tphlogo

LAİKLİĞİN NERESİNDEYİZ RAPORU - LAİKLİK KARŞITI HAREKETLERİN STRATEJİSİ
19.03.1997



4. LAİKLİK KARŞITI HAREKETLERİN
STRATEJİSİ


Gücünü tanrıdan aldığını savunan, haksızlığa, zulme ve eşitsizliğe dayalı olan Ortaçağ Devlet felsefesine karşı, aklı ve eşitliği ön plana çıkarmak amacıyla, bir karşı hareket bir devrim olarak ortaya çıkan ve insanlık tarihinin en büyük yenileşme ve değişim sürecini başlatan Laiklik, Dünyamızın çok büyük bir bölümünde benimsenmiş olmasına karşın ne yazık ki ülkemizde, çağdışı bir zihniyet taşıyan kimi çevrelerce, gözden düşürülmeye ve ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.

Laiklik karşıtı hareketler; Atatürk'e, Cumhuriyet'e, Devrim'lere, Demokrasi’ye, modernleşme' ye, çağdaşlaşma' ya ve Uygarlaşma' ya karşı olan, ‘gerici bir hareket’tir. Bir ‘İrtca’dır.

Çağımızın bu yükselen değerleri’nin erdemini anlayamamış, kavrayamamış ve hazmedememiş olan ve siyasal çıkarları için öcü yaratarak din sömürüsü yapan çevreler, odaklar ve örgütler tarafından yönlendirilen ve yürütülen bu ‘gerici hareket’, yurt içinden ve yurt dışından büyük parasal kaynaklar ile beslenmekte ve desteklenmektedir.

Teokratik devlet yanlıları, padişahçılar, çıkarcılar gerçek dindarlıkla ilgisi bulunmayan çağın gerçeklerinden habersiz aydınlıktan ve aydınlanmaktan korkan din istismarcıları ile din sömürüsü yapan sorumsuz politikacılar el ele vererek, Laiklik karşıtı hareketleri bir tahrik konusu olarak toplumumuzun gündeminde canlı tutmaya çalışmaktadırlar.

Laiklik karşıtı hareketler, giderek yoğunlaşan ve hızlanan bir süreç izlemiştir. Başlangıçta varlıklarını koruyabilmek ve isteklerini kimi politikacılara kabul ettirebilmek, Laiklik karşıtı çevreler için yeterli sayılmıştır. Bir başka deyişle Laiklik karşıtı çevreler başlangıçta, isteklerini politikacılar eliyle gerçekleştirme yolunu seçmişlerdir.

Sürecin belirli bir aşamasında ise bu çevreler, sistemin kilit noktalarını da ele geçirerek, sistemi bizzat denetleme olanaklarını elde etmişlerdir.

Laiklik karşıtı hareketler, uzun yıllardan beri, belirlenmiş strateji içinde ve doğrultusunda, sistematik biçimde, planlı ve programlı olarak sürdürülmektedir.Bu strateji ve planlama içinde yer alan bazı önemli eylem alanlarını ve bu eylemlerin hedeflerini kısaca incelemekte yarar vardır.



4.01 Laikliğe ve Devlet’e dinsizlik suçlaması

Laikliğe karşı hareketlerin temel stratejisi, Laikliğin dinsizlik olduğu iddiasına ve suçlamasına dayandırılmıştır. Laikliğin Dinsizlik olduğu iddiası, sürekli olarak yayılmaya ve sloganlaştırılmaya çalışılmaktadır.

Yerine göre, ya ‘Laik Devletin dinsiz Devlet olduğu’ kanısı ya da, bireyin en kutsal duygusu olan Din duygusu’nun Laik Devlet’te baskı altında kalacağı ve ‘Dinin ortadan kaldırılacağı’ kanısı, toplum’un vicdanına yerleştirilmek isteniyor.

Prof.Yusuf Ziya Binatlı 1994 Ramazan ayında, TV'de yaptığı bir konuşmada laiklik ve devlet için yapılan dinsizlik iddialarına karşı;

"Devletin, resmi din, ya da mezhebinin olmaması, her tür dini inanç ve felsefi düşünceler önünde yine devletin yansızlığından hareketle, din ve vicdan hürriyetinin güvenceye alınması, hukuki düzenlemelere, çağın ve sosyal yaşamın gereklerine uyulması da, Laik sistemin doğal gereklerindendir.

Dini duyguları, inancı ve ibadeti halkın özgür vicdanına bırakan Laik sistemde, devletin bizzat kendisinin dinin dışında kalması, siyasal bir tercih olmasından da öteye ilmi, hatta dini zorunluluktan ileri gelmektedir.

Devlet’in dinsiz olduğu biçimindeki bitmeyen istismar ve spekülasyonlar, ya bu zorunluluğu bilmemek’ten, ya da, belli bir ideoloji’den kaynaklanmaktadır. Şöyleki: Devlet, hukuken bir tüzel kişiliktir. Tüzel kişi, yani kelimei şahadet getirmek için dili, tasdik için kalbi bulunmayan, can taşımayan devlet, namazı nasıl kılacak, orucu nasıl tutacak.

Çünkü, bir dine mensup olmak için, önce insan olmak gerekir hem de akıl sahibi insan. Aklen malullerin dini sorumluluğu yoktur. Bu prensip bile, islamın ne kadar gerçekçi ve çağdaş olduğunu gösterir."

Diyerek görüşlerini ortaya koymuştur. Bu konuşma ile İslam Dini'nin gerçeklerine dayanılarak ortaya konulan yorum ne kadar haklılık kazanmış olursa olsun, gözü dönmüş din sömürücüleri, yollarına devam ediyorlar ve bilerek bir kötülüğü sürdürüyorlar.

Böylelikle; Laikliğin gözden düşürülebileceği, Laikliğin aydınlık içeriğinin gözlerden kaçırılabileceği; Laikliğe karşı bir halk cephesi oluşturularak, istismarcıların ve çıkarcıların amaçlarına hizmet edecek bir Din Devleti kurulabileceği düşünülmektedir.

4.02 Atatürk düşmalığı

Laiklik karşıtı hareketlerin izlemekte olduğu stratejinin önemli bir unsuru da Laik Devletin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'e yapılan saldırılardır.

Atatürk'ün dinsiz ve din düşmanı olduğu, bu nedenle de Laikliği getirdiği ileri sürülerek, Atatürk'ün öncüsü olduğu Devrimler ile, modern ve demokratik devlet kurma çabaları karalanarak, hem Atatürk hem de Laik Devlet, halkın gözünden düşürülmek ve mahkum edilmek istenmektedir.

Oysa Mustafa Kemal Atatürk: ‘Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz Dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre karşı değiliz. Biz sadece Din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor; kaste ve fiile dayanan bağnaz hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.’ diyerek, düşüncelerini ve Din kurumuna olan saygısını, daha işin başında net bir biçimde ortaya koymuştur.

Mustafa Kemal Atatürk Din'e değil, hurafeye ve savsataya; saygın din adamına değil bu görüntü altında cehalet sergileyenlere ve çıkar sağlayanlara karşı idi. "Dine ve hakikatı islamiyeye vakıf olan ulemamızın hepsi bir mertebei kemaldir." sözü Mustafa Kemal Atatürk'e aittir.

