tphlogo

LAİKLİĞİN NERESİNDEYİZ RAPORU - TÜRKİYE'DE LAİKLİK
19.03.1997



3. TÜRKİYEDE LAİKLİK


Türk toplumu’nun gelişme ve modernleşme sürecinde çok önemli bir değişimi ve dönüşümü başlatan “Atatürk Devrimleri” , Laiklik ilkesi üzerine oturtulmuştur. Köylü toplumunun toplumsal ve kültürel durgunluğunu ve geriliğini yenebilecek, toplumsal yaşamın her yönünü kapsayan köklü bir sıçrama olarak tanımlanabilen “Atatürk Devrimleri”, Osmanlı toplum düzeni'ni, çağdaş bir düzen'e dönüştürmek amacını taşıyordu.

20. Yüzyılın başlarına kadar, Türk toplumunun kimliği, İslam Dini’ne referansla tanımlanmıştır. Din kuralları İmparatorluğun yönetimine hakim olmuş, Padişah ayni zamanda Halifeliği de üstlenmiş ya da yönetmiştir.

Dünya hızla gelişirken; sanayileşen ülkeler kalkınarak zenginleşirken; bilimde, sanatta ve eğitimde başdöndürücü bir yükseliş yaşanırken; Osmanlı toplumu yerinde sayıyordu. Halk mistik bir motivasyonla bastırılıyor ve işbirlikçi bir anlayışla saltanatın ömrü uzatılmaya çalışılıyordu.

Ekonomisi çökmüş, sosyal yaşamı ortaçağ karanlığına gömülmüş, kendine güveni yitirilme noktasına gelmiş Türk toplumu’nun; hızlı, büyük ve kapsamlı bir sıçrayışa gereksinimi vardı. Türk toplumu’nun; ortaçağ zihniyetindan, köhneleşmiş kurumlardan ve anlayışlardan kurtularak, yönünü bilime ve aydınlığa çevirmesi gerekiyordu. Bunun için de ilk yapılacak iş kuşkusuz, Devlet yönetimi ve toplum üzerindeki Din baskısını ve yönlendirmesini ortadan kaldırmaktı. Bir başka deyişle, “Laiklik” ilkesini benimsemekti.

Atatürk ve arkadaşları, Dünyadaki gelişmeleri ve Türk toplumu’nun gereksinmelerini çok iyi biliyordu. Türk ulusu’nun mücadele yeteneğine ve modern toplum özlemlerine güveniyordu.

Atatürk Devrimlerinin özü olarak tanımlanan Laiklik ilkesi; Dini baskıları ve Dini duyguları çıkarlarına alet eden bir kısım Din adamları’nın etkisini ortadan kaldırdığı için; Atatürk ve Laiklik, “Köktenci İslami Hareketler” için en büyük düşman olarak ilan edilmiştir.

Atatürk ve arkadaşlarınca; Kurtuluş Savaşı sonrası, özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı ile birlikte, hızlı bir değişim ve yeniden yapılanma süreci başlatılmış ve ardı ardına, her alanda büyük devrimler başarılmıştır.

Çağdaş ve Laik bir Demokratik Devlet oluşturabilmek amacıyla yapılan önemli değişiklikleri ve dönüşümleri açıklamadan önce, Laik düşüncenin Osmanlı İmparatorluğu içindeki gelişimini kısaca gözden geçirmekte yarar görülmüştür.

3.01. OSMANLI DEVLETİNDE LAİKLİK

Müslüman Türklerin kurmuş olduğu Osmanlı İmparatorluğunun Laik nitelikli olup olmadığı tartışmaları, birbirinden çok farklı bağlamlarda ve değişik bakış açılarıyla günümüzde de sürdürülmektedir.

Bazı yazarlara ve düşünürlere göre Osmanlı Devleti; tartışmasız bir biçimde, yönetim’de ve yargı’da Şer’i hükümlerin çoğunlukta olduğu “Teokratik Monarşi” yani “Şer’i Devlet” tir.

“Şer’i Devlet” nitelendirmesine karşı çıkanlar ise; Osmanlı Devlet ve toplum yaşamındaki uygulamada, “Şer’i mevzuat” tan çok, Dünyevi otorite tarafından konulan kuralların, yani “Örfi Hukuk” un , özellikle Kamu hukuku alanında geniş ölçüde yer aldığını gözlemleyerek, Osmanlı Devletini, “Şer’i Devlet” olarak nitelendirmenin zor olduğunu ifade etmektedirler.

“Niyazi Berkes”,benzer bir yaklaşımla “Türkiye’de Çağdaşlaşma” adlı yapıtında; “Osmanlı düzeni’nin Teokratik bir düzen olarak tanımlanmasını yanlış ve yetersiz bulan bir diğer görüşe göre de, Osmanlı Halife Padişahlığı Rejiminde, Teokratik rejimin aksine, (Din maslahatı değil Devlet maslahatı) başta gelir. Din adamları Devlet gerekliliklerinin görevlileridir. Ruhani bir gövde değildirler. En üstün bir Ruhani otorite makamı da yoktur.” görüşünü ve yorumunu getirmektedir.

“Mete Tuncay” ın konuya ilişkin yorumu “Laiklik” adlı yapıtında, “Osmanlı düzeninde Şer’i ve Örfi hukuklar ayırımına rağmen, Sultan ve Şeyhulislam ilişkisinde, Doğu Roma’nın (Cesaropapism’i) devam ettirilmiş ve Dini otorite, Dünyevi otoritenin denetimi altında tutulmuştur.” biçiminde ortaya konulmuştur.

“Toplamacıoğlu” daha net bir yaklaşımla Osmanlı Devleti’nin; Teokratik değil, “Otokrat bir Devlet Başkanının, Dini kendi yönetimine alması” anlamına gelen “Bizantinist” bir nitelikte bulunduğunu belirtmektedir.

“Daver” ise, öteki yazarlardan farklı bir yorum getirerek, “Layiklik” adlı yapıtında, “Osmanlı Devleti’nin ilk kurulduğu zamanlarda Teokratik olmaktan ziyade, Milli-Laik temellere dayanmakta olduğunu, zamanla Devletin Teokratik vasfının gitgide kuvvetlenerek, Şer’i hukuk sahasının, Örfi-Milli hukuk sahasını kaplayıp, Dünyevi Devletin sahasını daralttığını ve Osmanlı Devletinin Teokratik nitelik kazandığını” ifade etmektedir.

Osmanlı Devleti’ni kuruluşundan çöküşüne kadar bir bütün olarak ele alıp, Laik Devlet mi, yoksa Teokratik Devlet mi diyerek değerlendirmek gerçekçi ve doğru değildir. Osmanlı Devletini Tarihsel süreç içinde, toplumsal yapıdaki değişimleri de dikkate alarak, dönemsel bir değerlendirmeye tabi tutmak daha sağlıklı bir yaklaşımdır. Bu çerçevede, Tanzimat öncesi ve sonrası olarak iki ayrı dönemde, Toplumsal yapı ve Devletin niteliği açılarından Osmanlı İmparatorluğunu değerlendirmek gerekecektir.

3.01.1. TANZİMAT ÖNCESİNDE LAİKLİK

Osmanlı İmparatorluğunda toplumsal yapı; çağdaşı olan batılı Hristiyan toplumlarında olduğu gibi, “yönetenler ve yönetilenler” olarak adlandırılan, iki toplumsal tabakadan oluşmuştur.

Osmanlı Devletinde, “Yönetenler” ayrıcalıklı bir gurup ve tabakadır. Yönetenlerin başı olan Padişah; mutlak iktidar sahibi olarak, “Örfi hukuk” koyma yetkisini gerekirse Din adamlarından ve özellikle “Şeyhülislam” dan fetva alarak açıklardı.

Devlet örgütünde, “Veziriazam” ve “Vezir” ler den sonra en önemli makamda bulunan “Şeyhulislam” lar, Padişah’ın izni ile atanır ve onayı ile görevden alınırlardı. Önceleri yalnız fetva işleri ile uğraşırken, sonraları Ruhani sıfatı yanında, “İlmiye sınıfı” nın Başkanı sıfatını da kazanan “Şeyhulislam” lar, Padişah’ların keyfi yönetimlerine karşı adeta Hukuki fren görevini de sürdürmüşlerdir.

İslami esaslara göre, halk Hükümdara itaat etmekle yükümlüdür. Buna karşılık Padişah’ta, İslam kamu Hukuku kurallarına uymak zorundadır. ”Şeyhulislam” ların fetva vermeleri, Padişah’ın İslam düzenini koruma yükümlülüğünden kaynaklanmaktadır.

İslamın kuralları olarak tanımlanan “Şeriat” ı bilen ve yorumlayan “ulema” yargılama görevini üstlenmiştir. Normal mahkemelerin başında bulunan “Kadı” lar, genellikle Şer’i hükümleri uygulardı. Yargı örgütü’nün başında bulunan “Kazasker”, 14.yüzyılın ortalarına kadar, “Şeyhulislam” dan da üstün bir Devlet görevlisi idi.

Devletin bütün işlerinin görüşülüp karara bağlandığı “Divan” a ırk, Din, milliyet, sınıf ve cinsiyet ayırımı gözetilmeksizin herkes başvurabilirdi.

Osmanlı Devletinde, “reaya” olarak adlandırılan “yönetilenler” iki ayrı zümre oluşturmaktadır. “Müslüman olanlar” ve “Müslüman olmayanlar” biçimindeki bu ayırımın getirdiği en önemli farklılık, Devlet hizmetine alınmada ortaya çıkmaktadır. Devlet hizmetinde görev almak sadece Müslüman vatandaşlara açık tutulmuştur. Müslüman uyruklar arasında “ulus” farkı gözetilmemiştir.

