tphlogo

LAİKLİĞİN NERESİNDEYİZ RAPORU - LAİKLİK KARŞITI ÖRGÜTLENMELER
19.03.1997



5. LAİKLİK KARŞITI ÖRGÜTLENMELER


Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin laik niteliği zaman zaman tartışmalara neden olmuştur. Laiklik ülkemize bir devrim olarak getirilmiştir. Her devrimci hareketin olduğu gibi Türk devriminin ve onun temel taşı olan Laikliğin de karşıtlarının olması doğaldır.

Ancak, unutulmamalıdır ki, Ülkelerin Ulusal sözleşmesi ve andı sayılan Anayasa’larla belirlenen temel düzenin korunması herkes için öncelikli bir yurttaşlık görevidir. Demokratik sistemlerde ancak, Demokratik kurallar içerisinde verilecek mücadeleler meşru sayılabilir. Bu meşru yollar izlenmeden sürdürülecek mücadeleler ve karşı hareketler, kuşku yoktur ki, her zaman karşlarında, Devleti ve toplumun çoğunluğunu bulacaklardır.

Günümüzde, Laiklik karşıtı hareketler yoğunluk kazanmıştır. Anayasa’ya ve yasalara aykırı Laiklik karşıtı eylemler açıktan yürütülebilmektedir. Laik Demokratik Cumhuriyetin temelleri sarsılarak, ‘Şeriat’a dayalı bir ‘Din Devleti’ kurma özlemi açıkça seslendirilebilmektedir.

Türkiye bu noktaya birdenbire gelmemiştir. 60 yıl önce, 1937 yılında Laiklik ilkesinin Anayasada yer almasından bu yana, Laiklik karşıtı hareketler hep var olmuştur ve zaman içinde bu hareketler örgütlenmiştir.

Laiklik karşıtı hareketler ve örgütler, Demokratik sistemin kurallarından yararlanarak, Laiklik ilkesini ve Demokrasiyi önce savunmasız hale getirmek ve daha sonra da boğmak istemektedirler.

Laiklik ilkesi ve Demokrasi günümüzde kısmen savunmasız hale getirilmiştir. Çünkü; Laikliği de Demokrasiyi de savunması gerekenlerin ve bu konuda Anayasal ve yasal sorumluluk taşıyanların büyükçe bir bölümü, ne yazık ki, Laiklik karşıtı hareketlerin içinde ve önünde yer almışlardır.

Bir başka deyişle; Laik Demokratik Cumhuriyeti ortadan kaldırarak, ‘şeriat’a dayalı bir ‘Din Devleti’ kurmak isteyenler, kısmen de olsa günümüzde iktidara gelmişler ve Devletin kilit noktalarının önemli bir bölümünü ele geçirmişlerdir.

Laik Demokratik Cumhuriyete karşı sistemli ve sinsi bir yıkıcı faaliyet sürdürülmektedir. Bu nedenle; Laiklik karşıtı hareketlerin gelişim sürecini, niteliğini, amacını, örgütlenme düzeyini ve eylemlerini incelemek, irdelemek ve değerlendirmek, bunlara dayanılarak da gerekli önlemleri almak yaşamsal bir görev haline gelmiştir.

5.01 Örgütlenmenin niteliği ve amacı

Ülkemizdeki laiklik karşıtı hareketlerin başlıca nıtelikleri; gizlilik, din istismarı, siyasal hırs, saptırma ve cehalet'tir. Anti laik hareketler. toplumun içinde kendiliğinden oluşan doğal tepkilere dayanmamaktadır. Bu hareketler, tepeden inme ve güdümlü hareketlerdir. Özellikle, din koruyuculuğu adına sürdürülen eylemlerdir. Amaç; Laik, Demokratik Cumhuriyeti yıkıp şeriata dayalı bir ''Din Devleti'' kurmaktır.

Ülkemizdeki laiklik karşıtı hareketler, amaçları bakımından''yıkıcı hareket'ler kategorisine girmektedir. Her yıkıcı hareketın belirli bir amacı vardır. Laiklik karşıtı hareketlerin de, öteki yıkıcı hareketlar gibi amacı Laik ve Demokratik Cumhuriyeti yıkmaktır. Bu bakımdan, Laiklik karşıtı hareketler, Laik Demokratik Cumhuriyeti tehdit etmekte ve bu nedenle de bir ''tehdit merkezi'' oluşturmaktadır.