Mustafa Kemal Atatürk, İslamı ve Hz. Paygamber'i çok iyi incelemiş ve övmüş bir önderdir. Şemseddin Günaltay'ın Ülkü Dergisinin 100. sayısında; Hz.Paygamber için "O, Allahın birinci ve en büyük kuludur.. O'nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir. Fakat O ilelebed ölümsüzdür" övgüsünü dile getirmiştir.

Bir yazarın, belki de Atatürk'e yaranabileceği gibi bir yanılgıya kapılarak, peyganberi "cezbeye tutulmuş bir derviş" olarak tanıtan bir kitabını Atatürk’e takdim etmesi üzerine, kitaba şöyle bir göz atınca çok sinirlenen Atatürk; "Bu cahil adamlar, peygamberin yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Muharebesinde en büyük komutanın yapabileceği bir plan nasıl düşünür ve tatbik edebilir" diye tepki göstermiştir.

Atatürk'ün bu konuda İsmet İnönü'ye "paşam, sen olsaydın, Bedir ve Uhud savaşlarında peygamberden farklı bir strateji izleyebilirmiydin" sorusuna, "hayır, ben de aynı askeri planı uygulardım" cevabını verdiği bilinmektedir.

Atatürk'ün, islam dininin kurucusuna karşı duyduğu bu hayranlık, doğal olarak İslama da yansımıştır. 16.3.1923'de Adana Türk Ocağı'nda yaptığı konuşmada "hangi şey ki akla, mantığa ve halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz, aklın, mantığın kabul ettiği bir din olmasaydı, ekmel din, ahir din olmazdı" demiştir.

Mustafa Kemal Atatürk bir konuşmasında İslam dini ve Hz. Peygamber için şu değerlendirmeyi ve yorumu yapmıştır.

Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür; adat-ı ilahiye’nin tecellilerine bakarak diyebiliriz ki insanlar iki sınıfta, iki devrede mütalaa olunabilir; ilk devir, insanlığın çocukluk ve gençlik devridir. İkinci devir, insanlığın olgunluk devridir. İnsanlık birinci devrede tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddi vasıtalarla kendisi ile iştigal edilmeyi istilzam eder.

Allah, kurallarının lazım olan tekemmül noktasına varıncaya kadar içlerinden vasıta’larla dahi kullariyle meşgul olmayı uluhiyet lazimesi saymıştı. Onlara Hazret-i Adem aleyhisselam’dan itibaren mazbut ve gayrimazbut ve namütenahi denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir.

Fakat Peygamberimiz vasıtasiyle en son Dini ve medeni hakikatleri verdikten sonra artık insanlık ile bilvasıta temasta bulunmaya lüzum görmemiştir.

İnsanlığın idrak derecesi, aydınlanma ve tekemmülü her kulun doğrudan doğruya ilahi ilhamlarla temas kabiliyetine vardığını kabul buyurmuştur. Ve bu sebepledir ki cenab-ı Peygamber, hatemülenbiya olmuştur. Ve Kitabı, kitab-ı ekmeldir.’

Atatürk’ün bu değerlendirmesi ve yorumu, İslam bilginleri tarafından da doğrulanmıştır. Nitekim 1988 yılında yayınlanmış bulunan Tasavvufun ruhu ve Tarikatler isimli kitabında Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk aynen şöyle demektedir.

‘Peygamberli dinler veya semavi dinler diye andığımız kurumların tarihleri incelendiğinde bunların da, mistik tefekkür ve yaklaşıma ağırlık veren bir yapıya doğru evrimleştiklerini görürüz. Başka bir ifade ile; Yaratıcı, kendi denetiminde tekamül ettirdiği insanoğlunu, kaba ve müşahhasa öncelik tanıyan bir idrak’ten mücerredi kavramaya muktedirbir idrak seviyesine doğru yüceltmiş ve bu seviye Kuran’da nihai biçimini almıştır.

Kuran; biraz ileride tafsilatiyle göreceğimiz gibi, insanın Yaratıcı ile vasıtasız temasının disiplin kıymetini anlatan beyanlarla doludur. Esasen, İslam’ın son Din oluşu ve İslam Peygamberi’nin son Peygamber oluşunun ifade ettiği mana, beşer idrakinin Allah ile vasıtasız yani mistik alakaya muktedir bir noktaya ulaştığı merkezindedir. Gerçekten de Kuran’ın sergilediği Allah-İnsan ilişkisi, doğrudan bir ilişkidir.’

Mustafa Kemal Atatürk, İslam bilginleri ile hep ayni paralelde düşünmüş, İslam Dini’nin yozlaştırılmasına ve ufkunun daraltılarak karartılmasına karşı koymuştur. Oluşturduğu çağdaş Türkiye Cumhuriyetini Laiklik ilkesine dayandırarak, hem ulusumuz için ‘Aydınlanma dönemi’ni başlatmış; hem de İslam Dini’nin özüne uygun bir biçimde anlaşılmasını ve anlatılmasını sağlayarak, İslam Dini’ne de İslam’a inananlara da en büyük katkıyı sağlamıştır.

Nufusunun çoğunluğu Müslüman olan 60’a yakın İslam Ülkesi içinde, kaynakları sınırlı olmasına karşın en gelişmiş olan ve Müslümanlığı en doğru ve en iyi biçimde yaşayan ülke, hiç kuşku yoktur ki, Türkiye’dir.

Laik Türkiye Cumhuriyeti, bütün İslam ülkelerine her alanda örnak olabilecek bir düzeydedir. Türkiye bu düzeye, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkeleriyle ve Devrimleriyle erişmiştir. Öteki İslam ülkelerinin de bu düzeye ulaşabilmesi, Türkiye’nin izlediği yolu izlemelerine bağlıdır.

Türkiye Müslümanları, bir kısım kötü niyetliler ve gafiller dışında büyük çoğunluğu ile Atatürk’e, İslam Dini’ni özü’ne kavuşturabilecek bir süreç başlattığı için de şükran duyguları beslemektedir. Hiç kuşku yoktur ki, dünya Müslümanları da, üzerlerindeki ‘oligarşik softa baskısı’ kalktıkça, Atatürk’ü ve Laik Türkiye Cumhuriyeti’ni doğru anlayacaklar ve örnek kabul edeceklerdir.

Laiklik karşıtı güçler Atatürk'ün bu niteliklerini bildikleri halde, stratejilerinin gereği olarak Atatürk'ü dinsiz olarak nitelemeye ve Atatürk düşmanlığını bir sapık inanç olarak geliştirme çabalarına devam etmişlerdir.

Atatürk düşmanlığı, Atatürk’ün sağlığında olduğu gibi ölümünden sonra da devam ettirilmiştir ve ettirilmektedir.

Son yıllarda Atatürk düşmanlığı; Atatürk ilkeleri’nin ve Devrimleri’nin inançlı savunucusu olan İsmet İnönü üzerinden yürütülmektedir. Atatürk’e yöneltmek istedikleri suçlamaları İsmet İnönü’ye yönelterek, akıllarınca Atatürk ile İsmet İnönü arasında çelişkiler bulunduğu kanısını yaratmak istemektedirler.

Atatürk'ün getirdiği Laik devlette; dindarlara zulüm yapıldığı ve yapılacağı, camilerin kapatıldığı ve kapatılacağı, namazın ve orucun yasaklandığı ve yasaklanacağı gibi asılsız ve dayanaksız iftiralar, yalanlar ileri sürülerek; Atatürk, Laiklik ve dinsizlik eş anlamlı olarak belleklere yerleştirilmek istenmiştir ve istenmektedir.