Osmanlı Devletinde, Müslüman olmayanlar, “zımmiler” olarak anılıyor ve askerlik görevine alınmıyorlardı. İslam hukuku’nun genel ilkelerine göre bütün “zımmiler”, hukuki işlemlerinin en önemlilerini, kendi bünyeleri içinde serbestçe düzenleme hakkına sahipti. Bazı sınırlamalara uymak koşulu ile, Dinsel yaşamlarını özgürce sürdürebiliyorlardı.

Müslümanlarla “zımmiler” arasındaki en önemli farklardan birisi de, sadece “zımmiler” den alınan “cizye” vergisidir. Bu vergi İslamiyetin bir geleneğidir. Müslüman olamayan ailelerin erkek reislerinden toplanırdı. Yoksullar, kadınlar, çocuklar, Din adamları, yaşlılar ve sakatlar bu vergiden muaf tutulmuştur. Müslüman olmayanların askerlik görevi yapmamaları, böyle bir vergi alınmasının gerekçesi sayılmıştır. “cizye” vergisi Tanzimat’a kadar “cizyedar” lar tarafından toplanmıştır. Tanzimat’tan sonra ise, Patrikhane’ler ve Hahambaşı’lar tarafından toplanan “cizye” vergisi, 2. meşrutiyet’ten sonra Müslüman olmayanlar da askere alınmaya başlandığı için kaldırılmıştır.

Osmanlı toplumu, Dini inançlara göre “millet” adı verilen guruplara bölünmüştür. Yargılama, eğitim ve vergilendirme bu esasa göre Dini cemaat liderleri tarafından örgütlenmiştir. İmparatorluğun son zamanlarına kadar nufus sayımında bile, etnik ayırım değil, Dinsel ayırım esas alınmıştır. Bu ayırıma göre, örneğin Ermeniler “Katolik Ermeniler” ya da “Protestan Ermeniler” olarak adlandırılmışlardır. Rumlar ve Bulgarlar aynı Millet sayılmış, Türkler, Arnavutlar ve Araplar ise “İslam Milleti” olarak kabul edilmişlerdir. Bu yaklaşım, Osmanlı toplumsal yapılanmasını “Ümmet’çilik” anlayışına dayandırmaktadır.

“Yavuz Sultan Selim” in Mısır’ı fethedişinden sonra “Hilafet” in Osmanlı’ya geçmesi, Osmanlı Devleti’nin yönetimini ve toplumsal yapı’sını köklü bir biçimde etkilemiş, Siyasal ve Dinsel yaşam giderek büyük değişimlere uğramıştır. Osmanlı Devletinde, “Din maslahatı değil Dünya maslahatı başta gelir” anlayışı uzun süre egemen olmuştur. Ancak bu anlayış, “Hilafet” in Osmanlı’ya geçişi ile zedelenmeye başlamıştır. İslam kamu hukuku kurallarına uygun olarak Devlet ile Din birliği gerçekleşmiş ve Padişahlar, Halife sıfatıyla bütün Müslümanlar için en büyük Ruhani kişi haline gelmişlerdir.

“Yavuz Sultan Selim”, işlediği bir suç nedeniyle bir Paşa’nın başının vurulmasını emretmiş, dönemin ünlü Şeyhülislam’ı “Zenbilli Ali Efendi” Padişah’tan bu Paşa’nın affedilmesini istediğinde Padişah; çok kararlı bir tavır içinde, “Dünya işi bana aittir. sen ise ahret işlerinden sorumlusun.” cevabını vermiştir. Bu cevaba Şeyhulislam’ın verdiği karşılık ise çok daha ilginç olmuştur. Şeyhulislam, “Elbette Padişahım, Ben Dünya işine müdahale için gelmedim. Benim geliş nedenim sizin ahiretinizi sağlama almaktır.” diyerek, çok ince bir uslup ile hem Padişah’ı doğrulamış hem de Padişah’ı etkilemeye çalışmıştır. Bu örnek, zaman içinde Dini otorite’nin Osmanlı Devlet yönetimini, nasıl etkileyebileceğini göstermektedir.

Bu gelişmelere karşın, Osmanlı İmparatorluğu içinde İslam topluluğu yanında yaşayan Müslüman olmayan toplumlara Din ayrıcalıkları tanınmıştır. Istanbul’un fethedilmesinden sonra, “Fatih Sultan Mehmed” in Rum patriğine gönderdiği berat’la, Kilise’lerin Cami’ye dönüştürülmeyeceğini, evlenme ve defin işlerinin ve diğer işlemlerin Rum Kilise’si ve adet’lerine göre eskisi gibi yapılacağını ifade etmiş olması bu konudaki en anlamlı örneği oluşturmaktadır.

“Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” nin bir araştırmasında, Osmanlı Devleti’ndeki hoşgöru anlayışı ve Müslüman olmayanlara tanınan Din imtiyazları ile ilgili çok ilginç bir saptama yapılmıştır. Bu saptamaya göre, Potestanlığın kurucusu olan “Luter” in “Türkler gelip te, Almanyada adilane idarelerini acaba tesis edemezler mi? ” biçiminde düşüncelerini ortaya koyduğu ifade edilmiştir.

İngiliz yazar “F. Adeney” bir yapıtında; “Gerçekten de, Osmanlı Devleti’nin ilk devirlerinde Türk idaresindeki memleketler, Avrupa Hristiyanlığının çoğu memleketlerinden daha iyibir şekilde idare ediliyor ve daha çok rafah ve mutluluğa sahip bulunuyorlardı. Genellikle diğer Hristiyan hükümdarların tebalarına oranla daha geniş bir özgürlüğe sahip ve çalışmasının karşılığını daha yüksek oranda alabilecek durumdaydı.” değerlendirmesini yapmıştır.

17. yüzyıl başlarında Türkiye’yi ziyaret etmiş olan İngiliz yazar “Blount” gezisinin sonunda izlenimlerini değerlendirdiğ yapıtında; “Burada bir adamın vicdanı üzerine her hangi bir baskı çok ender olarak görülür.” sözleriyle düşüncelerini ifade etmiştir.

Osmanlı devleti’ndeki Din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin hoşgörü anlayışı; İslam Dininden olduğu kadar, Müslümanlığın kabulünden önceki dönemlerdeki Türk Devletlerinden ve Türklerin toplumsal yaşama ilişkin değerlerinden kaynaklanmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşundan başlayarak Halifeliğin Osmanlı Padişahlarına geçtiği döneme kadar, Din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin hoşgörü anlayışı ve Din işleri ile Devlet işlerinin büyük ölçüde birbirinden ayrı tutulması sürdürülebilmiştir. Ancak, Halifelik’le birlikte giderek hem hoşgörü azalmış hem de Devletin yönetiminde Din etkisi artmaya başlamıştır.

“Şerif Mardin” , Tanzimattan önceki dönem için, “Türkiyede Din ve Laiklik” adlı yapıtında; “Osmanlı yönetimi hem İslami, hem de Bürokratik idi. Yönetim; Devlet Dini’nin İslam olması ve Sultan’ın asli rolü’nün İslam toplumunun lideri olarak görülmesi anlamında İslamiydi. Osmanlı memurlarının Devleti korumaya yönelik çeşitli uygulamaları açısından ise Bürokratikti. Yönetim şekli 17.yüzyılda olduğu gibi bazan daha fazla İslamileşti. Fakat 18.yüzyılın yarısından itibaren sarkaç daha çok bürokratik stile yöneldi.Bürokratik stil yönetim olarak nitelendirdiğim şey, hayatın en önemli yönünü oluşturan sosyal ilişkilerin güç boyutu üzerinde dikkatini yoğunlaştıran bir gurup Laik-Seküler memur arasındaki özel bir tavrın ürünüydü. İdeolojileri, (Devlet maslahatı ideolojisi) idi. Bu durum önemli ölçüde Ulema’nınkinden farklı olan eğitimlerinin sonucuydu.” biçiminde değerlendirme yapmıştır. Bu değerlendirme ile, Tanzimat öncesi dönem bir başka boyutu ile ele alınmış olmaktadır.

Açıkça görülmektedir ki, 17.yüzyıla kadar olan dönemde, Din ve Devlet işleri olabildiği ölçüde birbirinden ayrı tutulmuştur. 17.yüzyıldan Tanzimat fermanının okunduğu tarihe kadar ise, Osmanlı Devleti içinde giderek artan bir yoğunlukta Din Kurumu’nun etkisi belirgin olmakla birlikte, Devletin içinde görev alan Memurların, Ulema’dan farklı bir biçimde, Laik-Seküler bir yaklaşım izleyerek bir birikim sağlamışlardır. Bu birikim; Tanzimat Fermanı ile yeni bir bakış açısının ortaya çıkmasını sağlamış ve Tanzimat sonrasına damgasını vurmuştur.

3.01.2. TANZİMAT SONRASINDA LAİKLİK

“Ulusal egemenlik” kavramının ve “Laik Devlet” anlayışının, uygulamaya konulmasına ortam hazırlayan gelişmeler içinde, ABD Bağımsızlık Bildirisi hazırlık çalışmaları öncesinde, 12 haziran 1776 tarihinde kabul edilen “Virginia Meclisi Haklar Bildirisi” çok önemli bir yer tutmaktadır.

Bu bildiriyi izleyen ve ayni dünya görüşünü yansıtan; 17 eylül 1787 tarihinde yürürlüğe giren ABD Anayasa’sı, 1789 Fransz Devrimi, 26 ağustos 1789 tarihinde yayınlanan “Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi” ve ABD’de 15 aralık 1791 tarihinde yayınlanan “James Madison Haklar Bildirisi” İnsanlık Tarihinin en önemli değişimlerinden ve dönüşümlerinden birisini hazırlayan ve simgeleyen evrensel nitelikli belgeler ve olaylardır.

Ne yazık ki, Dünya’daki bu değişim ve dönüşüm hareketi, Osmanlı İmparatorluğuna yarım asır sonra ulaşabilmiştir. 3. Selim ve 2. Mahmut dönemlerinde bir kısım yenilik hareketlerinden söz edilebilir belki ama, bunlar toplumsal yapıyı ve Devlet yönetimini köklü bir değişim sürecine sokabilecek nitelikte sayılamaz.