5.02 Laiklik karşıtı hareketlerin eylem aşamaları

Genel olarak, tehdit merkezlerinin uyguladıkları yıkıcı hareketlerin başlıca dört aşaması vardır.

1- hazırlık ve başlangıç aşaması,
2- örgütlenme aşaması,
3- güç gösterme aşaması,
4- sonuç alıcı eylem aşaması,

Laiklik karşıtı hareketlerin uygulamaya koydukları yıkıcı hareketlerin de, dört aşaması vardır.

Bu örgütler, Birinci aşamayı geçmişlerdir. Gerekli olan hazırlık çalışmaları tamamlanmıştır. Planlama yapılmıştır. Toplumun ve Devletin her yönü ile incelenmesi ve analiz edilmesi işi bitirilmiştir. Devletin ve toplumun kuvvetli ve zayıf tarafları ile duyarlılıkları saptanmıştır.

Devletin ve toplumun kuvvetli yanlarını çökertmek , zayıf ve duyarlı olan yanlarını da istismar ederek daha da zayıflatmak için neler yapılacağı saptanmıştır. Hedef kitleler seçilmiş, hareketın ''tema''ları belirlenmiştir.

Hazırlık aşamasında elde edilen bilgilere dayanarak, başlangıç sayılabilecek örnek uygulamalarla planlar test edilerek geliştirilmiştir.

Militanlar yetiştirilmiş, sempatizan kişi ve kuruluşlar belirlenmiştir. Militan ve semptizanlar arasından sivrilenler öncü olarak hiyerarşideki yerlerini almışlardır. Böylece, Laiklik karşıtı yıkıcı hareketlerin birinci aşaması, hazırlık ve başlangıç aşaması, tamamlanmış ve hedefine ulaşmıştır.

Laiklik karşıtı hareketlerin ikinci aşaması olan örgütlenme aşaması, eksikleri olsa bile büyük ölçüde tamamlanmıştır. Hareketi yöneten lider kadrosu belirlenmiştir. Laiklik karşıtı hareketlerin legal ve illegal örgütlerinin üst düzey liderleri arasında gerekli olan beraberlik ve dayanışma, sağlanmıştır.

Sempatizanlar arasında sivrilerek öncü konuma gelmiş olanlar; çevrelerinde belirli gurupları toplayarak, tehdit merkezinin talimatları doğrultusunda, yerel ölçekte çeşitli legal ve illegal örgütleri oluşturmuşlardır.

Verilecek görevlerin başarı ile yerine getirilmesini sağlamak amacıyla, militan yetiştirmeye dönük örgüt içi eğitim sistematik bir biçimde verilmektedir. Kuruluşu tamamlanan örgütlerin birbiri ile ilişkileri kurulmuştur. toplumun bu örgütlenmeyi hissedebileceği düzeyde eylemler yapılmış, yavaş yavaş seslerini duyurmaya ve varlıklarını kanıtlamaya başlamışlardır. Böylece ikinci aşama da tamamlamıştır.

Üçüncü aşama, güç gösterme aşaması, uygulamaya konulmuştur. Bu aşamada yandaş kuruluşların desteği de alınarak eğitilmiş örgütlerin öncülüğünde, toplumun dikkatini çekecek, halkı sindirecek ve Devlet güçlerini zaafa uğratacak eylemler sürdürülerek, güç gösterileri yapılmaktadır.

Dördüncü aşama günümüzde henüz söz konusu değildir. Belki de hiçbir zaman söz konusu olmayacaktır. Ama olacakmış gibi gerekli önlemler alınmalıdır.

Laiklik karşıtı hareketlerin dördüncü aşaması , sonuç alma aşaması ile ilgili olarak iki senaryonun varlığından söz edilmektedir. Tehdit merkezinin bir kanadı, zor kullanma yöntemi ile, öteki kanadı ise, sistemin araçlarını kullanma yöntemi ile Devleti ele geçirmek ve daha sonra da Laik Demokratik Cumhuriyeti yıkarak yerine şeriat’a dayalı bir Din Devleti’ kurmak istemektedir.

