olduğu için de bugün Laiklik dediğimiz vakit yanlız Din ile Devletin ayrılması gibi mana anlamaktayız.

Fakat bu anlayış da laikliği tam manasıyla izah edemiyor. Tarihi tekamülü ile beraber Laikliği; akli düşünce ile Dini düşüncenin ayrılması, akıl ile vicdanın hürriyeti suretinde anlamak daha doğru olur. Böyle bir anlayış bizi akli düşünce ile Dini düşüncenin beraber, yanyana yaşayabileceği kanaatine de sevkeder. Aklın çözemediği insan ve kainat ötesi sırlar hakkında, vicdan hükmünü verecektir.” demektedir.

Bu değerlendirmeler, yorumlar ve daha birçokları, 19. yüzyıldan sonra Din’in Devlet işlerine karışmaması gerektiği yolunda, toplumsal bir mutabakatın sağlanmasında çok önemli katkılar sağlamıştır.

Bütün kapalı toplumlarda; Din kurallarının ve kurumlarının herşeye egemen olduğu dönemlerde, Teokratik toplum düzenlerinde, Din kurumu; insanın, teokratik ve pratik hemen bütün düşünce ve eylemlerini düzenlemek yetkisini elinde bulundurmuştur. Bu tarz bir toplumda kişi; düşünme, inanma, bildiği gibi yaşama özgürlüğünden büyük ölçüde yoksun kalmıştır. İnsanların kafalarının ve vicdanlarının belli bir inanç sistemi içerisine hapsedilmesi gibi bir durum ortaya çıkmıştır. İşte “Laiklik”, Din kurumunun elinden bu gücü almak demektir.

Laiklikle ilgili olaraki çeşitli dönemlerde çeşitli ulusların çok sayıda bilim adamı, yazarı ve düşünürü ile Devlet ve Siyaset adamları çok zengin bir literatür oluşturmuştur. Bir çok Devlet ve Siyaset adamı da bu yorumlara ve önerilere dayanarak ülkelerinde, “Laiklik devrimi” ni gerçekleştirmiş ve geliştirmişlerdir.

İnsan haklarına dayalı gerçek bir Demokratik sistemin yaşatılabilmesi de ancak Laik bir düzende olanaklıdır. Bu çerçevede sonuç olarak ifade etmek gerekirse:

* Laiklik; bireysel açıdan insan aklının doğmatik düşüncelerden kurtarılmış olması ve özgürleşmesidir.

* Laiklik; toplumsal açıdan Devlet yönetiminin Dinsel doğmaların etkisinden kurtarılması ve Devlet yönetimi’nin özgürleşmiş İnsan eliyle sürdürülmesidir.

* Laiklik; kişiye Din konusunda özgürlük tanınması ve bu özgürlüğe, toplumun diğer bireylerinin ve Devletin saygı göstermesidir ve o' nu korumasıdır.

* Laiklik; Din, inanç ve düşünce farklılaşmalarında taraf olmayarak, toplumun barış ve huzur içinde birlikte yaşamasının güvencesidir.

* Laiklik; bir inanç ve iman ya da Din konusu değildir. Laiklik inanca, imana, Dine karşı değildir. Laiklik; Din kurallarına dayandırılan Teokrasi’ye karşıdır.

* Teokrasi ve Demokrasi birbiri ile bağdaşamaz. Çünkü, Teokrasi bir Dine, inanca, imana dayanır. Dinde iman etme ve teslimiyet esastır. Dinde sorgulama yoktur. Oysa Demokrasi’de, sorgulama ve karşı koyma, muhalefet esastır. Dinde muhalefet olamaz, Demokrasi ise Muhalefetsiz olamaz.

* Din ve Laiklik, Din ve Demokrasi; birbirinin karşıtı ya da alternatifi değildir. Laiklik ve Demokrasi, bir siyasal tercihtir. Din ise, bir inanç ve iman konusudur.

* Din ve siyaset birbirinden ayrı olmak zorundadır. Bu ayırım yapılmadığı takdirde, ya Din siyasetin ya da siyaset Dinin kontroluna ve emrine girmiş olur. Böyle olunca da, hem Din kurumu hem de Siyaset kurumu yozlaşır ve niteliğini kaybederek asıl amacından uzaklaşmış olur.

* Laiklik; Din kurumu’nu da, Demokrasi’yi ve Siyaset kurumu’nu da, kendi alanlarında ve kendi kuralları ile insanlığın emrinde tutabilen bir ilkedir.

* Laiklik; Dünya ve Devlet işlerinin Dini kurallarla değil, bilimle ve akılcılıkla yürütülmesi; Hukukun, ekonomik ve sosyal düzenin de bu temele dayandırılması demektir.

* Laiklik; Atatürk'ün tanımladığı gibi, Din ile dünya ve din ile devlet işlerinin ayrılması demektir.

* Laik dünya görüşü; siyasal meşruluğu, Tanrısal kaynaklardan değil, halk'tan ve toplum' dan alır.

* Laiklik; temel insan haklarının olduğu gibi, çağdaş bir yönetim biçimi olan Demokrasi'nin de ön koşuludur.

* Laik dünya görüşü ve laik toplumsal düzen, Demokrasi'nin olduğu kadar; özgürlüklerin, ulusal kimliğin, ulusal bütünlüğün ve ulusal bağımsızlığın, ekonomik gelişme'nin ve toplumsal dayanışma'nın da temelidir.