Laikliğe karşı olanlar, önlerindeki en büyük engel olarak Atatürk'ü ve O’nun ilkelerini ve Devrimlerini görmüşlerdir. Atatürk'ü, O'nun fikirlerini ve eserlerini ortadan kaldırmak ‘irtica’ içindeki ‘gerici çevrelerin’ başlıca hedefleri olmuştur. ‘Şeriatçı akım’ ve ‘Tarikatçı hareket’ bu amaçla her yolu denemekte ve her fırsatı değerlendirmektedir.

4.03 İslami tekelcilik

Laikliğe karşı olanların söyleminde sıkça tekrarlanan "siz Laikler - biz müslümanlar" klişesi, sadece Laiklerin dinsiz olduklarını gösterme çabasından ibaret değildir. Bunların müslümanlık anlayışı da kendilerine özgü bir anlayıştır. İslam’ın ancak, kendi yorumladıkları şekline inananların Müslüman olabileceğini, diğerlerinin ise müslüman kabul edilemeyeceğini vurgulamaktadırlar.

Bu anlayış; İslam Dini’ni tekellerine alarak, kuracakları Din Devletinde, İslam'ın yorumunu kendileri için bir imtiyaz olarak kullanmak istediklerinin kanıtıdır.

Bu yaklaşım her şeyden önce İslam dini ile bağdaşmayan bir davranış olmanın yanında, İran ve Suudi Arabistan'daki gibi, İslam dinini kendi iktidarları için bir baskı aracı olarak kullanıcaklarının da açık bir itirafıdır.

Osmanlı'daki Din ve Devlet ilişkisi ile, arap ülkelerindeki Din ve Devlet ilişkileri farklılıklar göstermektedir. Osmalı'da, şeyhulislam'lardan fetva alınırken de, Padişahlar Halife sıfatını taşılarken de, Din yasaları ile Devlet yasaları ayrı tutulmuştur.

Oysa, örnek alınmak istenen İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde Din ve Devlet yasaları bir aradadır. Ülkemizdeki Laiklik karşıtı çevrelerin büyük bir bölümü, Osmanlı modelini bile içlerine sindiremeyerek, arap ülkelerine benzemeye özenmektedirler.

İslam Dini’ni kendi tekelinde tutmak isteyen çevreler, Kuran’ın Arapça dışındaki dillere çevrilerek, herkesin kendi dili ile İslamı öğrenmesi ve anlamasına da karşı koymaktadırlar. Bu çevreler; Müslüman’ları anlamadıkları bir dil’le ibadete zorlayarak, bir kısım ‘aracı Din Taciri’ne mahküm bırakmak istemektedirler.

İnsanlar; çok duyarlı oldukları Din konusunda bir kez baskı altına alınıp Din bezirganlarının kontrolüne girecek olursa, oradan kurtulmaları çok zor olabilir. Bunu bildikleri içindir ki Din istismarcıları, İslam Dini’ni kendi tekellerine alarak, Müslümanları sürekli baskı altında tutmak istemektedirler.

İslam Dini’ni kendi tekellerinde tutmak isteyen Laiklik karşıtı çevreler, İslam Dini’nin özüne de karşı olarak, açıkça ‘Din sömürüsü’ yapmakta, İslam’ı kendi çıkarları için kullanmakta ve İslam’ın aydınlık ufkundan Müslümanların yararlanmalarına engel olmaktadırlar.

4.04 Öğrenim Birliği İlkesini yozlaştırmak

Öğrenim Birliği İlkesi, 3 Mart 1924'de kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (öğrenim birliği) yasası ile getirilmiştir. Bu yasayı zorunlu kılan nedenlerin başında, müsbet ilim öğreten Yüksek Okul ve Mektep’lerin yanında Medreselerin de skolastik temelde eğitim veriyor olması gelir.

Bu sistemler çatışmasının ve çelişkilerinin ortadan kaldırılarak, Eğitim planlamasının tek elde toplanması ve böylelikle disiplin içinde çağdaş bir müfredatın uygulamaya konulması, Cumhuriyeti kuran kadrolarca kaçınılmaz görülmüştür.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkarılmasıyla, eğitim kurumlarının farklı otoriteler elindeki dağınıklığına ve sistemsizliğine de son verilmiştir.

Öğrenim Birliği Yasası, bütün öğrenim kurumlarını, Şeriye ve evkaf vekaleti ile özel vakıflar tarafından idare edilen bütün medrese ve mektepleri, Milli Eğitim Bakanlığına bağlamıştır.

Bu yasa, eğitimin Laikleştirilmesini sağlayarak Laik devlet düzenini sağlam temeller üzerine oturtmuştur. Bir başka anlatımla. Öğrenim Birliği Yasası, Laik devlet düzeninin temel taşıdır. Laikliğe karşı olanların Öğrenim Birliği İlkesine karşı savaş açıp yozlaştırmak ve O’nu yok etmek istemelerinin nedeni budur.

Laiklik karşıtı çevreler, Öğrenim Birliği Yasasını aşındırarak, Eğitim ve öğretimi fiilen ikili bir yapıya sürüklemek istemektedirler.

Bu amaçla, bir yandan Kuran kursları öte yandan İmam-hatip Liseleri, Milli Eğitim sistemi’nin dışında ikinci bir sistem olarak devreye sokulmuştur.

Diyanet işleri Başkanlığı tarafından yürütülen Kuran kursları ve bu kurs’larda verilen eğitimin niteliği bir yana; bu sisteminin dışında, kimlerin konrolünde nerede ve ne miktarda olduğu bilinmeyen "yasa dışı kuran kursları" Öğrenim Birliği İlkesini yok etmeye dönük sistemli bir eylem olarak sürdürülmektedir.

İmam Hatip okulları, sadece "İmamet ve hitabet" gibi din hizmetlerini yapacak olanlar için açılmış olmasına karşın; bu okullara ihtiyacın çok üstünde öğrenci alınmış, okul sayısı arttırılmış, bu okullardan öteki orta öğretim kurumlarına yatay geçiş sağlanmış, ve İmam Hatip okulu’nu bitirenlerin İlahiyat Fakülteleri dışındaki yüksek öğrenim kurumlarına girebilmelerine olanak sağlanmıştır.

Böylece, eğitimin birliği ilkesi aşındırılarak Laik Milli eğitim sistemi dinselleştirilmekte ve bu yolla Devletin bütün kurumlarına Laiklik karşıtı bir eğitimle donatılmış elemanlar yerleştirilmektedir.

Üzülerek belirtmek gerekir ki, bu olumsuz gelişmeler sadece Laiklik karşıtı çevrelerce değil, sözde Laikliği benimsemiş bir kısım siyaset adamlarının din sömürüsüne dayanan siyasal ihtirasları ile de sürdürülüp desteklenmektedir.

4.05 Devlet kurumlarına sızmak

Laiklik karşıtı çevreler başlangıçta, bir kısım Siyasi Partiler ve politikacılar eliyle varlıklarını sürdürmeye razı olmuşlardır. Zamanla, bazı öncülerini siyaset yoluyla etkinleştirme ve bu öncüler eliyle de gelişme ve yayılma yolunu seçmişlerdir. Böylelikle üzerinde yükselebilecekleri sağlam bir zemin oluşturmak istemişlerdir.