Zor kullanarak Devleti ele geçirme senaryosu; Yurt dışında örgütlenmiş şeriatçı güçlerle, yabancı güçlerin, ekonomik ve ideolojik desteğine de dayanmaktadır.

Türkiyenin düşmanı olan bu güçler, perde arkasında kalarak, paravan örgüt ve guruplar kurarak, bazan da doğrudan, yurt içindeki şeriatçı ve yıkıcı unsurlara destek sağlamaktadırlar.

Yandaş kuruluşları arasında silahlı eylem gurupları da vardır. Bu silahlı eylem gurupları, ülkemizdeki pek çok faili meçhul cinayete katılmış ya da destek vermiştir. Bu gurupların, silah ve uyuşturucu madde kaçakçılığı ile de bağlantıları vardır.

5.03 Laiklik karşıtı örgütlerin başlıcaları

Laiklik karşıtı örgütlerin izlediği temel senaryo; sistemin araçlarını kullanarak, önce Devleti ele geçirme ve ondan sonra, ‘şeriata dayalı Din Devleti’ ni kurma senaryosudur. Bu senaryoyu Ülkemizde yürüten Refah Partisi yönetimi, şiddet içeren ikinci senaryoyu reddetmiş görünmektedir.
Refah Partisi, başlangıçta marjinal bir parti olarak önemli bir ''tehdit unsuru'' sayılmamıştır. Siyasal çıkarlar uğruna, başka siyasal guruplar tarafından da korunmuş, içerde ve dışarda örgütlenmesine göz yumulmuştur.

Refah Partisi, zamanla yaygın bir örgütlenme ve yüksek düzeyde bir ekonomik güç oluşturmuştur. İstediği zaman çok sayıda militanı, örtülü ya da örtüsüz çok sayıda örgütü ve sınırsız ekonomik kaynağı harekete geçirebilecek güce ulaşmıştır.

‘Şeriat’a dayalı Din Devleti’ özlemini taşıyan Refah Partisi; Sadece bir siyasal parti gibi çalışmamaktadır. Ayni zamanda, yurt içinde ve yurt dışında faaliyet gösteren Laiklik karşıtı örgütlerle örtülü ya da açık ilişki kuran bir ''tehdit merkezi'' gibi de çalışmaktadır.

Refah Partisi, Rejim karşıtı eylemlerini sistemli ve programlı olarak sürdürmekte ve oyunu kurallarına göre oynamaktadır. Marjinallik aşamasını geçmiş, eylem için yeterli sayılabilecek altyapıyı oluşturmuş, şimdi kitleselleşmeye yönelmiştir.

Bunda da başarılı olmaktadır. Güç kazandıkça liberalleşmekte ve halka şirin görünerek değiştiğini göstermeye ve böylece de esas niyetini ve amacını gizlemeye çalışmaktadır. Tam anlamıyla bir ‘Takiyye’ yöntemi uygulamaktadır.

Refah Partisi’ne ve Laiklik karşıtı hareketlere güç ve destek sağlayanlar arasında, İslam dayanışması içinde hareket eden bir kısım Devletler de bulunmaktadır.Bu Devletlerin hiçbirisinde Demokratik sistemin varlığından söz edilemez.

Kendi ülkelerinde halkın uyanışını ve Demokratik taleplerin ortaya çıkışını engellemek isteyen bu islam ülkeleri; Türkiyenin gelişmiş, çağdaş, Laik ve Demokratik bir ülke konumuna gelmesinden ve islam ülkeleri için başarılı bir örnek oluşturmasından çekinmekte, bu nedenle Türkiyeyi de kendilerine benzetmek istemektedirler.

İslam dayanışması çerçevesinde çok sayıda uluslar arası örgütlenmeler, birliktelikler ve platform’lar planlı bir biçimde oluşturulmuştur. Uluslar arası İslam dayanışma örgütleri, Ülkemizdeki örtülü ya da örtüsüz İslamcı dernek, vakıf ve kuruluşlarla , ‘tarikatçı’ ve ‘şeriatçı’ çevrelerle sıkı bir ilişki içindedirler.

Uluslar arası İslam dayanışma örgütlerinin bir kısmı, Hükümetler arasında imzalanan resmi anlaşmalara dayanmaktadır. Ama büyük bir bölümü sivil insiyatif olarak ortaya çıkmıştır.