* Laik düzende Hukuk, “Dini Hukuk” tan ayrı değerlendirilerek, bağımsızlaştırılmış; Ama din ve vicdan özgürlüğü, “Laik Hukuk” tarafından güvence altına alınmıştır.

* Laik düzen, modernleşme' nin ve modern Devletin de temel taşlarından biridir. Modernleşme, Devletin bağımsızlığını, gelişmesini ve kalkınmasını sağlayan koşulların gerçekleştirilmesi yanında, insanın özgürleşmesini, insanca yaşamasını, yeteneklerini geliştirebilmesini ve eşitlik içinde farklı seçeneklere sahip olmasını, toplumun ise; eşitlikçi, çoğulcu, katılımcı ve örgütlü olmasını, birarada içeren bir kavramdır. Bu tanımı ile modernleşme, Laik devletin özünü ve içeriğini ifade etmektedir.

Açıkça görülmektedir ki, gerçek anlamda çağdaş bir Demokratik sistemin oluşturulabilmesi ve insan hakları evrensel bildirgesinin 18. ve 21. maddelerinin yaşama geçirilebilmesi için, Laiklik vazgeçilemez bir önkoşuldur.

Günümüzde kavranması oldukça kolaylaşan bu gerçeği; Ulusal kurtuluş savaşının ve öncesinin çok olumsuz ve yetersiz koşulları içinde farketmiş olan Atatürk ve arkadaşları, oluşum halindeki Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Laik düşünce temeline oturtarak, tarihimizin en büyük değişimini ve dönüşümünü gerçekleştirmişlerdir.

Bu büyük değişim ve dönüşüm; Türkiye ve Türk halkı için “aydınlanma dönemi”ni başlatmıştır.

Teokratik monarşiden Cumhuriyete; Amaçsızlık, boş tevekkül, miskinlik ve atalet’ten kurtularak Uluslaşma bilincine, Yurttaşlık onuruna; ortaçağ karanlığından çağdaşlığa ve uygarlığa yönelişin yolunu, Laik düşünce aydınlatmıştır.

2.03. LAİKLİĞİN TARİHSEL GELİŞİMİ

Evrensel planda Laiklik, İnsanlık tarihinde çok uzun süren bir süreç sonunda ortaya çıkmıştır.

Laiklik, Cumhuriyet ve Demokrasi İnsanlığın ortak değerleri haline gelinceye kadar Din’ler; ya Devletin dayandığı temel kuralları oluşturmuş ya da Devlet yönetimleri üzerinde etkili olmuşlardır.

Bu nedenle, Laikliğin evrenselleşme aşamasına kadar olan tarihsel gelişimini, Din’lere göre incelemek gerekir.

Yrd. Doç. Dr. Bihterin (Vural) Dinçkol’ün 1990 yılında hazırlanıp 1992 yılında yayınlanan “1982 Anayasası çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi kararlarında Laiklik” isimli Doktora tezi, bu çerçevede Laikliğin Tarihsel gelişimini de içeren kapsamlı bir araştırma niteliğindedir.

Laikliğin Tarihsel gelişimi, bu araştırmadan yararlanılarak hazırlanmıştır.

2.03.1. ÇOK TANRILI DİNLER DÖNEMİNDE LAİKLİK

Tek Tanrı’lı Din’lerin henüz ortaya çıkmadığı, çok Tanrılı Din’lerin sosyal yaşamı etkilediği ilk çağlarda, Devletler “Tekratik” ti. Bu dönemde Din’ler siyasal iktidarın kaynağını ve Devletin temelini oluşturmuş, toplumsal yaşamın her alanı Din’le iç içe girmiş ve Dini lider ayni zamanda cismani otoriteyi de temsil etmiştir.

İlk çağ insanları, özellikle Yunanlılar; “siyasal topluluk” kavramı ile “Dini cemaat” kavramlarını birbirinden ayrı düşünmemişlerdir. Devlet; Din ile özdeş tutularak, hem maddi hem de manevi alanlarda, bireylerin üzerinde tam ve mutlak bir otoriteye sahip konuma getirilmiştir.

Eski Yunan’da her “Site” aynı Dine inanan yurttaşlardan oluşuyor ve her Site’nin komşu Site’lerle ilişkisi olmayan ayrı bir “tanrı” sı bulunuyordu. Kanunlar Din’in bir parçası idi ve Site’ye karşı işlenmiş suçlar Tanrı’ya karşı işlenmiş sayılıyordu.

Roma’da hükümdar ayni zamanda en yüksek ruhani lider konumunda idi. İmparatorluğun Daminatus döneminde ise İmparatora “Allahımız” anlamına gelen “Deus Noster” denilmiştir.

Bütün bunlara karşın, M.Ö. 341-270 yılları arasında yaşamış olan Romalı Epikurus, Tanrıların varlığını yatsımamakla beraber, onların insan işlerine karışmayacak kadar yükseklerde olduğunu söylemiştir. Epikurus’ un bu fikirleri, kendisinden sonra gelen pek çok düşünür tarafından da benimsenmiştir. Bu yaklaşımın Laik düşünce’nin ortaya çıkışına ve oluşmasına yardımcı olduğu söylenebilir.