Laiklik karşıtı çevrelerin asıl amacı, Devleti ele geçirmektir. Bu amaca erişebilmek için de sistemli ve programlı bir çalışmanın yapılması gerektiğini bu çevreler çok iyi bilmektedirler.

Devletin içinde etkin olabilmenin ilk koşulu, toplumun içinde örgütlü ve yaygın bir potansiyel güç haline gelmektir. Laiklik karşıtı çevreler, özü tarikatçılık olan bir örgütlenmeye bu amaçla yönelmişlerdir.

İlim Yayma Cemiyeti’nin fikri öncülüğünde, tarikat’lara dayanan çok sayıda dernek, vakıf, okul, dershane, kurs ve öğrenci yurtları oluşturularak; hem örgütlü bir toplumsal güç yaratılmış, hem de bu kurum ve kuruluşlar eliyle, Devletin içine sokulacak militan elemanlar eğitilmiş ve hazır hale getirilmişlerdir.

Öte yandan, İmam-hatip Liselerinden mezun olanların, yüksek öğrenim kurumlarının bütün programlarına girebilmelerine olanak tanınmıştır. İmam-hatip Liselerini bitiren çok sayıda eğitilmiş genç, özellikle seçilmiş bazı mesleklere yönlendirilerek, Devletin içinde görev almaları programlı bir biçimde sağlanmıştır.

Özellikle 12-eylül-1980’den sonra, hem askeri yönetim sırasında hem de O’nu izleyen sivil yönetim sırasında, ‘Türk-İslam sentezi’ iddiası kurtarıcı bir politik tercih olarak benimsenmiş ve bu tercih doğrultusunda, Devletin kilit noktalarına, Laiklik karşıtı düşünceleri ile tanınan kişiler atanmıştır.

Bununla da yetinilmeyerek, Laiklik karşıtı olan bütün çevreler siyasete özendirilmiş ve Tarikatçı kadrolar bazı siyasi Partilerin içinde güç odakları haline getirilmişlerdir.

Siyasi Partilerin içinde güç odağı haline gelen tarikatçı kadrolar, Partilerinin iktidar ya da iktidar ortağı olduğu dönemlede, yandaşlarını yani, ‘Tarikatçı’ ve ‘Şeriatçı’ kadroları, başta İç İşleri Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere, Devletin içine yerleştirmişlerdir.

Laiklik karşıtı çevrelerin, bir başka deyişle ‘Tarikatçı’ların ve ‘Şeriatçı’ların, planladıkları halde, yasal düzenlemeler içinde bünyesine sızamadıkları tek Devlet kurumu olan Silahli Kuvvetlere çengel atarak hücre oluşturmaya yeltenmektedirler. Siahlı Kuvvetlerden atılmaların temelinde büyük oranda bu gerçek yatmaktadır. Bu çevrelerin, Silahlı Kuvvetler içinde, tarikatçılık yoluyla yandaş ve militan edinme çabaları olağanüstü bir gayretle devam etmektedir.

Devletin içinde etkin bir biçimde yer almayı başardıktan sonra, ‘Tarikatçı’ ve ‘Şeriatçı’ kadroların yapacağı iş bu günden bilinmektedir. Bu kadrolar, şeriat kurallarını adım adım sistemin içine yerleştirecekler ve uygun bir ortamı yakaladıkları anda, ‘Şeriata dayalı Din Devleti’ni ilan edeceklerdir.

4.06 Anayasa’yı ve Yasa’ları aşındırmak

Laiklik karşıtı çevrelerin elini kolunu bağlayan ve önünü kapatan temel belge, hiç kuşku yoktur ki, T.C.Anayasa’sıdır. Anayasa, Laiklik karşıtı hareketleri yasaklamıştır. Onlara yaşama hakkı tanımamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sında:

Devletin şeklini belirleyen 1. madde; ‘Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.’

Cumhuriyetin niteliklerini belirleyen 2. madde; ‘Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinda, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.’

Hükümlerini taşımaktadır. Ayrıca, Anayasa’nın 4. maddesi ile de, bu hükümlerin sürekliliği sağlanmış ve bunların değiştirilmesinin dahi teklif edilemeyeceği hükme bağlanmıştır.

Böylece, Demokratik, Laik, Sosyal, Hukuk Devleti, Anayasal güvence altına alınmış, ‘Şeriata dayalı Din Devleti’nin, ‘Teokratik Devlet’in önü kesin olarak kapatılmıştır.

Ama bu gerçek, Tekratik Devlet yanlılarının umutlarını bütünü ile ortadan kaldırmamıştır. Teokratik Devlet yanlıları, bir gün bu Anayasa’yı ortadan kaldırmak hayali ile yaşamaktadırlar. Laiklik karşıtı hareketlerin varlık nedeni budur.

Amaçlarına ulaşabilmeleri için öncelikle, Anayasal sistemin uygulamaya dönük düzenlemeleri olan Yasa’ların yozlaştırılması, işlemez ya da uygulanamaz hale getirilmesi doğrultusunda ciddi çabalar sarfedilmiş ve fiili durumlar yaratılmıştır.

T.C.Anayasası’nın 174. maddesi aynen şöyledir:

‘Anayasanın hiç bir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin Laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz :

1- 3- Mart-1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;
2- 25-Teşrinisani-1341 tarihli 671 sayılı Şapka iktisası hakkında Kanun;
3- 30-Teşrinisani-1341 tarihli 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin
Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Ünvanların Men ve İlgasına
Dair Kanun;
4- 17-Şubat-1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanuni Medenisi ile kabul
edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair
medeni nikah esası ile ayni kanunun 110 uncu maddesi hükmü;
5- 20-Mayıs-1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Rakamın Kabulü
hakkında Kanun;
6- 1-Teşrinisani-1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve
Tatbiki Hakkında Kanun;
7- 26-Teşrinisani-1934 tarihli ve 2590 saylı Efendi, Bey, Paşa gibi Lakap
ve Ünvanların Kaldırıldığına dair Kanun;
8- 3-Kanunuevvel-1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin
Giyilemeyeceğine Dair Kanun.’

Anayasanın 174. maddesinde sıralanan ve ‘Devrim Yasaları’ olarak adlandırılan 8 Yasa’nın da günümüzde fiilen aşındırıldığı ve dikkate alınmadığı, uygulamaların da bu yasalara aykırı bir biçimde sürdürüldüğü, sanki bu yasalar yürürlükte değilmiş gibi davranıldığı açık bir gerçektir.

Tevhidi Tedrisat Yasası, hukuken yürürlüktedir ama, ‘şeriatçı akım’ ve ‘Tarikatçı hareket’in yıllar süren baskıları sonunda, ‘eğitimin birliği ilkesi’ terkedilerek eğitim ikili bir yapıya dönüştürülmüş, denetim dışına çıkarılan Dini eğitim kendine buyruk hale getirilmiştir. Emrivakilerle yaratılmış olan bu durum, Anayasanın kabul ettiği değil olmamasını öngördüğü bir durumdur.

Öteki Devrim Yasaları, Toplumsal yapının çağdaşlaştırılması ve Türk toplumunun, çağdaş toplumun uygarlık düzeyine eriştirilmesi amaçlarına yöneliktir.

Buna karşın, ne Demokrasi anlayışı ile ne İnsan hakları ile ve ne de sosyal gereksinmelerle, hiçbir ilgisi ve ilişkisi olmaksızın, söz konusu Devrim Yasaları ve Anyasa bilerek ve istenerek çiğnenmiştir.