Çeşitli ülkelerde toplantılar düzenleyen söz konusu örgütlerin ve platformların görünürdeki amaçları; İslam değerleri etrafında dayanşma sağlamak ve karşılıklı bilgi alış verişinde bulunmak biçiminde ifade edilmekte ise de, gerçekte bu örgütler Türkiye’nin Laik ve Demokratik sistemini değiştirmeyi hedef alan amaçlar da taşımaktadır.

Çok sayıdaki İslam dayanışma örgütü ve platformu arasında önemli olanlardan bir kısmı şöyle sıralanabilir.

* Dünya İslam Birliği (Rabutat ül-alem il-islami),
* Dünya İslam Mescitleri Konseyi ve bağlı organize Konseyler,
* İslam Yüksek Fıkıh Konseyi,
* İslami Cemaatler organizasyon Konseyi,
* Dünya İslam Kongresi,
* Dünya İslam Konseyi,
* Dünya İslam Gençlik Teşkilatı,
* Dünya İslam talebeler Birliği,
* İslam zirve Konferansı,
* Dünya İslam Ülkeleri Üniversiteler Birliği,
* Müslüman Kardeşler (İhvan ül Müslimin),
* El Cemaat ül-İslamiye,
* El Tekrir vel-Hicre,
* İslam Kültür merkezleri Birliği,
* Siret ün-Nebi Konferansı ve Kongresi,

Uluslararası İslam dayanışması örgütleri’nin ve platformları’nın hemen hepsi, Türkiye açısından kaygı verici iddialar, kararlar ve öneriler ortaya koymuştur. Ama bunlar içinde, ‘Siret ün-Nebi konferansı ve Kongresi’, çok özel ve önemli sayılabilecek önermelerde bulunmuştur.

Siret ün-Nebi Konferansı, 1976 yılında Pakistan’ın Ravlpindi kentinde toplanmış ve Peygamber’in tuttuğu yol örnek olarak seçilmiş, Dünya’nın içinde bulunduğu sorunlara çözüm bulabilmek için, O’nun ‘Sireti’ni doğru ve geniş olarak araştırmak gerektiğine karar vererek, bu amaca ulaşabilmek için, İslam ülkelerinin Hükümetlerine aşağıdaki önermeleri yapmıştır.

* Uluslararası ‘Siret Kongresi’ toplanmalıdır.
* İslam ülkelerindeki tüm Üniversitelerde, ‘Siret Kürsüleri’ kurulmalıdır.
* İslam ülkeleri, ‘Şeriat’ı benimsemeli ve ‘Şeriat’ı, bütün kanunları için
anakaynak ve temel olarak kabul etmelidir.
* İslam ülkelerindeki Anayasal kurumlar, İslami esaslara göre yeniden
düzenlenmelidir.
* Tüm İslam ülkelerinde, kutsal kitabımızın ‘Kuran’ın dili olan Arapçanın
öğrenimi sağlanmalıdır.
* Arapça’nın ana dil olmadığı ülkelerde, Arapça dili zorunlu ders olarak
öğretilmelidir.
* İslam ülkelerinde, Cuma günü resmi hafta tatili olarak kabul edilmelidir.
* İslami öğreti, İlkokul’lardan başlatılarak Üniversite’lere kadar, ders
olarak okutulmalıdır.
* İlköğretim’de Kuran’ın en az beş bölümü’nün, Orta öğretimde
‘Kuran’ın tamamı’nın ezberletilmesi zorunlu olmalıdır.
* İslam ülkelerinin tamamında, azami sayıda ‘İslam enstitüsü’ açılmalıdır.
* Gündüz çalışanlar için, İslamiyeti öğretecek, ‘gece enstitüleri ve
kursları’ açılmalıdır.
* İslamiyeti öğretmek amacıyla, her türlü yayın yapılmalıdır.
* Bütün resmi dairelerde, kurumlarda, kuruluşlarda ve işyerlerinde mescit
olmalı, imam bulundurulmalı, işe ve törenlere dua ile başlanmalıdır.
* Kadınlar, islami yasaklara uymalıdır.
* İslam Halifeliği’nin yeniden oluşturulması’na çalışılmalıdır.

1976 yılında, bu kararların alındığı, Siret ün-Nebi kongresinde Türkiye, Bakanlık düzeyinde temsil edilmiş ve Milli Selamet Parti’li bir Bakan, Kongre kararlarını imzalamıştır.