Osmanlı İmparatorluğunda yeni bir değişim sürecinin başlatılabilmesinde ve Laik bir düzene giden yolda ilk pırıltılar olarak değerlendirilebilecek olay; 1839 yılında açıklanan, “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” , yani “Tanzimat Fermanı” dır. Bu fermanı hazırlayan ve okuyan “Mustafa Reşit Paşa” ; Paris ve Londrada elçi olarak bulunmuş, Batı’daki fikir hareketlerini ve Devrimleri yakından izlemiş, Kral’lar ile teba’ları arasındaki ilişkileri, çelişkileri, çatışmaları ve uzlaşmaları nesnel olarak değerlendirmiş ve bütün bu gelişmelerden Osmanlı Devleti ve Milleti için yararlanılabilecek sonuçlar çıkarmış bir Devlet adamıdır.

Günümüzden geriye dönüp bakıldığında, “Tanzimat Fermanı” ilk bakışta çok önemli bir değişim izlenimi vermemektedir. Ancak, her gelişme kendi döneminin koşulları içinde değerlendirilmelidir. Fermanın ilk bölümünde; “...Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşundan beri Kur’an hükümlerine ve şeriat kanunlarına saygı gösteilmekle, Devletin kuvvetli ve halkın refahlı bir hale geldiği...” belirtilmektedir. İkinci bölümde, “...Şeriata ve yararlı yasalara uyulmaması nedeniyle Devletin gücünü yitirdiği...” , üçüncü bölümde ise, “Allahın inayeti ve Peygamberin yardımıyla iyi idarenin sağlanması için, yeni kanunların konulması gerektiği...” ifade edilmiştir. Bu açıklamalar; İslam Dini’nin ve şeriat kuralları’nın üstünlüğünü vurguluyorsa da, Ferman’ın diğer bölümlerinde, Devletin Dini esaslara dayalı yönetimini değiştiren ve Müslüman-Hristiyan ayırımını gideren hükümler’e yer verilmiştir.

Istanbul’da Gülhane Parkında okunan “Gülhane hatt-ı Hümayunu” nun Istanbul dışında, Rumeli’de ve Anadolu’da da anlaşılabilmesini sağlamak amacıyla özel görevliler gönderilmiştir. Tanzimat fermanı’nın uygulanması en zor olan ilkesi, Müslüman ve Hristiyan teba’nın, kanunlar önünde eşitliğini öngören düzenlemelerdi.

Fermanda; teba’nın can, mal, ırz ve namus güvenliğinin korunması yanında, vergi vermede eşitlik ilkesi de öngörülüyordu. Devlet, Müslüman olmayan teba ile ilgili işlemleri, “Diş işlerine bakan nezaret” eliyle yürütüyordu. Padişah ve Sadrazam fırsat buldukça teba’nın eşitliğini konu alan konuşmalar yapıyorlardı.

Fermanın okunmasından altı ay sonra, “Ceza Kanunu” yapılmış ve uygulamaya konulmuştur. 1840 Tarihli bu yasa ile, “hiç kimse şeriata göre açıkça yargılanmadan ölümle cezalandırılamaz.” hükmü getirilmiştir. Böylece, batı’nın temel kurumlarından birisi ilk defa İslam Hukuku’nun yanında yer alıyor ve ikili bir yapı gelişiyordu.

Tanzimat Fermanından onyedi yıl sonra 1856 yılında, Tanzimat’ın ikinci dönemini balatan “Islahat Fermanı” açıklanmıştır. Bu ferman, “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” nu açıklamanın yanında, özellikle azınlıklar ve yabancılar için yeni kurallar getirmiştir. Gerek “Tanzimat fermanı” ve gerekse “Islahat fermanı”, Osmanlı İmparatorluğu’nun güçsüzleştiği bir dönemde, müslüman olmayan azınlığın haklarını korumak amacıyla, büyük ölçüde dış baskıların da etkisi ile gündeme gelmiştir.

“Islahat fermanı” ile; Eğitim görme, vergi ödeme, askerlik hizmeti, Devlet memuriyeti ve mahkemelerde tanıklık etme konularında; müslüman’larla müslüman olmayanlar eşit konuma getirilmişlerdir. Ayrıca, müslüman olmayanların Dinsel işlerine hiçbir biçimde karışılmayacağı da hükme bağlanmıştır.

Tanzimat döneminde Laiklik alanında kaydedilen ilk gelişmelerden birisi, Yargı sistemindeki değişikliklerdir. Bu çerçevede; var olan “Şer’iye mahkemeleri” nin yetkileri sınırlandırılmış ve yeni bir kurum olarak, “Nizamiye mahkemeleri” kurulmuştur. Bu mahkemelerde; şer’i haklar, müslüman olmayanlara ait özel davalar ve özel meclislerce görülen ticaret davaları dışında kalan, her çeşit ceza ve hukuk davalarına bakılmıştır. Ayrıca, bu dönemde “karma ticaret mahkemeleri” de kurulmuştur.

Müslüman olmayanlara; vatandaşlığa kabul edilme, tanıklık etme, kendi kutsal kitapları üzerine yemin etme hakları da tanınmış ve Din değiştirmenin cezalandırılmayacağı ilan edilmiştir. Müslüman olmayan halkın, siyasal organlarda temsil edilmesi ise, 1861 yılında Abdülaziz’in tahta çıkışı sırasında, sadaret’e gönderdiği “Hat” ve 1875 de yayınlanan “Adalet fermanı” ile sağlanmıştır.

Tanzimat döneminde; Eğitim alanında da önemli yenilikler yapılmış, medreselerin yanında Laik eğitim için başlangıç sayılabilecek modern eğitim kurumları oluşturulmuştur.

Tanzimat döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nun hukuk sistemini, batılı norm’larına taşıyabilmek için çaba sarfeden aydınların önü kesilmiş ve o aşamada Cevdet paşa’nın hazırladığı “Mecelle” ile yetinilmiştir. “Mecelle” özel hukuk alanında bir “code” yaratmaya yönelmekle Şeriat’a aykırı düşmüş olmasına karşın, batı’nın çağdaş hukuk sistemi yerine, İslami yorumlara yani Şeriat’a bağlı kalmıştır.

Tanzimat döneminde, ileriye doğru bazı atılımlar yapılabilmiş ve Laiklik alanında bazı kazanımlar sağlanabilmiş olmasına karşın, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri Devlet yönetiminde uygulanan İslami ilkelerden vazgeçilememiştir. Bu konuda en büyük direnci, Padişahlar ve Devleti yönetenler değil, yeni düşünceleri bir türlü benimseyemeyen “Ulema sınıfı” göstermiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıf düşmesi, işlerin iyi gitmemesi ve toplumun büyük sıkıntılar içinde olması, yenilik hareketlerine güç ve hız kazandırarak Osmanlı aydınları’nın örgütlenmelerine ve yeni çözümler aramalarına yol açmıştır. “Jön Türkler” ya da “Genç Osmanlılar” olarak anılan bir gurup aydın kesim arasında, “Anayasa’cılık akımı” bu dönemde gelişmiştir.

Bu akım, kurulacak bir Meclis’e bazı yetkiler tanıyarak ve Padişahın yetkilerini sınırlayarak, “Mutlakiyet idaresi” nden “Meşrutiyet idaresi” ne geçilmesini amaçlamış ve Türk toplumu’nun ilk yazılı Anayasa’sı olan “Kanun-u Esasi” nin 23 aralık 1876 tarihinde yürürlüğe girmesini sağlamıştır.

“Kanuni Esasi” nin 4. Maddesi; Devlet Başkanı’nın yani Padişahın, ayni zamanda “Halife” sıfatını taşıdığı, İslam Dini’nin hamisi ve en yüksek Ruhani Başkanı olduğu ifadesini taşımaktadır. Bu anlayış; Devlet ile Din’in bir arada olduğunu göstermektedir.

Anayasa’nın 11. Maddesi’nin ilk fıkrasında; Osmanlı Devleti’nin resmi Dini olarak İslamiyet kabul edilmiş ve öteki fıkralarda, bütün Din’lere ve Mezhep’lere ibadet özgürlüğü tanınmıştır. 8. Madde ile, Osmanlı tabiyetinde bulunanlara, hangi Dine ve Mezhebe bağlı olursa olsun “Osmanlı” denileceği, 17. Madde ile de, “Osmanlı” ların yasa’lar önünde eşit olduğu hükme bağlanmıştır. Ancak, bu eşitliği ve özgürlükleri güvence altına alacak bir hüküm yoktur.

Açıkça görülmektedir ki, Türk’lerin ilk yazılı Anayasa’sı, Laiklik doğrultusunda bazı işaretler taşımasına ve bazı yeni yaklaşımlar içermesine karşın, “Laik Devlet” anlayışı getirememiştir. Yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki ilişkileri düzenleyememiştir.

1878-1908 yılları arasında sürdürülen 2. Jön Türk hareketi, 1908 yılında 2.Meşrutiyet’in ilanını sağlamıştır. Ancak, ilk defa Dini çevrelerin tahriki ile halk’tan gelen baskılar sonrası, 1909 yılında Anayasa’da değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler içinde en önemlisi, Şeriat’ın özgürlükleri sınırlayabileceğine ilişkin olan değişikliktir. Bu değişiklik Laiklik konusunda bir gerileme anlamı taşımaktadır. Ancak, çıkarılan bazı Kanunlar ve Kararnameler ile, ikili yapı güçlendirilmiştir. 1913 yılında çıkarılan “Kiliseler Kanunu” ile 1915 yılında çıkarılıp mütareke yıllarında yürürlükten kaldırılan “Hukuk-u Aile Kararnamesi” medeni kanuna doğrü yönelmenin ilk adımlarını oluşturmuştur.