Uluslararası hukuk konularındaki yazılarıyla ünlü olan yazar Nys, Laikliğin Türklerden Hrıstiyanlara geçtiğini ve Laikliğin “Turanlı bir müessese” olduğunu iddia etmektedir.

Gerçekten de Moğollar’da, Dini inanca saygı bireyden beklenen erdemler arasında sayılmış, Cengiz Han Yasasında da, hiçbiri diğerine tercih edilmeksizin, bütün Din’lere saygı duyulması emredilmiştir.

İslamiyetten önce Uygurlarda Buğrahan’lar, aynı zamanda birkaç Dini himaye etmişler ve birini diğerine tercih ederek O’nu Devlet Dini haline getirmemişlerdir.

Türk tarihinin en eski devirlerinde, Din ve inanç ile Devlet ve siyasetin birbirinden ayrı tutulması gerektiğine ilişkin bir düşüncenin varolduğu görülmektedir. Nitekim, en eski kaynaklardan biri olan “Orhon Kitabeleri” nin hiç bir yerinde, “Şamanizm Dini” ne ve bu Dinin ruhani sınıfından “Kam” lara ilişkin hiç bir ifade yoktur. Oysa İslamiyetin kabulünden sonra yazılmış olan “Kutadgu Bilig” de “Kam” sözcüğü yer almıştır.

“Orhon Kitabeleri” içinde “Kam” lardan söz edilmemiş olması; halkın yaşamında çok önemli bir yeri olan “Kam” ların, Devlet yaşamında etkili bir rolü bulunmadığının açık bir kanıtıdır. Buradan da anlaşılmaktadır ki, Türk Devlet adamları İslamiyet öncesinde, Din ile Devleti ayrı tutarak günümüzdeki Laiklik anlayışına benzer bir yaklaşım ve tutum izlemişlerdir.

2.03.2. HRİSTİYANLIKTA LAİKLİK

Hristiyanlık, ortaçağ Devlet teorilerinin özünü oluşturmuştur. Önce Roma İmparatorluğunda daha sonra da Avrupa’da yayılıp gelişen Hristiyanlık; Papalık gücünü elde ettikten sonra, Dinsel iktidarın siyasal iktidar üzerinde hak iddia emesi süreci başlamıştır.

Gelişmiş bir hukuk düzenine sahip olan Roma İmparatorluğunda, “Constantinus” un Hristiyanlığı ülkesi için resmen kabul etmesinden sonra, İsa’nın vekili kabul edilen ilk Papa, bütün Katoliklerin ruhani Başkanı olmuş ve cismani işlere de karışmıştır.

Roma İmparatorluğunda Katolik Kilise’si; “Constantinus” un sağladığı ve tanıdığı ayrıcalıklar sonucu, giderek Devlet örgütlenmesine benzer nitelikte örgütlenmeye yönelmiştir. Dini koruma, inceleme ve uygulama ile yükümlü olan Katolik Din adamları arasında başta Papa olmak üzere bir hiyerarşi oluşturulmuş, Rahiplerin ve diğer Din adamlarının kendi bölgelerinde seçilerek göreve gelmeleri ve bölge ile ilgili işlerin bölgede bulunanlarla Kilise’de tartışılıp karara bağlanması benimsenmiştir.

Böylece, Katolik kilisesi etrafında bir anlamda yerel bir Hükümet oluşturulmuş ve siyasal iktidarın yanında bir de Kilise örgütü güçlenmeye başlamıştır. Katolik kilisesi giderek çok büyük bir güce ulaşmış ve Kralların önüne geçmiştir. Ruhani kuvvetler, Kral’ı Dinsizlikle suçlayıp taht’tan indirebilme gücüne erişmişler ve Papa’lar ruhani otorite olmanın yanında cismani otorite olmanın da savaşımını vermişlerdir.

Doğu yani Ortodoks Kilisesi, batıdan farklı bir statü içinde olmuştur. Bizans İmparatorları, hem Devlet ve hem de Kilise Başkanı olma sıfatlarını bir arada sürdürmüşlerdir.

İngiltere’de Normanlar döneminde, “Guillaume” nin Kırallığı sırasında Kilise; üstün bir iktidar olarak kendi yargı sistemini oluşturmuştur.

12. yüzyılda “2. Henry”, Kilisenin yetkilerini sınırlamak için “Clarendon” adlı yasayı çıkarmış, ancak tacını yitirmek tehlikesi ile karşılaşınca bu yasayı uygulamaya koyamamıştır. Böylece Dinsel iktidarın üstünlüğü belirgin hale gelmiştir. 13. yüzyıla gelindiğinde İngilterede; Papa’lığa mutlak bir bağlılığın sürdürüldüğü, Dinsel iktidarın güçlü bir yapı oluşturmuş bulunduğu ve Siyasal iktidarın parçalanmış olduğu görülmektedir. Ruhban sınıfı; yasama, yargı ve yürütme yetkileri elde etmiş ve Devlet içinde ayrı bir toplumsal yapı ve güç olarak belirmiş, kendi yasalarını yapmış ve uygulamıştır. Dine aykırı davranışlar, Kilise hukukuna ve Devlet hukukuna göre ağır bir suç sayılmış ve yargı yetkisi Kiliseye tanınmıştır.