1976 yılında toplanan Siret ün-Nebi Kongresi, daha sonraki yıllarda pek çok gelişmeye neden olmuştur. 1977 yılında, ‘İslam alemi Eğitim Merkezleri’nin Ankarada kurulması kararlaştırılmış ve Istanbul’da ‘Dünya İslam Talebe Federasyonu Konferansı’ ile ‘Siret ün-Nebi konferansı’ ardı ardına toplanmıştır.

‘Siret ün-Nebi Kongresi’nde alınan kararların büyükçe bir bölümünün zaman içinde ve sessizce Türkiyede uygulanmış olduğu, uygulanamamış olanlar için de sistemli bir eylemin sürdürülmekte olduğu görülmektedir.

Uluslararası İslami örgütler ve platformların Ülkemizle olan ilişkileri planlı bir biçimde sürdürülmektedir. Bu plan uyarınca, dernekler, vakıflar,okullar kurulmakta, legal ve illegal ‘tarikatçı’ ve ‘şeriatçı’ kuruluşlara ve bu arada Refah Partisine destek sağlanmaktadır.

Laiklik karşıtı örgütler, giderek yaygınlaşmakta, çeşitlenmekte ve sayıları artmaktadır. Bu nedenle izlenmeleri de giderek zorlaşmaktadır. Bütün bilgilere ulaşılamamış olsa da, Laiklik karşıtı örgütlerin başlıcalarını, niteliklerine göre dört gurupta toplamak olanaklıdır.

Başlıca örnekleri ile dört ana başlık altında değerlendirilecek olan Laiklik karşıtı örgütlerin tamamı, günümüzdeki Refah Partisi’nin, çeşitli düzeylerde ilişkide bulunduğu örgütlerdir.

5.03.1 Milli görüş örgütlenmesi

‘Milli Görüş’ kavramı etrafında örgütlenme çalışmaları; 1960’lı yılların ikinci yarısı içinde, İskenderpaşa dergahı’nın Nakşibendi şeyhi Mehmet Zahit Kotku’nun önerisi ve icazeti ile başlatılmıştır.

İlk iş olarak ta, Milli Görüş ilkelerine dayanan bir Siyasi Parti kurulması, Bu Partinin gözetimi ve denetimi altında da öteki yandaş örgütlerin oluşturulması gerekli ve yararlı görülmüştür.

Şeyh Mehmet Zahit Kotku’dan aldığı icazete dayanarak, Profesör Necmettin Erbakan; her alandaki Milli Görüş örgütlenmelerini oluşturmak ve oluşturulacak örgütlerle öteki İslami örgütler arasında eşgüdümü sağlamak amacıyla, 1969 yılında Milli Nızam Partisi’ni kurmuştur.

Milli Nizam Partisi; İskenderpaşa dergahı dışında örgütlenmiş bulunan Nakşibendi guruplarının da desteğini almış, Anadolu’ya yayılmış öteki tarikat dergah’larından ve özellikle Nurculuk tarikatı’nın önemli bir bölümünden de deteklenmiştir.

Milli Görüş örgütlenmesi içndeki Nurcular, daha sonraları Milli Selamet Partisi döneminde, Nizam Partisi’ni kurarak bu birlikteliğe son vermişlerdir.

Milli Nizam Partisi’nin kapatılası üzerine, Milli Selamet Partisi, O’nun da kapatılması üzerine Refah Partisi kurulmuştur. Bu Partiler, Milli Görüş örgütlenmesinin siyasi kanadını oluşturmaktadır.

Bu Partiler; ‘Milli Görüş Kavramı’nı, topluma siyasal bir slogan olarak sunmuşlar ve Parti’lerini bu kavramla tanımlamışlardır.

Toplumumuzun büyükçe bir bölümü; bu kavramın, evrensel anlamı ile milliyetçilikten türetildiği değerlendirmesini yaparak, Milli görüş'ün asıl anlamını algılayamamıştır.

Oysa, ‘Milli’ sözcüğü; Ümmetçiliğe dayanan Osmanlıda ''Din’i'' anlamına gelmektedir. ''Milli görüş'' kavramı da asıl anlamı ile ''Din’i görüş'' demektir. Dolayısıyla da ‘Milli görüş örgütlenmesi’, ‘Din’i Görüş Örgütlenmesi’ diye algılanmalıdır.