Bütün bu verilerin ışığında Osmanlı Devleti’nin; Dinsel ögelerin ağır bastığı bir toplumsal yapı’ya sahip olduğu söylenebilir. Din kurumunun etkisinden kurtulabilmenin çok kolay olmadığı toplımsal bir gerçek olarak bilinmektedir. Her dönemin koşullarına paralel olarak, Din’in etkisi bazen azalmış bazen de artmış olmasına karşın uzun vadede toplumun yapılanmasında, yeterli sayılmasa da bazı gelişmeler ve yenileşmeler sağlanabilmiştir.

Osmanlı Devleti’ndeki gelişmeler ve yenileşmeler içinde en azından; batı’daki “Aydınlanma Dönemi” ni izleyen ve yorumlayan aydınların ortaya çıktığı, bu aydınların çabaları ile Türkiye için sentez’ler geliştirildiği, “Türk Devrimi” için fikirler ve kadrolar oluşturulduğu, bir başka deyişle; Çağdaş yeni “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” nin altyapısı’nın hazırlandığı söylenebilir.

3.02. CUMHURİYET DÖNEMİNDE LAİKLİK

Birinci Dünya savaşından yenik çıkan Osmanlı Devleti, parçalanmanın eşiğine gelmiş ve yurdun çeşitli bölgeleri yabancılar tarafından işgal edilmeye başlanmıştır. Bu gelişmelerin ardından, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” nin bu günkü sınırları içinde başlayan direniş hareketi kısa bir süra sonra “Mustafa Kemal Atatürk” ün önderliğinde “Kurtuluş Savaşı” na dönüşmüştür.

19 mayıs 1919 tarihinde “Mustafa Kemal” in Samsun’a çıkışı ile başlayan “Kurtuluş Savaşı Süreci” , Cumhuriyet dönemi’nin hazırlık aşaması olarak değerlendirilmelidir. Çünkü, bu süreç’te Cumhuriyet’in ve yeni toplumsal ve siyasal yapılanmanın niteliklerini belirleyen çok önemli değişimler ve dönüşümler için ciddi adımlar atılmıştır.

3.02.1. 1921 ANAYASASI ÇERÇEVESİNDE LAİKLİK

“Kurtuluş Savaşı” ile Türk ulusu hem bağımsızlığına kavuşmuş hem de siyasal ve toplumsal alanda tarihinin en büyük değişimini ve dönüşümünü başlatmıştır. Bir başka deyişle, Kurtuluş savaşı ile birlikte Türk ulusu için “Aydınlanma dönemi” de başlamıştır.

“Kurtuluş savaşı” nın başlıca iki amacı vardı. Birinci amaç; Bağımsızlık mücadelesidir ve batı’nın sömürgeci ve istilacı Devletlerine karşı verilmiştir. İkinci amaç ise; yenileşmek ve değişmektir. Bir başka deyişle, Batı’nın çağdaş ve uygar toplumsal ve siyasal değerleriyle ve kurumlarıyla bütünleşmektir.

“Kurtuluş savaşı” nın ve “Türk Devrimi” nin önderi “Mustafa Kemal” ve arkadaşları, 18. Yüzyül felsefesinden, Batı’daki “Aydınlanma dönemi” nden “Fransız Devrimi” nden ve Osmanlı İmparatorluğunun son dönemindeki gelişmelerden, büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Ulusal egemenlik fikri de, bu etkilenme sürecinin doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

“Mustafa Kemal” 19 mayıs 1919 tarihinde Samsun’a ayak bastığında, “Kurtuluş savaşı” nın ve “Türk devrimi” nin temel ilkelerini ve amaçlarını belleğine yerleştirmişti. Gelişmelere ve koşullara paralel olarak, adım adım hedefe ulaşmayı planlamıştı. Nitekim, Anadolu’ya geçişinden sonra yaptığı ilk önemli açıklaması olan ve Tarihimize “Amasya Tamimi” olarak geçen bildirisinde; “Ulusal egemenlik” kavramına ve ilkesine yer vererek, asıl amacını açıkça ortaya koymuştur. Atatürk bu açıklaması ile, egemenliğin ulus’a ait olduğunu ifade ederek, “Teokratik Devlet” modeline karşı çıkmış ve kurulacak yeni Devlet’in niteliğini de, “Ulusal egemenliğe dayanan Laik bir Devlet” olarak, adeta belirlemiş olmaktadır.

23 nisan 1920 tarihinde Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin toplanmış olması, “Ulusal egemenlik” yolunda atılmış en önemli adımdır. “Amasya Tamimi” ile açıklanan hedef; BMM’ nin toplanmasından dokuz ay sonra, 20 ocak 1921 tarihinde kabul edilen “Teşkilatı Esasiye Kanunu” nun birinci maddesindeki “Hakimiyet bila kaydu şart Milletindir.” Hükmü ile Anayasal güvenceye kavuşturularak yürürlüğe konulmuş ve Egemenliğin Ulus’a ait olduğu, Tanrısal olmadığı ifade edilmiştir.

Ancak; 1909 yılında yapılan değişiklikleri ile birlikte “1876 tarihli Osmanlı Kanuni Esasi” si’nin 20 ocak 1921 tarihli yeni Anayasa’nın hükümlerine ters düşmeyen hükümleri ile, 5 eylül 1920 tarihli “Nisab-ı Müzakere Kanunu” nun, Meclisin amaçlarından birinin de “Hilafet ve Saltanatın kurtarılması ve korunması” olduğuna ilişkin birinci maddesi, yürürlükte kalmıştır. Hiç kuşku yoktur ki, Bu durum, Ulusal egemenlik ilkesi ile bağdaşmayan bir durumdur. Ancak, henüz savaş içinde bulunulması ve Meclis’te çeşitli düşünce akımlarının varlığı, Saltanat ve Hilafet sorunları’nın çözümlenmesi işinin ileriki dönemlere bırakılmasını zorunlu kılmıştır. Bunlara karşın, “Ulusal Egemenlık” sistemine dayalı bir Devletin ilk adımlarının, 1921 Anayasa’sı ile atılmış olduğu yatsınamaz bir gerçektir.

Atatürk ve arkadaşları, bir yandan Kurtuluş savaşını sürdürüken öte yandan yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasal yapısını, temel ilkelerini ve yeni kurumlarını düşünüyor ve oluşturmaya çalışıyorlardı. Bu çerçevede en önemli adımlardan birisi, Saltanatın kaldırılmasıdır. Atatürk’ün büyük çabaları ile çetin ve uzun süren tartışmalardan sonra, 1 kasım 1922 tarihinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun sona erdiği ve Padişahlığın da Istanbul’un işgal tarihi olan 16 mart 1922 tarihinden itibaren kaldırıldığı ilan edilmiştir.

Böylece, “Ulusal Egemenlik” ilkesi’nin siyasi çerçevesi de oluşturulmuştur. “Saltanatın ebediyen kaldırılması” ile birlikte hem Padişahlığa son verilmiş hem de, 18 kasım 1922 tarihinde İngiltere’ye sığınmasından sonra, son Padişah “Vahdettin” in Halifeliği’nin de sona erdiği, 20 kasım 1922 tarihinde de “Abdülmecit” in Halife seçildiği açıklanmıştır.

Atatürk bu sırada, Halifeliğin kaldırılması gerektiğini biliyordu ve de bunu planlıyordu. Nitekim, “Abdülmecit” in halife seçildiği toplantıda Atatürk;

“…Bu Meclisin nitelik ve yetkileri yalnız ve ancak Türkiye halkının ve Türk vatanının yaşamına ve kaderine yaygın ve etkili olabilir. Meclisimiz kendi kendine, bütün İslam alemine yaygın bir kudret iktisap edemez efendiler. Türk milleti ve onun temsilcilerinden oluşan Meclisimiz, kendi varlığını, Halife ünvanını taşıyan ve taşıyacak olan bir kişinin eline veremez ve vermeyecektir.. Ünvanı Halife olsun, ne olursa olsun hiç kimse bu Milletin kaderinde hak sahibi olamaz. Millet buna kat’iyyen müsaade edemez. Bunu teklif edecek hiçbir Milletvekili bulunamaz…”

Diyerek, “Ulusal Egemenlik” ilkesini çok açık ve çok kararlı bir biçimde vurgulamıştır. Böylece, Ruhani ve Cismani liderliği elinde tutan bir siyasi kurum olan Saltanat kaldırılmış ve “Laik Devlet” yolunda çok önemli bir adım atılmıştır. Ulusun tek temsilcisi artık “Büyük Millet Meclisi” dir. Bu Meclis de Dinsel bir nitelik taşımamaktadır.

Halifeliğin henüz kaldırılmamış olmasına ve Anayasa’da “Türkiye Devleti’nin Dini; Din-i İslamdır” ifadesinin bulunmasına karşın, 29 ekim 1923 tarihinde, Cumhuriyetin ilan edilmiş olması; iktidarın beşerileştirilmesi ve yönetimin Demokratikleştirilmesi yolunda çok önemli bir aşamadır. Bu gerçek anlamda bir büyük Devrimdir.

29 ekim 1923 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti” nin ilan edilmesinden sadece 49 gün önce, günümüzdeki Cumhuriyet Halk Partisi’nin, “Halk Fırkası” adıyla kurulmuş olması, Ulusal egemenliğe dayanan Demokratik bir Devlet oluşturma konusunda, Atatürk ve arkadaşlarının ne kadar kararlı ve ne kadar planlı bir çalışma içinde olduğunu kanıtlamaktadır.

Artık “Devrim süreci” hızlı bir biçimde işliyordu. Çağdaş, Laik ve Demokratik bir Devlet oluşturma hedefine yönelik uygulamalar birbirini izliyordu. Bu çerçevede;

• 03 mart 1924 tarihinde, “Hilafet” kaldırıldı. Osmanlı Hanedanı
Yurt dışına çıkarıldı.
• 03 mart 1924 tarihinde, “Şer’iye ve Evkaf Vekaleti” kaldırıldı.
Bu Bakanlığa bağlı medreselerin
işlevlerine son verildi.
• 03 mart 1924 tarihinde, “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” yürürlüğe
konularak, Eğitim ve öğretimde birlik
sağlandı. Dinsel ve Laik eğitim
ikilemine son verildi.
• 08 nisan 1924 tarihinde, “Şer’iye Mahkemeleri” kaldırıldı.
Yetki alanları, “Laik Mahkemeler” e
devredilerek, yargı’nın birliği sağlandı.