Yasaları ve Anayasayı aşındırmak; Laiklik karşıtı örgütlerin, ‘şeriatçı akım’ ve ‘tarikatçı hareket’in açıktan yürüttüğü bir ‘İrtica hareketi’dir. Bir ‘Gerici hareket’tir. Anayasanın ön gördüğü modern toplum düzenine karşı ‘bir baş kaldırma’ bir ‘meydan okuma hareketidir.

Özellikle 12-eylül-1980 Askeri müdahalesinden sonra, ülke yönetiminde söz sahibi olan bir kısım politikacıların, yasaları ve Anayasayı bilerek çiğneme alışkanlıkları, Yasaların ve Anayasanın yozlaştırılmasını ve aşındırılmasını isteyen çevrelere cesaret vermiştir.

Eski Cumhurbaşkan’larından Turgut Özal’ın: ‘Anayasayı bir kez ihlal etmekle bir şey olmaz’ sözu, sorumsuzluk ve ciddiyetsizlik örneği olduğu kadar, sistemi çürütmeye ve çökertmeye dönük bir özlemin ifadesi olarakta değerlendirilebilir.

TBMM’den Anayasaya aykırı Kanunlar çıkarılmasında ısrarlı olan bir siyasal anlayış ne yazık ki, günümüzde de etkinliğini sürdürmektedir.

Anayasa Mahkemesi kararlarının geriye işlememesi ilkesinden yararlanmak isteyen bu siyasal anlayış; TBMM’deki oy çoğunluğuna dayanarak önce Anayasaya aykırı Yasa tasarı ve tekliflerini bilerek ve isteyerek TBMM’den geçiriyor, Cumhurbaşkanı’nın veto’sunu da aşarak, Yasalara işlerlik kazandırıyor ve bu Yasalara göre uygulamayı gerçekleştiriyor.

Daha sonra Anayasa Mahkemesi Yasa’yı Anayasaya aykırı bularak iptal etse bile, uygulama Anayasaya aykırı olarak gerçekleştirilmiş oluyor. Bazı hallerde, eğer uygulama tamamlanamamış ise, Anayasaya aykırı Yasalar ikinci, hatta üçüncü kez TBMM’ den geçirilerek, Anayasaya aykırı uygulamalar mutlaka gerçekleştiriliyor.

İktidarda kalabilmek ve iktidarda iken istediğini yapabilmek uğruna, Yasaları ve özellikle Anayasayı yozlaştımak, aşındırmak ve çiğnemek, Sistemi kökünden sarsabilecek gelişmelere ve uygulamalara gözlerini kapamak; Devlet adamı sorumluluğu ve ciddiyeti ile bağdaşmaz. Ne yazık ki, Ülkemiz son yıllarda büyük çoğunluğu ile bu anlamda gözlerini kapatmış sözde Devlet adamlarının yönetimindedir.

Yasaları ve Anayasayı yozlaştırarak aşındırmak eylemi; Çağdaş Hukuk sistemini çürüterek ve çökerterek, Demokratik, Laik, Sosyal, Hukuk Devletinin yerine Şeriat esaslarına dayanan bir ‘Din Devleti’ kurma hedefini gözeten Siyasal Strateji’nin de en belirgin ve en önemli unsurlarından birisidir.

4.07 Düzen’den şikayetleri sömürmek

Laiklik karşıtı hareketler; Düzen’den şikayet etmeyi amaçlama’nın yanında, düzenden şikayet edenlerin isteklerini ve ortaya koydukları tepkileri, kendi siyasal amaçlarının arkasında dinamik bir destek olarak tutmayı hedeflemişlerdir. Bu konu da başarılı da olmaktadırlar.

Örtülü ya da açık faaliyet gösteren Laiklik karşıtı çevreler; özellikle büyük kentlerin gecekondu bölgelerinde ve geri kalmış kırsal bölgelerde, vatandaşların günlük sıkıntılarını, işsizlik ve yoksulluk sorunlarını, olabildiğince istismar etmektedirler.

Bu çevreler, yurt içinden ve yurt dışından sağladıkları büyük parasal kaynaklardan yararlanarak, planlı ve programlı olarak, işsizlik ve yoksulluk içinde olan vatandaşların küçük bir bölümüne, yaygın ve herkesin görebileceği bir biçimde yardımlar yapmaktadırlar. Erzak, eşya, para ve yemek dağıtmaktadırlar.

Böylece sıcak bir ilişki içinde vatandaşların gönlünü kazanarak umutlarını ayakta tutmaya çalışıyorlar. Yardım alamamış çok sayıdaki vatandaşlar da bir gün kendilerine de sıra gelebileceği hayali ile avutuluyorlar.

Kaynağı belli olmayan iç ve dış yardımlardan ayrı olarak, Refah Partili Belediyeler de, İmar planlaması ile oluşan yüksek düzeydeki rantların büyükçe bir bölümüne yasal olmayan yollardan el koyarak, ele geçirdikleri kaynağı, denetimlerindeki Laiklik karşıtı vakıf, dernek ve kuruluşlara aktarmakta ve bu kuruluşlar eliyle, siyasal amaçları doğrultusunda özellikle seçimler öncesinde vatandaşlara dağıtmaktadırlar.

Son aylar içinde, Refah Partisinin iktidarda olmasından da yararlanılarak, Devletin denetimindeki fon’lardan ve olanaklardan da genişçe kaynaklar, bu amaçlar doğrultusunda kullanılmaktadır.

Laiklik karşıtı çevreler, sadece işsizlik ve yoksulluk konularında değil, nerede düzenden bir şikayet ortaya çıkarsa o konuda, vatandaşın yanında görünmeyi, bu konularda ‘takiyyeci’ bir yaklaşım izleme pahasına sürdürmektedir.

4.08 Devlet’e karşı olanlarla işbirliği yapmak

Atatürk'e, Demokratik, Laik, Sosyal, Hukuk Devletine karşı olma konusunda tam bir beraberlik içinde olan Laiklik karşıtı çevreler; herkesle ve her çevre ile zaman zaman birlikte hareket etmişlerdir ve etmektedirler.

Laiklik karşıtı çevreler:

* Dinci geçindikleri halde, Atatürk'e karşı olan Marksist ve Leninistlerle;
* Ülkenin bölünmez bütünlüğüne inanmış görünmekle beraber Atatürk'e karşı olan bölücüler ve bölücü terör örgütleriyle;
* Amaçları bir olmasa bile, yeni bir rejim arayışı içinde olan ikinci Cumhuriyetçilerle;
* Milliyetçi oldukları izlenimini vermeye çalıştıkları halde, Atatürk'e ve Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı düşmanca tavırlar ve eylemler sürdüren yabancı ülkelerdeki bir kısım çevrelerle;
İşbirliği yapmaktan çekinmemişlerdir ve çekinmemektedirler.

Laiklik karşıtı çevreler; örtülü ya da açık ‘şeriatçı eğilim’ler ve ‘tarikatçı hareket’ler, Demokratik, Laik, Sosyal, Hukuk Devletini ortadan kaldırma konusunda her gurupla her oluşumla birlikte hareket ederken, ayni zamanda Humeyni’nin ‘İran İslam Devrimi’ stratejisini de uygulamış olmaktadırlar.