Aynı dönemlerde Fransa’da da, güçlü Kilise’nin varlığı görülmektedir. Fransız Devrimi’ne kadar devam eden “Burbon” lar devrinde, mülki idare yetki alanları ile Kilise yönetimi yetki alanları, birbiri ile örtüşüyordu. Dini mahkemeler, yargı örgütü içinde yer almış bulunuyorlardı. Frank Kırallığı döneminde Kilise, Roma İmparatorluğu döneminde elde etmiş olduğu ayrıcalıkları ve etkinliği aynen sürdürmüştür. “Kısa Papen” tahta geçişini önce Pisikopos “Boniface” ye ve sonra Papa’ya onaylatarak “takdis” yolunu açmıştır. Kilise, malları açısından da vergi bağışıklığına sahip kılınmıştır. Papa’lik kararnameleri ve pisikoposların ruhani meclislerinin kararları, Papa’lik hukuk dergilerinde yayınlanan Kilise hukukunu oluşturmuştur.

Almanya’da ise, “1. Otto” nun ölümünden sonra, Kilise’nin gücü artmaya başlamış ve daha sonraları, İngiltere ve Fransa’da olduğu gibi Kilise’nin etkinliği giderek toplumsal hayatın bütününü kapsar hale gelmiştir.

Ortaçağ’da Avrupada, Kilise’nin gücünün artmasına Feodalizmin de büyük katkısı olmuştur. Senyörler karşısında kendilerini zayıf bulan krallar, nüfuzlarını artırmak için Kilise’den yardım beklemişlerdir. Papa’lar ise, hristiyanlığı yalnız bir Din olarak değil, insanların bütün işlerine uygulanmak istenen bir düşünce olarak kabul etmişlerdir. Bu ortamda, rasyonel olan bilgiyi dogmatik Kilise hukukundan ayırmak, Dinle Devlet ayırımından, ya da vicdan özgürlüğünden sözetmek olanağı yoktur.

9. yüzyıl ortalarından başlayarak Kilise, bir yandan nufuzunu artırırken, diger yandan da resmi bir siyasi doktrin oluşturmaya çalışmıştır. Bu doktrinin esası, ruhani iktidarın dünyevi iktidara üstünlüğüdür. Doktrinin temelini, “St. Paul” ün, hakimiyetin kaynağının ilahi olduğunu belirten fikirleri oluşturmuştur. Ortaçağ’ın hristiyan ilahiyatçılarından “Aurelius Augustinus” daha 1. yüzyılın ortalarında oluşturduğu “Tanrı sitesi” adlı eserinde; Kralın gücünü Tanrı’dan aldığını, Kilise ile Devletin birbirinden ayrılamayacağını, ancak bağımsızlıklarını korumak koşuluyla kendi aralarında bir anlaşma yapmaları ile barışın gerçekleşebileceğini savunmaktadır.

12. yüzyıl İngiliz filozoflarından “John of Saiısbury”, “Devlet adamının kitabı” adlı eserinde, Kralın yeryüzünde Tanrı’nın temsilcisi olduğunu, gerçek Kralın Tanrı’nın kurallarını uygulayacağını ifade etmektedir. Bu dönemde İngiltere’de Din otoriteleri ile Devlet otoriteleri arasında büyük çatışmalar meydana gelmiştir.

13. yüzyılda yaşayan büyük tabiatçı düşünür “Aristoteles” in düşüncesi ile Hristiyan düşüncesini birleştiren İtalyan düşünür “Aquino’lu Thomas” a göre; kökü Tanrı’da olmakla beraber, her iktidar, hukuk bakımından, dayandığı kurumlar açısından insanoğlu’nun eseridir. Tanrı tarafından yönetilen ilahi alemin yeryüzündeki gölgesinden ibaret olan Devlet’in varlığını, insanların sosyal olma niteliğinde bulan “Thomas” üstün güç kaynağını ilahi esaslarda bulur. Bu yaklaşım, az da olsa Laik otorite yararına bir gelişmenin işaretlerini vermektedir.

Ortaçağ’ı içine düştüğü karanlıktan kurtaran hareketler; Rönesans, Reform ve hümanizma hareketleridir. 13. yüzyılın sonu ve 14. yüzyılın başlarını kapsayan dönemde İngiltere’de ve Fransa’da monarşinin güçlenmesi, Kralların feodal aristokrasi aleyhine merkezi bir yönetim kurma çabaları da Laik düşüncenin gelişmesi önündeki engellerin aşılmasında önemli katkılar sağlamıştır.

Bu dönemin, Laik düşünce akımının öncülerinden birisi olan “Dante Alighieri” ye göre, İmparatorun gücü Kiliseye dayandırılamaz. Ayni şekilde Kilise’de bağımsızdır.

13. yüzyılın sonlarında yaşamış ve Fransisken tarikatına bağlı bir teolog olan “Ockham’lı William” Kilise ile Devlet’in, akıl ile iman’ın ayrılmasını, savunmuştur.

Bu dönem düşünürlerinden sonra siyaset felsefesi, Rönesans’la birlikte Laikleşmiştir. Hristiyanlıkta Papa’lık yoktur görüşünü ortaya koyan Alman papaz “Luther” in öncülük yaptığı Reform hareketleri ise, Laik Devlet kuruluşuna giden süreci hızlandırmıştır.