Böylece, “Laiklik İlkesi” nin yerleşmesini sağlamaya dönük sağlam bir altyapı oluşturulmaya başlanmıştır. Bu düzenlemelerle, siyasal açıdan gelişen Türk Devleti için, artık 1921 Anayasa’sı yeterli sayılamazdı. Bu nedenle, yeni Anayasa çalışmalarına hız verilmiştir. 18. Yüzyıl felsefesi’nin ve Fransız İhtilalinin temel ilkelerinden etkilenerek, Lehistan ve 3. Fransız Cumhuriyeti Anayasa’larından yararlanılarak, 20 nisan 1924 tarihinde, yeni Anayasa kabul edilerek yürürlüğe girmiştir.

3.02.2 1924 ANAYASASI ÇERÇEVESİNDE LAİKLİK

1924 Anayasa’sı, 1961 yılına kadar 35 yıl yürürlükte kalmıştır. Bu dönemde, Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yaşamında büyük değişimler ve dönüşümler gerçekleşmiştir. “Laiklik İlkesi” nin kurumsallaştırılması, yerleştirilmesi ve korunması ile ilgili olarak yer yer büyük sorunlarla karşılaşılmıştır. Özellikle, siyasal yapı’daki değişiklikler, farklı yorumlara ve gelişmelere neden olmuştur. Bu bakımdan, 1924 Anayasa’sı dönemini, tek partili ve çok partili dönemler halinde değerlendirmekte yarar görülmüştür.

3.02.2.1. TEK PARTİLİ DÖNEMDE LAİKLİK

1924 Anayasa’sının yürürlüğe girdiği tarihte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde tek bir Siyasi Parti bulunuyordu. Bu durum, bir iki Parti kurma teşebbüsü dikkate alınmazsa, 1946 yılına kadar devam etmiştir. 1946 yılında yapılan Milletvekili Genel seçimleri birden fazla siyasi parti’nin katılımı ile yapılmıştır ama, asıl çok partili siyasal dönem fiilen, 1950 yılında başlamıştır denilebilir.

1924 Anayasa’sının kabulü ile, 1921 Anayasa’sı ile birlikte kısmen yürürlükte olan 1876 Osmanlı Anayasası da yürürlükten kaldırılmıştır. Buna karşın, ortamın henüz hazır olmaması nedeniyle, “Türkiye Devleti’nin Dini; Din-i İslamdır” hükmü, 1924 Anayasası’nın 2. Maddesinde de yer almış ve 26.madde de ise, Ruhani nitelikli bir görev anlamı taşıyan “Ahkamı Şer’iyenin tenfizi” ni BMM’nin görevleri arasında saymıştır. Bu nitelikleri ile kuramsal olarak Teokratik gibi görünen 1924 Anayasası Laik nitelikli bir Anayasa’dır. Uygulamada da, Teokratik bir yönetim görülmemiştir.

1924 Anayasası için, “H.B.Sharabı” bir yapıtında; “…Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir temel ilkesine dayanan 20 nisan 1924 tarihli Anayasanın Türkiye gibi bir İslam ülkesinde yayınlanmış olması, İslam dünyasının siyasal gelişmelerinde bir dönüm noktası teşkil etmiştir…” demektedir. Yazara göre, böyle olumlu bir değişime, batı dünyası dışında, Japonya hariç hiç bir ülke ve özellikle hiç bir İslam ülkesi yanaşmamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin toplumsal yapıyı yenileştirmeye dönük uygulamaları birbirini izlemiştir. Bu çerçevede;



• 02 eylül 1925 tarihinde, İlmiye sınıfı ile Devlet memurları’nın
kıyafet kararnamesi, kabul edilmiştir.
Böylece, resmi sıfat taşıyanların kılık
ve kıyafetleri bir düzene sokulmuştur.
• 28 kasım 1925 tarihinde, Şapka ve kıyafet kanunu’nun kabulü
ile, Türk kadını çarşaftan kurtulmuş,
Türk erkeği ise, Fes yerine Şapka
giyerek yeni ve çağdaş bir görünüm
kazanmıştır. Böylelikle de, Dinsel
yaşamın sembolleri günlük yaşamdan
uzaklaştırılmıştır.
• 30 kasım 1925 tarihinde, Tekke ve Zaviyelerle Türbeler
kapatılmış, Türbedarlıklarla bir takım ünvanlar yasaklanmıştır. Böylelikle; Tarikatların ve aracıların Din adına halkı sömürmesinin önüne geçilmiş ve Laikliğin temel kuralı olan Vicdan özgürlüğü sağlanmıştır.
• 26 aralık 1925 tarihinde, Uluslararası takvim ve saat kabul edilmiştir. Böylece, Türkiye ile Batı Dünyası’nın normları arasında uyum sağlanmıştır.
• 17 şubat 1926 tarihinde, Türk Medeni Kanunu kabul edilmiştir Böylece, Şer’I hükümler yerini Laik hükümlere ve yasalara bırakmıştır.

Bu gelişmeler ve değişimlerle, Türk Devleti’nin Dinsel sistemle olan köklü bağları koparılmış, yapılan Devrimler halka benimsetilmiş ve artık sıra atılması gereken büyük adıma gelmişti. Bütün bu uygulamaların temelinde Laik düşünce yatmaktadır. Ancak, Devletin hukuken Laik bir Devlet haline getirilmesi daha sonra gerçekleştirilmiştir.

5 Nisan 1928 tarihinde toplanan Cumhuriyet Halk Fırkası Büyük Kurultayı, Laik düzene geçilmesi amacıyla, Anayasa'nın değiştirilmesini önermeyi kararlaştırmıştır.

Bunun üzerine, 9-10 Nisan 1928 tarihlerinde toplanan Büyük Millet Meclisi; Anayasa' daki “Türkiye Devleti’nın dini; Din-i İslamdır.” Hükmü ile Meclisin görevleri arasında sayılan “Ahkamı Şer’iyenin tenfizi” hükmünü Anayasa metninden çıkarmış ve Milletvekilleri ile Cumhurbaşkanı’nın and içme biçimlerini de Laik anlayışa göre değiştirmiştir. Din ile ilgili maddeleri kaldırarak, Devletin hukuken Laik bir Devlet haline dönüştürülmesini sağlamıştır. Ama Laiklik ilkesi Anayasa’da gene de yer almamıştır.

İsmet İnönü ve 120 arkadaşı tarafından verilen ve Din ile ilgili maddelerin Anayasa'dan çıkarılmasını sağlayan teklifin gerekçesinde şöyle deniliyordu:

“...Millet hakimiyeti' nin tecellesine medar, en mütekamil Devlet şekli'nin Laik ve Demokratik Cumhuriyet olduğu müsellemattandır...”

“…Devlet bir şahsiyeti maneviye olduğuna göre, bizatihi bir mevhumu mücerrettir. Dinin maddi şahıslara tahmil ettiği mükellefiyetlerin farzları amelen ifasına imkan da mutasavver değildir.”

“...Din ile Devletin ayrılma prensibi, Devlet ve Hükümetçe dinsizlik tervici manasını tazammum etmemelidir. Din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması; Dinlerin, Devleti idare edenlerle, edecekler elinde bir alet olmaktan kurtuluş teminatıdır...”

“...Türk inkılabı, Din ile Dünya işlerini karıştıran ve türlü müşkülata sebeb olmaya müsait bulunan mevadı kaldırarak, Teşkilatı esasiyeye sarih ve samimi bir metin vermekle, Türkiye Cumhuriyetine pürüzsüz bir suratte vaz’ı hakikisini bahşetmiş olacaktır. Bu suretledir ki, beşeriyetin manevi saadetlerini deruhte eden Din, ağyar eli değmeyen vicdanlarda bülent mevkiini ihraz ederek, Allah ile fert arasında mukaddes bir temas vasıtası haline girmiş bulunacaktır. Bu kutsi teması camilerde, kiliselerde, havralarda veya sadece vicdanlarda arayıp bulanlar vardır. Devlet ve kanunları cümlesinin hamisidir...”

Günümüzden 68 yıl önce, Laiklik anlayışının Anayasamıza yansıtılması sırasında, Cumhuriyet' imizi ve Laik Devlet' imizi kuranların; Laiklik ile ilgili yaptıkları tanımlar kadar, gelecekte Laikliğe karşı tavır alacak olanların istismarcı yaklaşımlarına da verdikleri peşin cevapların açıklığı netliği ve kararlılığı, günümüz siyaset adamları için öğretici değer taşımaktadır.

Anayasa' dan Din ile ilgili maddelerin kaldırılarak, Devletin hukuken Laik bir Devlete dönüştürüldüğü 10 Nisan 1928 tarihinden sonra da, Laikliği yerleştirmeye ve güçlendirmeye dönük uygulamalara devam edilmiştir.

* 23 Aralık 1931 tarihinde, Arap Harfleri ile eğitim ve öğretim
yasaklandı.
* 12 Şubat 1932 tarihinde, Öğretmenlikleİmamlık , Hatiplik
görevleri birbirinden ayrıldı.
* 26 Kasım 1934 tarihinde, Lakap ve ünvanlar (ağa, hacı,hafız,
molla) gibi ünvanlar yasaklandı.
* 03 Aralık 1934 tarihinde, Ruhanilerin mabet ve ayinler
dışında ruhani kisveler giymeleri
yasaklandı.

Laikliğin yerleştirilmesine ve güçlendirilmesine yönelik uygulamaları günümüzde değerlendirirken; bu uygulamaların yapıldığı dönemdeki koşullar, bağnazlıklar ve gereksinmeler ile ülkeyi yönetenlerin tutarlılığı ve kararlılığı gözardı edilmemelidir.