4.09 Kadın’ları ve Genç’leri militanlaştırmak

Dünyanın her yöresindeki siyasal ve toplumsal hareketlerde Kadınların, büyük farklılıklar gösteren, ama çok özel ve önemli bir yeri vardır.

Kadınları eşitliğe ve özgürlüğe henüz kavuşamamış bulunduğu ülkelerde Kadınlar; sessiz ve dilsiz bir topluluk olarak egemen güce tutsak konumundadırlar. Bu durmdaki Kadınlar, ne toplumsal yaşama ne de siyasal yaşama katılamazlar, bu nedenle de dikkate alınmazlar. Bu ülkelerde Kadınlar, egemen güç tarafından ya da egemen güç adına kullanılırlar.

Kadınları eşitliğe ve özgürlüğe kavuşmuş olduğu Ülkelerde ise Kadınlar; toplumsal yaşamın da siyasal yaşamında, erkekler gibi bir parçası olarak, cinsiyet farkı nedeniyle, genel olarak bir olumsuzlukla karşılaşmazlar.

Hukuksal düzenlemeler bakımından Kadınlara eşitlik ve özgürlük tanınmış olmasına karşın, toplumsal yapısı henüz çağdaş bir düzeye ulaşamamış ve ekonomik sorunları çözülememiş ülkelerde Kadınlar, ikili bir yapının keskin çelişkileri içinde; siyasal, sosyal ve ekonomik alanlarda büyük sıkıntılara, baskılara ve haksızlıklara uğrarlar.

Türk Kadınları, günümüzde böyle bir dinamik süreçten geçmektedirler.

Türk Kadınlarının büyükçe bir bölümü, eşitlik ve özgürlüklerine Atatürk Devrimleriyle kavuşmuş olduklarının bilinci içinde, Laiklik ilkesine yürekten bağlı kalarak, Laikliğe karşı yürütülen çababalara hep karşı koymuşlardır. Buna karşın Ülkemizde, bir bölümü ile Laiklik karşıtı hareketlere destek verebilecek Kadınların var olduğu ve bunların etkili bir militan güç niteliği taşıdıkları bilinmektedir.

Laiklik karşıtı hareketler; Kadınları, siyasal mücadelelerinin içinde etkin bir konuma getirebilmek için, Türk Kadınının içinde bulunduğu durumdan ve koşullardan yararlanmaya karar vermiş ve yapılması gereken işleri planlamıştır.

İzinli ya da izinsiz Kuran kurslarında, İmam-hatip Liselerinde ve İlahiyat fakültelerinde, sayıları çığ gibi artan kız öğrenciler; Atatürk’e, Laikliğe ve Demokrasiye karşı Şeriatçı bir eğitim sürecinden geçirilmektedirler.

İyi yetiştirilmiş kadın ‘vaiz’ler ve ‘hatibe’ler, Laiklik karşıtı örgütlerin planlamasına ve programlamasına uygun olarak, toplumun arasına sokuluyor; evlerde, vakıflarda, derneklerde, tekkelerde, okullarda ve yurtlarda kadınlar ve kızlar, sistematik bir eğitim sürecinden geçirilerek, Laiklik karşıtı örgütlerin ve hareketlerin militanları haline getirilmeye çalışılmaktadır.

Laiklik karşıtı çevreler ayrıca; gecekondu bölgelerinde ve kırsal kesimlerde, yurttaşlarımızın Din’i duygularını ve inançlarını sömürerek, işsizliğin ve yoksulluğun temel nedeni olarak; Devletin Din’den uzaklaşmış olması, Dine önem vermemesi ve hatta Devletin Dinsizleşmesi gibi, alçakça iddialar öne sürerek; bu kötülüklerden kurtulabilmek için Kadın’ların Din’imize sahip çıkması gerektiği propagandasını yürütmektedirler. Bu yolla da bir kısım ev kadınlarını Laiklik karşıtı örgütlerin militanları haline getirmeye çalıştıkları anlaşılmaktadır.

Kız ya da erkek Gençler; nufusumuzun büyük bölümünü oluşturmaktadır. Bir başka deyişle Ülkemiz Genç bir nufusa sahiptir. Bu nedenle Gençler, siyasal yapılanmanın en ağırlıklı gurubunu oluşturmaktadır. Üstelik Gençlik, taşıdığı dinamizm’le ve değişime yönelik özlemleri ile, büyük bir potansiyel güç konumundadır.

Gençliğin bu özelliklerini çok iyi bilen Laiklik karşıtı örgütler; Kadınları militanlaştırmak için yapılanları daha kapsamlı ve yaygın bir biçimde Gençler içinde yapmaktadırlar.

Laiklik karşıtı örgütler, Gençleri saflarına çekebilmek için büyük bir çaba sarfetmektedirler. Gençler; Kuran kurslarında, İmam-Hatip liselerinde, İlahiyat fakültelerinde ve Laiklik karşıtı örgütlerin kurumlarında ve kuruluşlarında Laiklik karşıtı bir ideolojik eğitimden geçirilmektedir.

Bu Gençler; Parasız eğitim, iş ve aş olanakları ile parasal kaynaklara kavuşturularak, beyinleri yıkanarak ve eylemlerde görevlendirilip yasalara göre suçlu konuma düşürülerek; Laiklik karşıtı örgütlerin sürekli militanları haline getirilmektedirler.

Bu nedenlerledir ki, Laiklik karşıtı örgütlerin gücünü ve dinamizmini, büyük ölçüde militanlaştırılmış Kadınlar ve Gençler oluşturmaktadır.

4.10 Laikliğe karşı bir siyasal taban oluşturmak

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dayandırıldığı temel ilkelerden biri olan Laiklik; Türk ulusu için başlatılmış olan ‘aydınlanma dönemi’nin de temel felsefesidir. Ayni zamanda Türkiye Cumhuriyeti ile uygulamaya geçen Laik Devlet yönetimi, nufusunun çoğunluğu Müslüman olan Ülkeler için ilk örneği oluşturmaktadır.

Bir yaşam biçimi olarak Laiklik, toplum tarafından ne kadar benimsenirse, aydınlanma, gelişme ve kalkınma da o kadar gerçeklilik kazanır. Laiklik, ne kadar benimsenirse, Laiklik’ten geriye dönüş te o kadar zorlaşır.

İşte bu gerçekler; ‘İrtica’ hayali içinde olan ve çıkarlarını Din sömürüsüne dayandıran yerli çevreleri ve Türk deneyimi başarılı olursa kendi saltanatlarının da tehlikeye düşebileceğinden çekinen yabancı çevreleri birlikte ortak bir harekete yöneltmiştir.

Yerli ve yabancı çevrelerin bu ortak hareketlerinin hedefi Laiklik’tir. Bu çevrelere göre Laiklik her ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırılmalıdır. Hem de bu iş için zaman da kaybetmemek gerekir. Çünkü, Laiklik zaman içnde bir kere yerleşirse, bir daha O’nu söküp atmak kolay olmaz.

Yabancı çevreler gerekli parasal desteği sağlayarak ve yerli çevreler’de sürekli bir eylem yürüterek; Laikliğin suçlanması, gözden düşürülmesi ve kötülüklerin kaynağı olarak gösterilmesi ve böylelikle, toplum içinde Laikliğe karşı bir siyasal taban oluşturulması stratejisi öngörülmüştür.