‘Milli Görüş Örgütlenmesi’nin asıl amacı; yurt içinde, ‘şeriat’ esasına dayalı Bir ‘Din Devleti’ kurulabilmesi için gerekli ortamı hazırlamak, yurt dışında da bu harekete destek sağlamak ve uluslararası İslami Örgütlerle ilişkileri düzenlemektir.

Belirlenen bu amaca ulaşabilmek için; siyaset, ticaret, eğitim, kültür ve toplumsal örgütlenme alanlarında yoğun bir çaba içine girilmiş, büyük parasal kaynaklar oluşturularak kullanılmış ve sonuç olarak ‘dev bir organizasyon’ gerçekleştirilmiştir.

Milli Görüş Örgütlenmesi’ne; Libya Uluslararası İslama çağrı Cemiyeti, Türk-Libya dostluk ve kardeşlik Cemiyeti, Faysal Finans kurumu, Dünya İslam Birliği, Kuveyt Dünya İslam Vakfı, Kuveyt Evkaf Bakanlığı, Finance Hoese ve Beyt’uz Zekat kurumu aracılığı ile geniş ölçekli yardımlar yapıldığı iddia edilmektedir.

Milli Görüş Örgütlenmesi doğrultusunda faaliyet gösteren; 16 özel televizyon kanalı, 28 radyo istasyonu, 15 adedi yurt dışında olmak üzere 41 adet yayın organı, 480 adedi yurt dışında olmak üzere 510 dernek, 14 adedi yurt dışında olmak üzere 76 adet şirket, biri yurt dışında olmak üzere 10 sendika, 6 özel okul ve 40 adet vakıf bulunmaktadır.

5.03.1.1 Avrupa Milli Görüş Teşkilatı

1974 yılında Hükümetin küçük ortağı konumundaki Milli Selamet Partisi; siyasal alanda meşruiyet kazanmasının ardından, hızlı ve yaygın bir örgütlenme çabasına girişmiştir.

Bu çerçevede ilk iş olarak Avrupada, Batı Almanya’da ‘Milli Görüş Örgütlenmesi çalışmaları yapılmış ve ilk Milli Görüş örgütlenmesi, Batı Berlin’de gerçekleştirilmiştir. Kısa zamanda çok sayıda Dernek kurulmuş ve bu Derneklerin bir araya getirilerek bütünleştirilmeleri gereği ortaya çıkmıştır.

Bunun üzerine, 1975 yılında, Milli Görüş çerçevesinde kurulmuş bütün Dernekler ve Birlikler bir arada toplanarak, ''Avrupa Milli Görüş Teşkilatı'' adını almıştır

Örgütün amacı; Avrupadaki yurttaşlarımızın Din’i gereksinmelerine yardımcı olmak biçiminde açıklanmıştır.

Bu açıklama ile, Milli Görüş Teşkilatı’nın, klasik anlamı ile Milli değil, Din'i bir dernek olduğu kabul edilmektedir.

Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’nın açıklanan amacı yanında, örtülü başka amaçları da vardır. Örgüt, Türkiyeden sürdürülemeyecek durumda olan pek çok ilişkiyi, Yurt dışında sürdürebilmektedir. Üyelerinden sağladığı parasal kaynaklardan daha fazlasını, Uluslar arası İslami kuruluşlardan sağlayarak, Refah Partisi’ne ve Türkiyedeki örtülü ya da örtüsüz İslami örgütlere ve faaliyetlere aktarmaktadır. Yurt dışından Türkiye’ye yönelik her türlü propaganda yayınını yönetmekte ve desteklemektedir.

Bu örgütün kurucuları ve yöneticileri genellikle eski Milli Selamet Partisi'nin, yeni Refah Partisi'nin üyeleri ya da sempatizanlarıdır. Örgüt, eskiden Milli Selamet Partisi ile günümüzde ise Refah Partisi ile çok boyutlu ilişkiler kurmuştur.

1976 yılından başlayarak çok hareketli bir çalışma sürdürülmüş, Türk'lerin yoğunlukta olduğu bölgelerde yaygın ve etkin bir örgütlenme sağlanmış ve bu çalışmalar sonunda yetmişi aşkın yerde şubeler açılmıştır. Örgütün merkezi, 1976 yılında Köln'e ve daha sonra da 1983 yılında, Hannover'e taşınmıştır.