Laiklik ilkesinin, Devletin temel ve vazgeçilmez bir ilkesi haline getirilmesi doğrultusunda, 1 kasım 1922 tarihinde Saltanatın kaldırılmasından başlayarak sürdürülen ve adım adım gerçekleştirilen çabalar; Laikliği yerleştirmeye ve güçlendirmeye yönelik uygulamalar, ancak 1937 yılında Anayasa’da Laiklik ilkesi’nin yer alması ile gerçek bir güvenceye kavuşmuştur.

Laiklik ilkesinin Anayasa'da açık biçimde yer alması, 1931 yılında, Cumhuriyet Halk Partisi tarafından başlatılan yeni bir girişimin sonucunda sağlanmıştır.

CHP'nin 1931 yılında toplanan 3. Büyük Kurultayı'nda ilk Parti Programı kabul edilmiştir. Daha önce CHP’nin ilkeleri olarak belirlenmiş olan Cumhuriyetçilik, Halkçılık ve Milliyetçilik ilkelerine, bu Parti Proğramı ile; Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik ilkeleri de eklenmiş ve böylece günümüzdeki altı ilke oluşturulmuştur.

1935 yılında toplanan CHP Büyük Kurultayı bir adım daha ileri giderek Programındaki altı ilkeyi, salt Parti amacı olmanın ötesine taşıyarak, bunlara ulusal bir anlam kazandırmış ve Laiklik ilkesinin, Devletin temel ve vazgeçilmez ögelerinden biri haline getirilmesini banimsemiştir.

1937 yılında Anayasa'da değişiklik yapılarak, CHP Programındaki altı ilke, Anayasa maddesi haline getirilmiştir. Bu değişikliği sağlamak üzere İsmet İnönü ve 152 arkadaşının hazırladığı kanun teklifinin gerekçesinde şöyle deniliyordu:

“…Anayasa'da Türkiye Devleti' nin bir Cumhuriyet olduğu belirtilmekte olup bununla yalnız devletin şekli beyan edilmiş oluyor. Halbuki, Devletin şekli ile beraber siyaset ve idare tarzında takip edeceği ana vasıfların da esas hüküm olarak gösterilmiş olması lüzumludur…”

Görülüyor ki Laiklik ilkesi, Devletin temel niteliklerini belirlemek amacıyla Anayasa' ya konulmuştur. Devlet' in bütün icraatında, izleyeceği politikalarda Laiklik, ana ilke olarak benimsenmiş ve Devlet düzeninin Laiklik ilkesine dayalı olarak kurulması zorunlu hale getirilmiştir.

Anayasa değişikliği ile ilgili kanunun Büyük Millet Meclisi'nde görüşülmesi sırasında, hemen hemen ve bütünüyle aynı doğrultuda görüşler ifade edilmiştir. Hepside büyük değer taşıyan bu konuşmalardan birinde:

“…Laikliğin kabulündeki amaç, bir medeniyet alanının değiştirilmesidir. Bu değişikliğin sebebi, Atatürk'ün istediği gibi muasır medeniyet seviyesine yükselmek, bir milletin Devlet ve mustakil bir Millet olabilmesi için gerekli milli şartları hazırlamaktır…” denilmektedir.

Böylece Atatürk, Ulusal Kurtuluş savaşını başlatırken belirlediği anlaşılan hedeflerinden birini daha gerçekleştirmiş oluyordu. Atatürk, kuruluş hazırlıkları yapılan Devleti, Laiklik ilkesine oturtmaya çoktan karar vermişti. Kendisine teklif edilen “halifeliği” de reddetmişti.

Halife’liği kabul etmesi için kendisini ziyarete gelen “Hindistan delegeleri”ne: “…İslamiyete yapılabilecek en büyük hizmet, Din’i Devletten ayırmak ve önce bağımsız bir Devlete sahip olabilmektir. İşte biz onun kavgasını yapıyoruz.... İşgalcileri kovacağız.... Din’i Devletten ayırarak, O’nun bir vicdan ve iman varlığı olarak kalmasını sağlayacağız…” demiştir ve dediğini de yapmıştır.

Atatürk; Osmanlı döneminde Devlet yapısının dinsel kurallara bağlı olmasını, geri kalmışlığımızın ve çağdaş uygarlık düzeyine erişememizin en temel nedeni olarak görmüştür. Laiklik ilkesine bu nedenle sarılmış, hukuk ve eğitim alanlarında çağdaş devrimlere bu nedenle yönelmiştir.

Açıkça görülmektedir ki, “Laik Devlet anlayışı” na, Atatürk’ün temkinli adımlarıyla, seçimlerle iş başına gelmiş bir Meclisin içinden çıkan yürütme organı ve onu denetleyen Meclisin yarattığı ve “batı yönetim biçimlerine uygun” bir modelle varılmıştır.

1924 Anayasa'sında 1937 yılında yapılan bu değişiklikle “Laik Devlet düzeni Anayasal düzen” haline getirilmiştir. Ama ne var ki, bu düzenlemeden sonra, Laikliğe karşı örgütlü bir muhalefet yavaş yavaş ve örtülü olarak sürdürülmeye başlanmıştır.

1937 yılından sonra bir anlamda Laiklikle ilgili olarak geriye sayma başlamıştır. Bir başka deyişle, 1937 yılından sonra, Laikliğe inananların bütün çabalarına karşın; Atatürk’e, Devrim’ lere ve Laikliğe karşı olanlarla, siyasal çıkarları için hemen herşeyi bu arada kutsal dinimizi istismar eden çirkin politikacılar el ele vererek sürdürdükleri çabalarla, Laiklik karşıtı eylemler ve Laiklikle bağdaşmayan davranışlar, günümüzde yaşanan tehlikeli boyutlara ulaştırılmıştır.

Laiklik ilkesinin Anayasa’da yer aldığı 1937 yılından sonra, Cumhuriyet idaresinin Demokratikleştirilmesi yolunda bazı denemeler yapılmış, ancak çeşitli nedenlerle bu girişimler başarılı bir sonuç verememiştir. Bu başarısızlığın en önemli nedeni, Laiklik ilkesinin korunabilmesine ilişkin kaygılardır.

1946 yılına kadar, Devrimlerin yerleştirilmesi, Laik Cumhuriyetin kurumlaştırılması ve toplumsal yapının geliştirilip güçlendirilmesi doğrultusunda önemli başarılar kazanılmış ve çok partili Demokratik sisteme geçme iradesi kararlılıkla ortaya konulmuştur.

3.02.2.2. ÇOK PARTİLİ DÖNEMDE LAİKLİK


Bu geçiş sürecinin sonunda 14-mayıs-1950 tarihinde, Laik Demokratik Cumhuriyet için yeni bir dönem açılmıştır. Açılan bu yeni dönemde büyük bir umutla ‘çok partili Parlamenter sistem’ işlemeye başlamıştır.

Ancak kısa bir süre sonra, Laiklik karşıtı hareketler ve Laiklikle bağdaşmayan davranışlar ortaya çıkarak yaygınlaşmaya başlamıştır.

Günümüzde sağ’cı olarak tanımlanan tüm siyasi partilerin ‘ana’sı sayılan Demokrat Parti (DP), ‘popülist’ yaklaşımlar ve oy kaygıları ile Din’i siyasete alet etmeye başlamış ve Laiklik karşıtı örgütlenmelere ve gelişmelere cesaret vererek bunları desteklemişlerdir.

Tarikat’larn yaygın bir biçimde ortaya çıkışı, Laikliğe ve Atatürk’e dinsizlik suçlaması, 1950 yılında başlayıp bir askeri ihtilal ile 1960 yılında son bulan Demokrat Parti döneminde yoğunluk kazanmıştır.

Demokrat Parti’nin 14-mayıs-1950 tarihinde yapılan seçimler sonrası iktidara gelişinin ilk günlerinde, 29-mayıs-1950 tarihinde, Başbakan Menderes, TBMM’de yaptığı bir konuşmasında, “Atatürk Devrimleri”ni, halk tarafından “kabul edilenler ve edilmeyenler” olarak ikiye ayırarak değerlendirmiştir. Bu değerlendirmeye göre, başta Laiklik 0lmak üzere bir kısım “Atatürk Devrim”leri, Başbakan Menderes tarafından, “kabul edilmeyen Devrimler” olarak ilan edilmiştir.

Bu açıklama, Laiklik karşıtı hareketlerin, Hükümet desteğini arkasına alarak hızlanmasına ve yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bu gelişmeleri memnuniyetle karşılayan “tarikatçı” ve “şeriatçı” çevreler, Demokrat Partinin seçim zaferini, İslamiyetin zaferi olarak ilan etmişler ve Laikliği hedef almışlardır.

Demokrat Parti; başta Laiklik olmak üzere, “kabul edilmeyen devrimler” olarak tanımladığı ‘Atatürk Devrim’lerini, halk oyuna sunmak arzusunda olduğunu açıklayarak, “tarikatçı” ve “şeriatçı” çevreleri umutlandırmaya devam etmiştir.

Oysa bir yıl önce 22-nisan-1949 tarihinde Adanada yaptığı bir seçim konuşmasında; “Biz, Laikliği vicdan hürriyeti manasına almaktayız. Halkımızın Din’i hislerini tahrik etmeyi bir politika mevzuu yapmak isteyenler, hakiki vicdan hürriyeti ile Laiklik prensiplerinin aksine hareket ediyorlar demektir.” ifadelerini kullanan Menderes, çok kısa bir süre sonra bu sözlerini unutarak, elindeki İslamiyet kartını tamamen siyasi amaçlar doğrultusunda kullanmaya başlmıştır. Demokrat Parti’nin iktidara gelir gelmez yarattığı bu keskin kutuplaşma Ülkede büyük bir karışıklığa ve mücadeleye neden olmuştur.