Bu stratejiye uygun olarak oluşturulacak ‘Laikliğe karşı siyasal taban’; Devleti Demokratik kurallar içinde ele geçirirken de, Devleti şiddet kullanarak ele geçirirken de, dayanılacak bir güç olarak düşünülmüştür.

Bu stratejiyi uygulayan Laiklik karşıtı çevreler; başlıca iki temel noktadan hareketle, sürdürecekleri ‘irticai hareketi’ ya da ‘yıkıcı hareketi’ önce tanımlayıp sonra harekete geçmişlerdir.

Laikliğe karşı başlatılan saldırının birinci tema’sı; Laikliğin Dine karşı olduğu ya da Dinsizlik olduğu iddiası’dır. Yıllardan beri bu konuda yılmadan ve büyük bir ısrarla çirkin bir propaganda sürdürülmektedir.

Kuran kursu’larında ve Din’i eğitim kurumlarında, ayrıca Okulların yaz tatiline girdiği dönemlerde bazı Kent, Kasaba ve Köy Cami’lerinde, özellikle gecekondu bölgelerinde Laiklik; Dinsizlik ya da Din düşmanlığı olarak gençlere anlatılmaktadır.

Gençlik yıllarından başlatılan bir beyin yıkama faaliyeti ile, ‘Laiklik Dine karşıdır’, ‘Laiklik Dinsizliktir’ya da ‘Laiklik her kötülüğün kaynağıdır’ biçimindeki gerçek dışı ve çirkin suçlamalarla, vatandaşlarımız Laikliğe karşı çıkmaya yönlendirilmekte ve azmettirilmektedir. Böylece, Laikliğe karşı bir siyasal tabanın oluşturulması sağlanmak istenmektedir.

Laikliğe karşı başlatılan saldırının ikinci tema’sı; Laikliğin bir dayatma olarak getirilmiş olduğu, Bu ndenle Likliğin; Demokrasi’ye, özgür düşünce’ye ve İnsan hakları’na aykırı olduğu iddiasıdır.

Hiçbir nesnel gerekçeye dayanmayan, Demokrasiyi, Özgür Düşünceyi ve İnsan Haklarını; bu kavramların tanımladığı yöntemlerle ortadan kaldırmak isteyen bu çarpık yaklaşımı ne yazık ki, aydın geçinen ve sözde değişimden yana olan bir kısım çevreler de benimsemektedir.

Böyle düşünenler; şu soruların cevaplarını hiç bir tereddüte meydan vermeyecek bir açıklık içinde ortaya koymak zorundadırlar.

1- Laiklik ortadan kaldırıldıktan sonra oluşacak yeni rejim’de Demokrasi
olacakmıdır? Olacaksa, bu günkü Demokrasiden ne gibi farklılıkları
bulunacaktır?
2- Laiklik kaldırıldıktan sonra oluşacak rejim’de Din kurumu, Devletin
içinde, bu günkünden farklı olarak nasıl bir rol üstlenecektir?
3- Laikliğin ortadan kaldırıldığı ve Din kurallarının devlet yönetiminde
geçerli olduğu bir rejim’de, Demokrasi’nin kuralları işleyebilirmi?
İşleyebileceği iddia ediliyorsa, halka “Tanrı buyruğu” olarak sunulacak
olan düzenlemelere karşı Demokratik yöntemlerle mücadele verenler,
Dine’de karşı çıkmış sayılacaklarmıdır?
4- Din kurallarının geçerli olduğu bir Rejim’de, Din kurallarına aykırı
olan düşünceler serbestçe ifade edilebilecekmidir? İnsan hakları
eksiksiz ve kesintisiz kullanılabilecekmidir?

Laiklik karşıtı çevrelerin farklı iki yaklaşımla; birincisi kimi vatandaşların saflığına ve din sömürüsüne, ikincisi ise vatandaşların Demokrasiye özgür düşünceye ve insan haklarına olan duyarlılığına dayandırılarak; Laikliğe karşı bir siyasal taban oluşturma stratejisi izledikleri açıkça görülmektedir.

4.11 Siyasal iktidarı ele geçirmek

Her siyasal hareketin amacı Siyasal iktidarı ele geçirmektir. Laiklik karşıtı hareketlerin esas amacı ise Siyasal iktidarı önce ele geçirerek, daha sonra da istedikleri gibi bir rejimi emrivaki ile uygulamaya koymaktır.

Bu nedenle, Rejimi benimseyerek siyasal iktidar mücadelesi vermekle, Rejime karşı olarak siyasal mücadele vermek arasında çok önemli bir nitelik farkı vardır.

Rejimi benimseyerek siyasal mücadele veren siyasal hareketler, Siyasal iktidarı ele geçirme sürecinde, Rejimin ve Sistemin yıpratılmasına ve yara almasına fırsat vermemeye çalışırlar. Çünkü yönetim ele geçirildiği zaman, Rejimin ve Sistemin iyi işler durumda olması, vakit yitirilmeden başarılı olabilmek için gereklidir.

Rejime karşı olarak siyasal mücadele veren siyasal hareketler ise, Siyasal iktidarı ele geçirme sürecinde, Rejimi ve Sistemi çürüten ve çökerten bir strateji izleyerek, yönetim ele geçirildiğinde, çürütülmüş ya da çökertilmiş Rejimin ve Sistemin yerine, kafalarındaki farklı Rejimi ve Sistemi kolayca oluşturabileceklerini düşünürler.

Laiklik karşıtı hareketler, doğal olarak ikinci stratejiyi izlemektedirler. Böylece hem siyasal iktidarı ele geçirecekler, hem de yönetimi ele geçirinceye kadar geçen süre içinde, kendi kafalarındaki Rejimin ve Sistemin yerleştirilebilmesine kolaylıklar sağlayan bir ortam yaratmış olacaklardır.

Laiklik karşıtı hareketler’in hemen hepsi, hedeflerine ulaşabilmek ve siyasal iktidarı ele geçirebilmek için benzer stratejiler izlemektedirler. Ancak, izlenen stratejilerin yöntemleri arasında çok belirgin bir farklılık vardır.

Stratejilerinin uygulanması sırasında genellikle, ‘Rejim’in ve Sistem’in kurallarından yararlanarak, çatışmacı olmayan yumuşak bir yaklaşımla siyasal iktidarı ele geçirme’ yöntemi izlenmektedir.

Ama, ‘Şiddet kullanarak, gerekirse kan dökerek, çatışmacı bir yaklaşımla siyasal iktidarı ele geçirme’ yöntemini izleyenler de vardır. Gerektiğinde bu yöntemlerin her ikisini birlikte, birbirini desteklemek amacıyla, uygulamaya koyma olasılığı da bulunmaktadır.

Siyasal iktidarı ele geçirmek amacıyla, Laiklik karşıtı hareketler içinde Refah Partisi yumuşak yöntemi, bazı radikal İslami örgütler ise, şiddet yöntemini uygulamak istemektedirler. Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan; ‘değişimin oy’la mı kan’la mı olacağının tartışıldığını’ söyleyerek, bu gerçeği kanıtladığı gibi, kendisinin izlediği yumuşak yönteme razı olmayanların, başkaları tarafından izlenecek şiddet yöntemlerine mahküm olabilecekleri uyarısını da yapmış bulunmaktadır.

4.12 Şeriat’a dayalı bir Din Devleti kurmak

Laiklik karşıtı çevrelerin Şeriat’a dayalı bir Din Devleti kurma iddiası ve hayali, son yıllarda giderek yoğunlaşmaktadır. Bunun içerden ve dışardan kaynaklanan iki nedeni vardır.