Avrupa Milli görüş teşkilatı, belirli aralıklarla ve her defasında ayrı bir kent’te ''Şura'' adı verilen toplantılar düzenlemiştir. Seminer niteliği de taşıyan bu toplantılarda, Laik ve Demokratik Cumhuriyete karşı düşmanca iddialar ortaya atılmış ve ‘Şeriata dayalı bir Din Devleti’ hatta ‘Hilafet’ yanlısı konuşmalar yapılarak, bildiriler dağıtılmışır.

Avrupa Milli Görüş Teşkilatı, zaman zaman, Türkiyedeki ‘tarikatçı’ ve ‘Şeriatçı’ cephe'nin önde gelen kişilerini, Almanya'ya davet edilerek, onlara konferanslar verdirmekte, amaçları doğrultusunda ve dayanışma içinde ilşkiler sürdürülmektedir. Bu kişilerin, öteki islam ülkelerinin ve bir kısım Şeriatçı örgütlerin önde gelen kişileriyle tanışmaları, görüşmeleri ve işbirliği yapma olanakları sağlanmaktadır.

Türkiyede yeterli ve uygun bir ortam bulamayan ‘tarikatçı’ ve ‘Şeriatçı’ guruplara ve odaklara, Almanyada serbest çalışma olanağı sağlanarak, Oradan Türkiyeye yönelik propaganda çalışmaları yürütülmektedir.

Avrupa Milli görüş teşkilatı, kendisine bağlı örgüt birimleri ile Almanyadaki çeşitli ‘tarikatçı’ ve ‘Şeriatçı’ dernekler ve kuruluşlar, sık sık ortak eylemler, yürüyüşler ve gösteriler yapmaktadırlar. Bu eylemlerde, yapılan konuşmalarda ve taşınan pankartlarda, hep Laiklik karşıtı ifadelere yer verilmiş ve ‘Şeriata dayalı İslami Devlet’ özlemleri dile getirilmiştir.

Avrupa Milli Görüş teşkilatı genişleyip büyüdükçe içindeki sorunlar ve görüş ayrılıkları da büyümüştür. Örgüt içinde meydana gelen en büyük tartışma, 1984 yılında ortaya çıkmıştır. Örgüt tarafından Türkiye’ye karşı yürütülen ve ‘Yıkıcı faaliyet’ olarak tanımlanabilecek hareketin yöntemi üzerinde 1984 yılında farklı yaklaşımlar öne sürülmüştür.

Cemalettin Kaplan'ın öncülüğünü yaptığı ve İran İslam Devleti yanlısı olan ‘Radikal gurup’, Türkiyedeki mücadele’nin şiddet kullanılarak yürütülmesini önermiş, karşılarındaki gurup ise, Türkiyede sistemin kurallarından yararlanarak sistemi ele geçirme görüşünü savunmuştur.

Bu tartışmaların sonunda, Refah Partisi üst yönetimi ile birlikte hareket edenler üstünlük sağlamışlar ve şiddet yanlısı olan Cemalettin Kaplan ve arkadaşları Avrupa Milli Görüş Teşkilatından ayrılmışlardır. Böylece ilk büyük tartşmayı, ‘Sistemi zor kullanarak ele geçirme’ stratejisini izlemek isteyenler kaybetmişlerdir.

Türkiyede sürdürülen mücadelede, Sistemin araçlarını kullanmak isteyenler örgütün yönetimini ele geçirmiş ve zor kullanma yanlıları Cemalettin Kaplan'ın liderliğinde örgütten ayrılmak zorunda kalmışlardır.

Cemalettin Kaplan; 1984 yılında Almanyada yasa dışı faaliyet gösteren ''İslami cemiyet ve cemaatler birliği''ni kurmuş, daha sonra da bu birlik adına, 1992 yılında Almanyada ''Federe İslam Devleti''nin kurulduğunu ve merkezinin de Istanbul olarak belirlendiğini açıklamıştır.

Federe İslam Devleti adına, bir yandan Almanyada eğitim kampları düzenlenerek silahlı eğitim verilirken, öte yandan uydu kanalı ile Türkiyeye yönelik propaganda yayınları yapılmış ve belki de yüzbinlerce yazılı ve görüntülü propaganda malzemesi Türkiyede dağıtılmıştır.