16. yüzyıl ile 18. yüzyıl arasında burjuvazi gelişmiş, feodal sistem giderek yok olmuş ve ekonomik düzen değişmiştir. Burjuvazi; ekonomik gücünü siyasal güçle kuvvetlendirmek ve Kilise’nin yetkilerini azaltıp merkezi yönetimi etkinleştirmek istemiştir. Ancak buna Devletin yönetimindeki aristokratlar ve ruhban sınıfı engel olmaya çalışmışlardır. Bu mücadele, bir Demokrasi mücadelesi olarak tarihteki yerini almıştır.

Kilise’nin kalıplaşmış verilerine karşı mantığın egemenliğini savunan “Descartes” in akılcılık felsefesi, 17. yüzyıla damgasını vurmuştur. 17.yüzyıl felsefesinde, etkin olan güç Din değildir. Yeni felsefe; kendine Matematiği, Fiziği örnek seçmiş ve dolayısıyla rasyonalist olmuştur. “Descartes”, Tanrı’nın varlığını mantık açısından incelemiştir. Aklın üstünlüğü ilkesini getiren bu felsefe; İktidarın kaynağını da akıl’da aramak gerektiğine neden olmuştur.

Ana özelliği Laik bir dünya görüşü olan ve doğal hukuka dayanan 18.yüzyıl “Aydınlanma çağı” düşünürleri, “j.j. Rousseau”, “Montesquieu” “Locke”, “Diderot”, “Voltaire” ve “Grotius” a göre, sağduyu ve akıl herşeyin üstündedir. İnsan aklı hukukun kaynağıdır. Hukuku Algılamada, kavramada ve yürürlüğe koymada , Krala ve papaza gerek yoktur. Bu yaklaşım da halk egemenliğinin gerçekleştirilmesini sağlayacaktır.

Klasik Demokrasinin fikri kaynaklarını oluşturan 17. ve 18. yüzyıl düşünürleri, düzenin kurulmasında Din’in değil akıl ve irade’nin egemenliği fikrinden hareket ederek, “Halk egemenliği” ya da “Ulusal egemenlik” ilkelerini işlemişler ve iktidara ancak hür irade ile katılma gereğini vurgulamışlardır.

Bütün bu düşünce akımlarının etkisiyle, 18. yüzyılın ikinci yarısında, önce Amerika'da ve daha sonra Fransa'da çıkan büyük ihtilaller sonunda, Devlet ile Din ilişkilerinin yeni bir düzene konulması suretiyle, Devletin yapısı değişmiş ve “Laik Devlet” modeli ortaya çıkmıştır.

18. yüzyılın sonlarında Laiklik; 17 eylül 1787 tarihli “Amerika Birleşik Devletleri Anayasası” ile ve 26 ağustos 1789 tarihli Fransız “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi” ile, büyük bir gelişim yaşamıştır. “Amerikan Bağımsızlık Bildirisi” nin hazırlık çalışmaları sırasında, Virginia Meclisi tarafından kabul edilen 12 haziran 1776 tarihli “Haklar Bildirisi” nin 16. maddesinde, temel insan hakları ve özgürlükleri ile ilgili olarak; “Bütün insanlar hür olarak yaratılmıştır. Doğuşta kazandıkları bazı hakları vardır ki, onlardan mahrum edilemezler. Bu haklar; yaşama güvencesi, özgürlük ve mutlu olma istemidir. Hükümetlerin en önemli kuruluş görevi, bu hakları garanti etmektir. Hükümetler, ancak halkın iradesine dayandıkları sürece meşrudurlar. Din’e ve Tanrı’ya borçlu olduğumuz görevimiz, Dinimiz ve bunu yerine getirme tarzımız, şiddet ve baskı ile değil, ancak irade ve inançla belirlenebilir; Bu yüzden herkes, Dininin gereklerini, vicdanının buyruklarına göre yerine getirmek hakkına sahiptir...” denilmektedir.

Tarihte ilk kez yazılı Anayasa sistemini kabul etmiş olan Amerika Birleşik Devletleri; fikir temellerini “Madison”, “Hamilton” ve “Jefferson” dan alan Anayasa’larını yaparken, “Din ile ilgili olmayan bir Devlet ve Devlet siyaseti ile ilgili olmayan bir Din” sistemi öngörülmüştür.

Bu çerçevede, bireylerin hak ve özgürlüklerini daha belirgin hale getirmek amacıyla, “James Madison” tarafından hazırlanan ve 15 aralık 1791 de onaylanan “Haklar Bildirisi” nin 1. maddesinde; “Kongre, bir Din kuran veya bir Dinin gereklerinin serbestçe yerine getirilmesini yasaklayan....hiçbir yasa çıkaramaz.” denilmektedir.

Amerika’daki gelişmelerden kısa bir süre sonra aydınlanma dönemi düşünürlerinin de etkisi ile, patlak veren 1789 Fransız Devrimi sonrasında 26 ağustos 1789 tarihli “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi” hazırlanmıştır. Amerikan Bildirilerinden de büyük ölçüde etkilenen bu bildiri, bütün insanlığı kapsayan bir özgürlük anlayışı taşımaktadır. Yayınlanmasından sonraki döneme etkisi çok büyük olan bildiri, kişi hakları doktrinini Avrupa kıtasına kabul ettirmiştir. Bu bildirinin 10. maddesi ile, düşünce ve vicdan özgürlüğüne; “Açıklaması, yasayla kurulan kamu düzenini bozmadıkça, hiç kimse, Dinsel alanlar da dahil olmak üzere, düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemelidir.” ifadesiyle değinilmiştir.