2000 li yılların eşiğinde, hızla esmeye başlayan yenileşme ve değişim rüzgarları, bütün Dünyada Rejimlerin, Sistemlerin ve düzenlerin yoğun bir biçimde sorgulanmasını gündeme getirmiştir. Bu süreç Türkiyede de işlemektedir. Türkiyenin Rejimi ve sistemi ile birlikte bu Rejim ve Sistem içinde oluşan ekonomik, sosyal ve siyasal yapılanmalar da yenilenmek amacıyla sorgulanarak değerlendiriliyor. Bir başka deyişle, Ülkemizde de bir yenileşme ve değişim süreci yaşanıyor.

Yenileşme ve değişim sürecindeki arayışlar; kuşku yoktur ki, ileriye dönük ve insanlık için daha iyiye ve daha güzele yönelik olmalıdır. Ancak, unutulmamalıdır ki Rejimlerin, Sistemin ve düzenin sorgulanark sarsıldığı dönemlerde, değişim ve yenleşme olarak ortaya çıkan iddiaların hepsi ileriye dönük olmayabilir.

Yeterli bir birikim sağlanabilmiş ise, ‘irticai’ nitelikli geriye dönük yenileşme ve değişim idiaları da gündeme gelebilir. Türkiyede ‘Şeriat esasına dayalı bir Din Devleti’ oluşturma özlemlerinin seslendirilmesi, Türkiyedeki yenileşmenin ve değişimin bu amaca yönelik olarak ortaya çıkması, birinci neden olarak, dışardan ülkemize yansıyan yenileşme ve değişim rüzgarlarından kaynaklanmaktadır.

Ülkemizdeki yenileşme ve değişim isteklerinin ikinci nedeni ise içerden kaynaklanmaktadır. Kuruluşunda yepyeni, çağdaş ve örnek bir yapıya sahip bulunan sistemimiz; 75 yılı aşkın bir dönem içinde, Dünyada ve Türkiyede meydana gelen değişikliklere ve ortaya çıkan yeni isteklere, beklentilere ve olanaklara göre yenilenmediği için; tıkanıklıklar ve dengesizlikler oluşmuş, Devletin yapısı hantallaşmış, ekonomik.sosyal ve siyasal yapılar eskiyerek verimsizlenmiş ve ‘yeniden yapılanma’ gereksinmesi güçlü bir istek halinde ortaya çıkmıştır.

Bu iki nedeni bir arada değerlendiren Laiklik karşıtı çevreler; bu fırsatı iyi değerlendirmek gerektiğine inanarak ve ileriye dönük yenileşme ve değişim iddialarının güçlü bir şekilde ortaya çıkamamış olmasından da yararlanarak, ‘Şeriata dayalı bir Din Devleti’ kurma projelerini, bir yenileşme ve değişim projesi olarak ortaya koymuşlardır.

4.13 İslam entegrasyonu’nu gerçekleştirmek

Laiklik karşıtı hareketler; bir yandan siyasal iktidarı ele geçirme amacıyla mücadelelerini yürütürlerken, öte yandan da, Müslüman ülkelerle dayanışmayı geliştirmeye büyük önem vermektedirler. Çünkü böyle bir yaklaşım yurt içinde verdikleri mücadeleye güç katmaktadır.

Son yıllarda İslam Ülkeleri arasında değişik platformlarda çok yönlü birliktelikler oluşmuş, ortak politikalar belirlenmiş ve ortak eylemlere yönelinmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu alanda yeni açılımların içinde olmuştur.

Dünyada, nufusunun çoğunluğu Müslüman olan 60’a yakın Ülke içinde Demokrasi ile yönetilen ve Laiklik ilkesini benimsemiş bulunan tek ülke Türkiyedir. Bu örneğin başarısı, Demokrasi ile yönetilmeyen İslam ülkelerindeki baskıcı yönetimleri ciddi biçimde ürkütmektedir. Bir kısım İslam Ükeleri bu nedenle son yıllarda, Türkiyeyi İslam ülkeleri arasına çekerek, Din baskısı ile kontrol altına almak ve Laik Demokratik sistemi yozlaştırarak çökertmek stratejisi’ni her türlü olanakları ile desteklemektedirler.

Türkiye’nin böyle bir amaçla ve böyle bir strateji ile ‘İslam entegrasyonu’ içine alınarak Batı toplumundan koparılması ve bir ortadoğu ülkesi konumuna getirilmesi planlanmıştır. Türkiyedeki Laiklik karşıtı çevreler de bu planlamaya uygun olarak, mücadelelerini sürdürmektedirler

Laiklik karşıtı hareketler ve örgütler, İslam ülkeleriyle çok sıkı bir iletişim ve ilişki içine girmişlerdir. İslam ülkelerindeki pek çok kuruluştan ve vakıftan yardım almaktadırlar. Laiklik karşıtı örgütler; İslam ülkelerinden aldıkları yardımlara ve desteklere karşılık olarak; kurulan bu ilişkiler sistemi içinde, Türkiyede şeriata dayalı bir Devlet oluşturma ve Türkiyeyi İslam entegrasyonu içine çekme konularında güvence vermektedirler.

Necmettin Erbakan’ın Başbakan olmasının hemen ardından, her türlü eleştiriyi göze alıp ve ilk iş olarak İran’dan başlayarak İslam ülkelerini ziyaret etmesi ve 8 İslam ülkesi arasında bir birlik oluşturma girişimi, İslam entegrasyonu hedefini gerçekleştirme yanında; Hem içerdeki işbirlikçilerine hem de İslam ülkelerindeki yandaşlarına güven vermeye ve sözde cesaret gösterisine dönük bir adım olarak değerlendirilmelidir.

Yorum
Değerli Dostlarım,
İlginiz ve desteğinizle büyüyen Cumhuriyet Halk Partisi'nde sizlerle beraber Türkiye için el ele vererek samimiyetle, iyi niyetle ve ciddiyetle çalıştık. Bundan böyle sizlerin de desteği ve yoğun katılımıyla bu çalışmaları internet ortamında da sürdüreceğiz. Katkılarınızı, görüş ve önerilerinizi Türkiye'yi daha güzel günlere götürmek için bekliyorum.

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...
Son Dakika Haberler
Fotoğraflar
Videolar
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Anı & Analog
KİMLİKLERDE DİN HANESİ OLMAMALI!

SARP BALCI


Muhafazakârlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kızdı. Mahkeme dini inancın açıklanmasını mı engelliyor?

2004’te Sinan Işık’ın iç hukuk yollarını tüketerek 2005’te Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde açtığı dava, 2 Şubat 2010’da sonuçlandı. Mahkeme karara ilişkin basın açıklamasında, kişinin inancını açıklamaya zorlanamayacağı ilkesine vurgu

Tamamını okumak için...

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...

Anasayfa | Özgeçmiş | Duyurular | Basın Açıklamaları | Basında Ali Topuz | Köşe Yazıları | Haberler | Raporlar | Görsel | Diğer | Genel Kurul Konuşmaları | İhtisas Komisyonları | Uluslararası Komisyonlar | Parti Çalışmaları | Diğer Çalışmalar | Projeler | Metinler | Fotoğraflar | Videolar | Görüşleriniz & Sorularınız | İletişim