Demokrat Parti iktidarının daha bir ayı dolmadan, Ankarada Tacettin Cami’inde bir imam, CHP yi Dinsiz bir siyaset izlemekle suçlayarak, Demokrat Partinin Laiklik karşıtı tutumuna övgüler yağdırmıştır. Din görevlilerinin siyasete karışması konusunda buna benzer pek çok örnek daha sonraki dönemde tekrarlanmıştır.

Halkın Din duygularını sömürerek yoluna devam eden Menderes, 1950 yılının ekim ayında, Din derslerini ilkokullarda zorunlu hale getirmiş ve hızını alamayarak, 1945 yılında kendisinin de imzaladığı bir öneriye dayanılarak Türkçeleştirilmiş olan 1924 Anayasa’sını yeniden Osmanlıca’ya çevirtmiştir. Böylece, Osmanlı’ya ve giderek Arap’laşmaya dönüş özlemleri, canlı tutularak desteklenmiştir.

Menderes, bu yaklaşımları ile kendisini siyasal alanda güçlendirmeye çalışırken, “tarikatçı” ve “şeriatçı” çevrelere de ‘teokratik bir düzen’e geçebilmek umudunu vermekten çekinmiyordu.


Bu geriye dönüşü destekleyen bir kısım basın; ‘Atatürk Devrimleri’ne ve Atatürk’ün kişiliğine yönelik şiddetli bir karalama hareketi başlatmış ve bunun sonucunda, Demokrat Parti iktidarının daha bir yılı dolmadan, gözü dönmüş “tarikatçı” ve “şeriatçı” militanlar, Atatürk’ün heykellerine ve büst’lerine bile saldırmaya başlamışlardır.

1951 yılının başlarında, Demokrat Parti’nin Konya’da toplanan bir kongresinde, kılık kıyafet kanunu’nun kaldırılması ve Arap alfabesinin yeniden uygulanması istenmiştir. Ayni tarihlerde, İzmir’de toplanan bir kongrede de, 1924 yılında son halifeye yapıldığı gibi, İsmet İnönü’nün ülkeden atılması önerilmiştir. Benzer girişimler ve gelişmeler, Demokrat Parti iktidarı boyunca artarak sürdürülmüştür.

Demokrat Parti içindeki Laiklik karşıtı çevreler ile işbirliğine girişen “tarikatçı” ve “şeriatçı” çevreler, Demokratik düzenden yararlanarak, Laik Demokratik Cumhuriyeti yıpratmaya ve sarsmaya yönelmişlerdir.

Bu olumsuz gelişmeler, Demokrat Parti içindeki, başta Laiklik olmak üzere ‘Atatürk İlkeleri’ne bağlı yöneticiler tarafından başlangıçta önemli ve tehlikeli görülmemiş, ancak Rejim’e ve Atatürk’e yapılan saldırılar, giderek yoğunlaşmıştır.

Atatürk’ün heykellerine ve büst’lerine, “Ticani” tarikatinin önderi Şeyh Mevlüt’ün müritleri tarafından düzenlenen saldırılar toplumda büyük tepkilere neden olmuştur. Bu saldırılara Hükümet yetkilileri başlangıçta gerekli duyarlılığı göstermediği için ‘tarikatçı’lar şımarmış, yer yer Atatürk’e ve Laiklik ilkesine “Dinsizlik suçlaması” yapılmıştır. Bu gelişmeler üzerine Demokrat Parti Hükümeti; Atatürk’ün kişiliğine ve Devrimlerine karşı gelinmesini önleyen bir yasa çıkarmak zorunda kalmıştır.

Buna rağmen, Atatürk’e ve Devrimlere karşı, “tarikatçı” ve “şeriatçı” çevrelerin sürdürdüğü saldırıların önü alınamamıştır. Demokrat Parti örgütü, “tarikatçı” ve “şeriatçı” çevrelerle olan ilişkilerini sürdürmüş ve bu çevrelerin etkisi altında kalmaya devam etmiştir.

1952 yılının eylül ayında toplanan Demokrat Parti Çorum İl Kongresinde; kadınların çalışmasının yasaklanması, güzellik yarışmalarının ve balo’ların yapılmaması, Kuran eğitiminin zorunlu hale getirilmesi ve benzer pek çok öneri yapılabilmiştir.

Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Çorum ziyareti sırasında “Teokrasi bir daha geri gelmemek üzere ebediyen yıkıldı” diyerek, olumsuz gelişmelere karşı tavır koyma gereğini duymuştur.Ama ne yazık ki Bayar’ın sorumluluk duygusu ile aldığı bu tavır, Demokrat Parti içinde beklenen etkiyi ve yönlendirmeyi sağlamaya yetmemiştir.

“Tarikatçı” ve “şeriatçı” akımların Hükümet desteğinde harekete geçmesi, kısa zamanda İslami terör’ün kendisini göstermesine neden olmuştur. 23-kasım-1952 de, Vatan gazetesi yayın yönetmeni Ahmet Emin Yalman, fanatik bir Din’ci militan tarafından tabanca ile yaralanmıştır. Bu olay Türkiyede geniş yankılar uyandırmıştır.

Bu arada, Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, komünizmle mücadele etmek bahanesi ile, Dine dayalı siyasetin doğru olduğunu öne sürmüş ve savunmuştur.

Cumhuriyetin Milli Eğitim Bakanı, 1952 aralık ayında, İslam geleneğine dönüşü hızlandırmak amacıyla, Arapça ders kitabı yayınlatmıştır.

Öte yandan, günümüzdeki İBDA-C örgütünün ideolojik babası sayılan Necip Fazıl Kısakürek, Arap ülkeleri ve Pakistan’la ilişliler kuruyor, Türkiyede şeriata dönüşü amaçlayan “tarikatçı” ve “şeriatçı” çevreler’de, Kahire’deki “Müslüman kardeşler” ve Tahran’daki “Müslüman Fedaileri” örgütleriyle işbirliğine giriyorlardı.

Demokrat Parti İktidarı giderek kontrolü elinden kaçırmıştır. Laik Demokratik Cumhuriyet sarsılmaya başlamış, siyasal çekişmeler ve çatışmalar yoğunlaşmış ekonomi batağa girmiş, iç ve dış sorunlar çözümsüzlüğe dayanmıştır. Bu olumsuz gidişin sonunda, 27-mayıs-1960 tarihinde, Silahlı Kuvvetler yönetime el koymuş ve bu sürecin sonunda 1961 yılında yeni bir Anayasa yürürlüğe konulmuştur.

3.02.3. 1961 ANAYASASI ÇERÇEVESİNDE LAİKLİK


1924 Anayasa' sı Laik Devlet düzeni için kurucu özellikler taşırken, 1961 Anayasa' sı Laik Devlet düzeni için daha ziyade koruyucu özellikler taşımaktadır. Aradan geçen zaman içinde ters yönde oluşturulan gelişmeler, Laik Devlet düzeninin Anayasa ile korunması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır.

1961 Anayasa'sı, 2.maddesi ile, "Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, Milli, Demokrtik Laik ve Sosyal bir Hukuk Devleti'dir" tanımlamasını getirmektedir. Bu düzenleme ile Devletin "Laik niteliği“ daha da güçlendirilerek korunmuştur.

Laiklik için yaşamsal konu, Laik eğitimdir, eğitim’in birliğidir. 1961 Anayasa' sı 153. maddesi ile, devrim kanunlarının Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülemez hükmünü getirerek, başta Tevhid-i Tedrisat yasası olmak üzere öteki Devrim yasalarını koruma altına almıştır.

1961 Anayasa'sının, üzerinde durulması gereken önemli maddelerinden biri 19. maddesidir. Bu madde: "Kamu düzenine ve genel ahlaka veya bu amaçla çıkarılan kanunlara aykırı olmayan ibadetler, dini ayin ve törenler serbesttir. Din eğitimi ve öğretimi ancak kişilerin kendi isteğine ve küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır." hükmünü getirmektedir.

Bu hükümle, Tevhid-i Tedrisat (Öğrenim Birliği) yasası çerçevesinde, din eğitim ve öğretiminin isteğe bağlı olarak yürütülmesi öngörülmektedir.

Anayasa' ya böyle bir hükmün konulmasının altında yatan gerçek, din eğitimi ve öğretimi'nin öğrenim birliği yasası çerçevesine sokulmasından çok, din eğitimi ve öğretimi'nin zorunlu hale getirilmesi yolundaki baskıları kırmaktadır. Bu hükme rağmen isteklere ve baskılara ancak 21 yıl dayanılabilmiştir.

3.02.4 1982 ANAYASASI ÇERÇEVESİNDE LAİKLİK


1982 Anayasa' sı 2. madde ile; "Türkiye Cumhuriyeti, ...... Demokratik, Laik ve sosyal bir hukuk devletidir" hükmünü getirmiş ve 174. madde ile de, öteki Devrim Yasaları ile birlikte, Tevhid-i Tedrisat yasasını Anayasal güvence altına almıştır.

Ancak,1982 Anayasa'sı 24. madde ile "Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin talebine bağlıdır." hükmünü getirerek, Laikliğe karşı olan çevrelere ödün verilmiş, Laiklik karşıtı eylemlere ve Laiklikle bağdaşmayan tavırlara yönelenler için istismara açık bir olanak ve ortam sağlanmıştır.

3.02.5 GÜNÜMÜZDE LAİKLİK

1937' de Laiklik için başlayan geriye sayma, 1961 Anayasa'sı ile dondurulmuş olsa bile 1982 Anayasa'sı ile yeniden hızlanmaya başlamıştır.

Siyasal çıkarı için Din'i istismar eden çirkin politikacı’ların sorumsuz’ca takındıkları tavır, Laiklik’le ilgili geriye dönüşün en büyük etkenidır.

Ülkemizde çok partili hayata geçişten sonra iktidara gelen Demokrat Parti’nin Genel Başkanı Başbakan Adnan Menderes, Millet Meclisi'ndeki parti gurubunda, Milletvekilleri’nin eğilimine teslim olarak, ne yazık ki "siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz" diyebilmiştir.