Özgürlükleri açıklayan 1789 bildirisinden sonra, bu özgürlüklere 1791 Fransız Anayasa’sı ile güvence getirilmiştir. Fransız Kurucu Meclisi döneminde, Din adamları ve Kilise’nin “Devrim” e karşı tutumları, bazı önlemleri gerekli kılmıştır. Bu önlemler çerçevesinde, Kilise malları Devlete devredilmiş, Din adamları Devlet memurları gibi maaşa bağlanmış, Papalığın Din adamlarının seçimi konusundaki yetkisi kaldırılmıştır. 1905 yılında çıkarılan bir yasa ile Fransa’da Laiklik uygulaması ile ilgili çok önemli yeni düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemeler;

“ 1- Devlet hiç bir Dini tanımaz.
2- Din ile ilgili hertürlü Kamu teşkilatı kaldırılmıştır.
3- Yasa karşısında herkes gibi birer fert olan Din adamları,
genel hükümlerle bağlıdırlar.
4- Din törenleri yapma ve ibadet yerlerinin bakım giderlerini
sağlamak üzere Din dernekleri kurulmuştur.
5- Devlet, bütçesindeki yardım bölümünden hiç bir Din’e para
vermez.
6- Yasa, ruhbana yalnızca ibadet yerlerini kullanma yetkisi
verir
7- Ruhbana ait mallar kurulacak Din derneklerine devredilir.”

biçiminde ifade edilmiştir. Bu düzenlemelerle, Devlet Din konusunda tarafsız bir konuma gelerek Laikliği gerçekleştirmiştir.

2. Dünya savaşı sonrası bildirilerinde de Din ayrımı gözetmeyen ve vicdan özgürlüğü ile ilgili maddeler yer almıştır. “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi” nin 18. maddesinde; “Her insanın düşünce, vicdan ve Din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, Din ya da inanç değiştirmek özgürlüğünü, Dinini ya da inancını tek başına uygulama, ibadet ve ayinlerle açığa vurma özgürlüğünü de kapsar.” denilmektedir.

Hristiyan dünyasında Laiklik; uzun, olaylı ve hatta kanlı gelişmeler sonucu yerleşmiştir. Unutulmamalıdır ki, Çağdaş Demokrasi’nin temel unsurlarından birisi olan Laikliğin gelişip yerleşmesinde, Aydınlanma Döneminin ve Akılcı felsefe’nin rolü büyüktür.




2.03.3. İSLAMİYETTE LAİKLİK

İslamiyetin ve Hristiyanlığın geliştiği çevreler arasında büyük farklılıklar vardır. Hristiyanlığın geliştiği çevre olan Roma ve Bizans İmparatorlukları gelişmiş bir toplumsal örgütlenmeye sahipti. İslamiyetin beşiği olan Arap yarımadası ise, yüzayıllar boyu, kabileler birliği düzeyindeki bir örgütlenmeden bile yoksun bulunuyordu. Bu nedenle doğal olarak, İslam topluluklarında Devlet ve Din tek bir kurum halinde örgütlenmiştir.

İslam topluluklarında Devlet’in ve Din’in tek bir kurum halinde örgütlenmesini zorunlu kılan başka nedenler de vardır. Bu nedenler arasında, “Hz. Muhammed” in Dini varlığının yanısıra İslamı yaymak için yeni bir Devlet kurmak zorunda olması, “Kur’an” da ve hadislerde hem Din hem de Dünya işleri ile ilgili hükümlerin bulunması sayılabilir.

İslamda Din, hukukun kaynağıdır. İslam hukukçuları; siyasal, sosyal ve ekonomik konuları Din çerçevesi içine alarak yorumlamış ve düzenlemiştir. Devletin varlığı, “Kur’an” hükümlerine dayalı ilahi bir sözleşmenin erdemi olarak düşünülmüştür. Bu nedenle, Devletin niçin var olduğu düşünülemez. Hristiyanlıkta, Kilise ile Devlet arasında var olan ayırım, İslam’da Din ile Devlet arasında görülmez.

“Kur’an” ın Mekke’de inen ilk hükümleri daha çok inanç, vicdan, erdem ve ahlak alanına yöneliktir. Medine’de inen hükümler ise; daha çok Dünya işlerine ve kuruluş halinde olan İslam Devleti’nin işleyişine, hukuka ve pratik bir nitelik taşıyan ahlaka, yani toplumsal ve siyasal konulara ilişkindir. Bu nedenle İslamiyet yalnız bir Din değil, ayni zamanda bir hukuk sistemidir. İslamda; gerek hukuk ve gerekse Din, aynı güç ve aynı otoriteden kaynaklanır ve Din insanların bütün düşünce ve davranış alanlarını kapsar.

İslam’ın gelişme sürecinde bu yaklaşımın somut örnekleri yaşanmıştır. Medine’yegöç’ten sonra, Devlet başkanı olan “Hz. Muhammed” Dini liderliği yanında; Dünya işleri ile de uğraşmış, ordulara komuta etmiş, hukuki anlaşmazlıkları cözmüş, öteki kabile ve devletlerle sözleşmeler imzalamıştır. “Hz. Muhammed” ten sonra yerine geçen dört Halife de, hem Ruhani hem de Dünyevi Başkan olmuşlardır.

İslamda Halife, “Emir Ül-Müminin” yani, Müslümanların hükümdarı olmak dolayısıyla, Müslüman olmayanlarla savaşan ordunun komutanıdır ve Müslümanların İmamı olması dolayısıyla da, Ruhani başkandır ve birlikte ibadeti yani Cami’deki ibadeti yönetmektedir. Peygamberin halefi olan Halife’ye itaat etmemek, Peygambere ve dolayısıyla Tanrı’ya karşı isyan etmiş olmak demektir.

Cami’lerin kullanılış amaçları da Teokratik Devlet fikrini güçlendirmiştir. Cami’ler; ibadet dışında, hem mahkeme, hem konuk yeri, hem okuma yeri ve hem de siyaset yeridir. İlk Halife de Cami’de tayin edilmiştir.

Açıkça görülmektedir ki, İslam’da Din ve Devlet özdeşleşmiştir.Yani İslam Devleti Teokratik’tir. Buna karşın bazı düşünürler, İslam Dini’nin; döneminin koşulları içinde, Demokratik düzenin ilkelerine uygunluk gösterdiğini iddia etmektedirler. Bu iddiaya dayanak olarak ta, Hem Ruhani hem de Dünyevi Başkan’ın bir Hanedan’a bağlı olmaması, Peygamber’in kendisinden sonrası için Dünyevi Başkanlığa aday göstermemesi ve Halife’lerin “İcma-ı Ümmet” esasına göre seçilmeleri ilkesinin getirilmiş olması, gösterilmektedir.

Halife’lerin seçilme yöntemi, bir “referandum” ya da “concensus” olarak yorumlanmaktadır. Ancak, bu seçimin sadece belli bir azınlık tarafından, yani Peygamberin yakın arkadaşları ve Müslümanlığı ilk kabul edenler tarafından yapılması bu tezi çürütmektedir.

Abbasiler döneminde Halife’ler, üstün bir siyasal güce sahip olabilmek için, Dinsel otoritelerini güçlendirmek gerektiğini anlamışlar, bu nedenle gerek Dinsel ve gerekse siyasal güçlerini artırmaya çalışmışlardır. Böylece Devlet’in yapısı giderek daha Teokratik bir nitelik kazanmıştır.

Hristiyan Teokrasisinde hükümdar, Papa aracılığı ile Tanrı’dan aldığı Siyasal iktidarı kullanır. Oysa İslamiyette, tüm iktidar Tanrı’ya aittir. Bu iktidara kimse ortak olamayacağı gibi sahip te olamaz. Bireyci bir nitelik taşıyan İslamiyette tüm “Ümmet” yeryüzünde Tanrı’ya vekillik eder. Bu açıdan İslam Teokrasisi, Hristiyan Teokrasisinden farklıdır.

İslamiyette, Hristiyanlığın aksine, Dini konularda bile, İnsanla Tanrı arasına aracı olarak ne Din adamlarına ne de Din kurumlarına yer verilmemiştir. İslam’da Ruhban sınıfı yoktur. Ancak uygulamada, Dini görev yüklenmiş halife, kadı, müftü, imam ve Diyanet işleri Başkanlığı gibi Din adamları ve Din kurumları zaman içerisinde oluşmuştur.

Bazı düşünürler, İslam hukuku’nun temelde Laik kaynaklara dayandığını, ancak sonradan Şer’ileştirildiğini iddia etmektedirler. Bu iddiaya kanıt olarak ta, “Hz. Muhammed” in Bizans ve İran Krallarına gönderdiği mektuplarda, Müslümanlığı kabul etmeleri halinde onları Devlet yönetiminde özgür bırakacağını bildirmesini, başka bir kanıt olarak ta, “Hz. Muhammed” in Mekke’yi aldıktan sonra Huneyn savaşına giderken, Devlet işlerini ve Din işlerini ayrı ayrı kişilere bırakmış olmasını göstermektedirler. Bu düşünürlere göre; Müslümanlık Devletsiz Arap kabilelerinin birliğini ve dayanışmasını sağlamak gibi bir amaç ta taşımış olmasına karşın, Peygamberin kimliği “Devlet Başkanı” değil, “Ruhani Başkan” ya da “Din koruyucusu” dur.

İslamiyetin, Din ve inanç özgürlüğünü tanıdığına ilişkin görüşler de vardır. Uygulamada farklı Din’lerden olanlara geniş hoşgörü gösterildiği da bilinmektedir. “Kur’an” da “bireysel Hümanizm” anlayışını ortaya koyan ve Din’de zorlama olmayacağını belirten ayetler bulunmaktadır. Bu yorum, İslamiyet’te Laikliğin gerçekleşebileceği görüşünü ortaya koymakta ve dolayısıyla İslamiyet ile Laikliğin bir arada bulunabileceğini, Laikliğin de İslamiyete engel bir tarafının bulunmadığını kanıtlamaktadır.