Çok partili hayatta buna benzer bir çok ödünler ve tavırlar; ülkemizin uygarlıkta, yükselmede en temel dayanağı, başlıca ögesi ve hız kaynağı olan laikliği Türkiye'de hep tartışma zemininde tutmuş, Laikliğin bütün boyutları ile tüm ulusumuzca özümlenmesini önlemiştir.

Buna karşın ulusumuzun büyük bir çoğunluğu bu temel ilkenin yanında yer almıştır. Ama ne var ki, Laiklik karşıtı gelişmelerin ve Laiklikle bağdaşmayan davranışların hızı kesilememiş aksine artmıştır.

Cumhuriyet' in başlangıç yıllarındaki Menemen olayı, 1980 öncesi K.Maraş ve Çorum olayları, 1993 Sivas olayı, 1996-1997 yıllarında RP’nin iktidar döneminde meydana gelen “Kayseri olayları”, “Aczimendiler” in yüz kızartıcı eylemleri, “Ankara-Sincan” da meydana gelen Rejim karşıtı eylemler ve bunlara benzeyen daha nice olaylar, toplumsal ve siyasal sorunlarımızın acı ve tedirginlik veren örnekleridir.

Menemen’de Kubilayı şehit eden zihniyet, Sivas’ta "Cumhuriyeti doğduğu yerde boğacağız" diyerek şeriat adına insanları diri diri yakan zihniyet, ‘Demokrasi bizim için bir araçtır’ diyen zihniyet, Kayseri’de ve Ankara Sincan’da “Biz şeriat için varız, şeriatı hakim kılacağız“ diyen zihniyet, İran’daki gerici, baskıcı, çağ dışı, softa ve molla düzeni’ne özlem duyan zihniyet, Amacına oy’la ulaşamazsa kan’la ulaşabilmeyi göze alan zihniyet; Laikliği, Cumhuriyet'i, Demokrasiyi ve sosyal hukuku Devleti’ni yok etmek isteyenlerin kafalarındaki sapık ideolojinin ürünüdür.

Atatürk' e, Cumhuriyet' e ve Laikliğe; bir başka deyişle demokrasiye, çağdaşlığa ve uygarlığa karşı harekete geçmiş olanların yarattığı kaos; son yıllarda, özellikle günümüzde, vatandaşlarımızı baskı altına alarak, tüyler ürpertici bir görünüm sergilemektedir.

Ülkeye yaygın olarak; toplumumuzun bütün kesimleri içinde, Devlet dairelerinde, orta ve yüksek öğretim kurumlarında, bu kurumlardaki yönetici ve öğretim elamanları ile öğrencileri arasında; inanç farklılıkları ile ibadet yapıp yapmama konularında giderek artan bir gerilim ve çatışma yaşanmaktadır.

Ramazan ayında Anadolu' nun bir çok yerinde, oruç tutmayanlar için vicdan özgürlüğü yoktur, yemek yenecek yerler açık değildir. Oruç tutmayanlar, namaz kılmayanlar birileri tarafından açıkça rahatsız edilmekte ve hatta saldırılara maruz kalmaktadırlar.

Başkent dahil olmak üzere, Türkiye'nin bir çok yöresinde resmi kurumların yemekhanelerinde bile, Ramazan ayında gündüz yemek servisi yapılmamaktadır.

Başta okullar ve öğrenci yurtları olmak üzere bir çok toplu yaşam ve iş alanlarında, insanlar toplu ibadete, oruca, namaza zorlanmakta, bu yüzden insanlar aşağılanmakta, hakarete, fiziki baskılara ve saldırılara uğramaktadırlar.

Öğretmenler, öğretim üyeleri ve yardımcıları, dini inanç ve kurallar ile bağdaşmadığı iddia edilen bazı bilgileri ve bililimsel gerçekleri anlatırken, açıklarken ve öğretirken, karşı koymalarla, baskılarla ve engellemelerle karşılaşmaktadırlar. Bir çok görevli insan, müfredat programlarında var olan bilgileri bilimsel bulguları öğretme özgürlüğünden, devlet kurumlarında bile yoksundur.

Atatürk ve Laiklik karşıtı yayın organları çığ gibi çoğalmakta, bu yayın organlarında Atatürk'e ve Laik Cumhuriyete hakaret etmek, bir nevi inanç gereği ve din borcu gibi gösterilmektedir.

Kimi okullarda başarılı öğrenciler okul yöneticileri tarafından, velileri de zorlanarak, meçhul parasal kaynaklar kullanılarak "umre" ziyaretine götürülmektedir.

Milletvekilleri, Valiler, Kaymakamlar ve bazı yüksek yöneticiler "umre"ye ve "hac"a gönderilerek ödüllendirilmektedir.

Kimi siyasi partiler, din adamı yetiştirmek için açılan okullarda ve kurslarda öğrenim görmekte olan öğrencilerden, yöneticilerin yardımı ve desteği ile, kendilerine doğal siyasi taban ve militan oluşturmaktadırlar.

Din Kültürü ve Ahlak öğretimi dersine abdestsiz geldiği iddiasıyla arkadaşları tarafından ihbar edilen bir öğrenci, bu nedenle öğretmenleri tarafından 12 gün rapor alacak kadar dövülebilmektedir.

Bir meslek okulundaki atölyenin dinlenme odasında, Ramazan ayında sigara içti diye bir öğretmen okul müdürü tarafından saldırıya uğramış ve dövülmüştür.

Ramazan ayında oruç tutmuyor gerekçesiyle, bir üniversite öğrencisi dövülerek öldürülebillmektedir.

Bir okulda, İstiklal Marşı söylenirken yakın camiden ezan okunmaya başlanınca marşı yöneten öğretmen uyarılarak İstiklal Marşı yarıda kesilebilmektedir.

Kimya dersinde bir deney esnasında ve tepkimenin maksimum noktasına ulaştığı bir aşamada Ezan okunmaya başlanınca, o noktada deney kendi haline bırakılabilmektedir, Ezan dinlenirken meydana gelen kimyasal patlamada tesadüfen kimse yaralanmayınca, öğretmen tarafından bu durum Ezan'a duyulan saygıya bağlanabilmektedir.

Açıkça görülmektedir ki; planlanmış bir gerici hareket bir ‘irtica’, İktidar olanakları ile de desteklenerek, olanca hızıyla sürdürülmektedir.

15-Mayıs-1950 tarihinde başlayan Demokrat Parti iktidarı ile siyasal koruma altına alınmış olan ve 12 Eylül 1980 askeri müdahalesine kadar geçen sürede, inişli-çıkışlı bir seyir izleyen Laiklik karşıtı akımlar ve Laiklik’le bağdaşmayan davranışlar; 12 Eylül askeri yönetiminin ve bu yönetimin uzantısı olanların "gaflet ve delaletten" de öteye bir anlam ifade eden tutumları ve uygulamaları ile günümüzde, Devleti ve sistemi tehdit edebilecek aşamaya gelmiştir.

Çünkü, 12 Eylül yönetimi; gerçek Atatürkçüleri ve Laikliğe inanmış yurtsever aydınları susturmuş, Laiklik karşıtı düşüncelerini gizleyebilen sahte Atatürk' çü iki yüzlülere rahat hareket edebilecekleri olanaklar sağlamıştır.

12 Eylül ynetimi önce bürokrasinin köşe başlarını, 1983 güdümlü seçimi ile de Devletin pek çok önemli kurumunu ve kuruluşunu, ‘tarikatçı’ ve ‘şeriatçı’, laiklik karşıtı kadrolara tereddütsüz teslim etmiştir.

12 Eylül rejiminin kapattığı köklü siyasal partilerin ve siyasal hakları elinden alınan deneyimli politikacıların ortadan çekilmesiyle ve özellikle sol siyaset anlayışının yasaklarla ve baskılarla sindirilip dağıtılmasından sonra, sağ partilerin tümünde kümelenen; nakşiler, kadiriler, nurcular, süleymancılar, bugün Laik Devlet' e resmen savaş açar hale gelmişlerdir.

Bir kısım ibadet yerlerinde, eğitim ve öğretim kurumlarında, Devlet dairelerinde , toplumun inançları istismar edilerek, resmi ve gayri resmi görevliler tarafından, şeriat’a dayalı ‘Din Devleti’ istekleri açıkça ifade edilmektedir.. Bu olumsuz örneklere daha nicelerini eklemek
Yorum
Değerli Dostlarım,
İlginiz ve desteğinizle büyüyen Cumhuriyet Halk Partisi'nde sizlerle beraber Türkiye için el ele vererek samimiyetle, iyi niyetle ve ciddiyetle çalıştık. Bundan böyle sizlerin de desteği ve yoğun katılımıyla bu çalışmaları internet ortamında da sürdüreceğiz. Katkılarınızı, görüş ve önerilerinizi Türkiye'yi daha güzel günlere götürmek için bekliyorum.

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...
Son Dakika Haberler
Fotoğraflar
Videolar
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Anı & Analog
KİMLİKLERDE DİN HANESİ OLMAMALI!

SARP BALCI


Muhafazakârlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kızdı. Mahkeme dini inancın açıklanmasını mı engelliyor?

2004’te Sinan Işık’ın iç hukuk yollarını tüketerek 2005’te Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde açtığı dava, 2 Şubat 2010’da sonuçlandı. Mahkeme karara ilişkin basın açıklamasında, kişinin inancını açıklamaya zorlanamayacağı ilkesine vurgu

Tamamını okumak için...

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...

Anasayfa | Özgeçmiş | Duyurular | Basın Açıklamaları | Basında Ali Topuz | Köşe Yazıları | Haberler | Raporlar | Görsel | Diğer | Genel Kurul Konuşmaları | İhtisas Komisyonları | Uluslararası Komisyonlar | Parti Çalışmaları | Diğer Çalışmalar | Projeler | Metinler | Fotoğraflar | Videolar | Görüşleriniz & Sorularınız | İletişim