Ünlü İslam hukukçusu ve felsefecisi “İbni Haldun” un İslam Düşüncesi tarihinde özgün bir yeri vardır. Bu özgün yer O’nun, her türlü Dinsel dogmalardan uzak ve gerçekçi bir yaklaşımla toplum sorunlarını ele almasından kaynaklanmaktadır. Benimsediği yöntem, “Tanrının Takdiri” gibi metafizik olmayıp deney ve gözleme dayanmaktadır. “İbni Haldun” derin bir inanç sahibi olmasına karşın böyle düşünmektedir. Bilimsel bir zihniyete sahip olduğu için, bilimle inanç arasındaki çizgiyi çizip, nesnel açıklamalar yapabilmiştir. Bilimsel gerçeklerin kökeninin Tanrı’da olduğuna inanmış, ancak “evrenin yasa ve kurallarını araştırmada İnancın bir yöntem olamayacağını; maddi, somut ve deneysel yöntemlerle gerçeğe ulaşılabileceğini” keşfetmiştir.

“İbni Haldun”, dönemindeki İslam düşünürlerinin Hükümdarlık ile Hilafet kurumlarını birbirine karıştırarak açıklamalarına karşı çıkarak, Halifeliğin Şeriata dayandığı, Devlet’in ise sonradan kabul edilen siyasal kurallar uyarınca oluştuğu görüşünü savunmuştur. “Siyasetçi demek, akli delil ve hükümlere dayanarak Dünya işlerini ve faydalarını elde eden, zarar ve ziyanları defetmeye yönelen insan demektir. Halifelik ise, genellikle ahret fayda ve işlerini gözönünde bulunduracak Şeriat ile iş görmeye yönelir.” diyen “İbni Haldun”, tarihte pek çok Devletin Peygamberler olmaksızın kurulduklarını belirterek, bunların sayısının ehli kitap kavimlerinin Devletlerinden çok daha fazla olduğuna dikkati çekmiştir. İlahi vahye dayanan Peygamberlik ile, siyasal bir makam olan Hükümdarlık arasında hiç bir mantıki ve zorunlu ilişki bulunmadığını kaydeden “ibni Haldun” Laik nitelikte bir gücün oluşturduğu evrensel Devlet yönetimini kendi siyasal boyutları içinde incelemiş ve değerlendirmiştir.

Hristiyanlık ile aralarında büyük farklılıklar bulunan İslamiyet’te Laiklik konusu günümüzde de tartışmalıdır. Mısır, Fas, Cezayir ve Suriye gibi bazı İslam ülkelerinde, bir ölçüde Laiklik uygulamalarına rastlanmaktadır. Ancak Laikliğin, sadece bir sistem değişikliği değil aynı zamanda düşünce ve davranış değişikliğini de gerektirdiği unutulmamalıdır. Nufusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler içinde sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti tam anlamı ile bir Laik Devlet niteliği taşımaktadır.

Sayıları 60’ı aşan İslam Ülkelerinde, Laik bir Devlet düzenine geçilmemiş olması, İslam Dini’nin buna izin vermemesi nedenine bağlanamaz. Bir Din olarak İslam’ın Laiklikle çelişen bir yanı yoktur. Ancak, Laiklik aynı zamanda Demokrasi demektir. Demokrasilerde de hiç kimseye ayrıcalık tanınamaz. İşte bu gerçektir ki, İslamiyeti iktidarları için bir kalkan olarak değerlendiren bazı aileler, guruplar ve iktidar sahipleri, iktidarlarını sürdürebilmek amacıyla, Laikliğe karşı tavır almakta ve Laikliği İslam Dini ile karşıt bir konumda değerlendirmeye çalışmaktadırlar. Bu yöneticiler Laik düşünceyi, Ülkelerinden uzak tutabilmek için büyük parasal kaynaklar kullanarak, Laiklik karşıtı hareketleri desteklemektedir.

Yorum
Değerli Dostlarım,
İlginiz ve desteğinizle büyüyen Cumhuriyet Halk Partisi'nde sizlerle beraber Türkiye için el ele vererek samimiyetle, iyi niyetle ve ciddiyetle çalıştık. Bundan böyle sizlerin de desteği ve yoğun katılımıyla bu çalışmaları internet ortamında da sürdüreceğiz. Katkılarınızı, görüş ve önerilerinizi Türkiye'yi daha güzel günlere götürmek için bekliyorum.

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...
Son Dakika Haberler
Fotoğraflar
Videolar
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Anı & Analog
KİMLİKLERDE DİN HANESİ OLMAMALI!

SARP BALCI


Muhafazakârlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kızdı. Mahkeme dini inancın açıklanmasını mı engelliyor?

2004’te Sinan Işık’ın iç hukuk yollarını tüketerek 2005’te Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde açtığı dava, 2 Şubat 2010’da sonuçlandı. Mahkeme karara ilişkin basın açıklamasında, kişinin inancını açıklamaya zorlanamayacağı ilkesine vurgu

Tamamını okumak için...

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...

Anasayfa | Özgeçmiş | Duyurular | Basın Açıklamaları | Basında Ali Topuz | Köşe Yazıları | Haberler | Raporlar | Görsel | Diğer | Genel Kurul Konuşmaları | İhtisas Komisyonları | Uluslararası Komisyonlar | Parti Çalışmaları | Diğer Çalışmalar | Projeler | Metinler | Fotoğraflar | Videolar | Görüşleriniz & Sorularınız | İletişim