Bu girişimin fazlaca ciddiye alınacak bir tarafı olmamakla birlikte,yarattığı bazı sonuçlar dikkatle değerlendirilmelidir. Gerginliğin devam etmesine neden olması, bir kısım sade yurttaşımızı etkilemesi, hepsinden önemlisi, radikal çıkışlarla dikkatleri ve tepkileri kendi üzerinde yoğunlaştırarak, öteki ‘Tarikatçı’ ve ‘şeriatçı’ unsurların çalışmalarına rahatlık kazandırmış olması unutulmamalıdır.

1993 yılında, Avrupa Milli Görüş Teşkilatının’da aralarında bulunduğu çok sayıdaki Müslüman dernekleri tarafından oluşturulan ‘Alman-İslam Konseyi’, Ali Yüksel adında bir kişiyi ‘Şeyhülislam’ seçtiğini açıklamıştır.

Avrupa Milli Görüş Teşkilatı; 1995 yılında gerçekleştirilen Kongresinde yapısal bir değişikliğe uğrayarak, ‘Milli Görüş İslam Toplumu Teşkilatı’ ve ‘Avrupa Camii Yaptırma ve yaşatma Derneği’ adıyla iki ayrı örgüt haline dönüştürülmüştür.

Bu değişikliğin; İslam ülkeleri ile ilişkileri yaygınlaştırarak geliştirmek, Avrupadaki tüm Müslümanları temsil etmek ve tüm Müslümanlara hitap etmek ve kaynakların daha da arttırılmasını sağlamak gibi pek çok amaca yönelik olduğu anlaşılmaktadır.

Yeni adıyla, ‘Milli Görüş İslam Toplumu Teşkilatı’, Genel Merkez, Bölge Başkanlıkları ve Şubeler biçiminde örgütlenmiştir. Avrupaya yaygın olarak, 34 Bölge Başkanlığı ve 200’ü aşkın şubesi bulunmaktadır. 8 adet Bölge Başkanlığının kuruluş çalışmaları da sürdürülmektedir.

‘Avrupa Camii Yaptırma ve Yaşatma Derneği’ne de kapatılan Avrupa Milli Görüş Teşkilatına bağlı Dernekler, kuruluşlar ve Cami’ler bağlanmıştır.

‘Milli Görüş İslam Toplumu Teşkilatı’ Bşkanlığını yürütmüş olan Osman Yumakoğulları, 1995 Genel seçmlerinde Refah Partisi tarafından aday gösterilerek Milletvekili seçilmiştir. Boşalan Başkanlık görevine ise, örgütün genel sekreteri Ali Yüksel getirilmiştir.

‘Avrupa Camii Yaptırma ve Yaşatma Derneği’nin Başkanlığını, 1995 Genel seçimlerinde Refah Partisi tarafından aday gösterilmiş olduğu halde Milletvekili seçilememiş olan Ali Yüksel, Başkan Yardımcılığı görevini ise, Mehmet Erbakan yürütmektedir.

Açıkça görülmektedir ki, yurt içindekiler gibi yurt dışında oluşturulan Milli Görüş örgütleri de, Refah Partisi’nin güdümündedir.

Söz konusu bu iki Örgüt, Milli Görüş yapılanmasının Avrupa Ülkelerinde güçlenmesini sağlayarak, Hıristiyanlıktan sonra ikinci resmi Din olarak İslamiyetin kabul edilmesine ilişkin eğilimlerden yararlanmak ve Avrupada ‘İslamiyeti temsil etme’ yetkisini kazanmak konusunda yoğun çabalar sarfetmektedirler.

Milli Görüş örgütlenmelerinin; Öteki İslam Ülkelerinin Avrupadaki unsurlarını da kapsaması halinde, Uluslararası radikal İslami örgütlerin hem Almanyadaki yurttaşlarımız hem de Türkiye üzerindeki olumsuz etkileri giderek artacaktır. Bu durum Türkiye için var olan sorunlara yeni sorunlar ekleyecektir.

Milli Görüş örgütleri, yurt içinde ve yurt dışında sistemli bir kaynak oluşturma çabası içindedirler, Fitre, zekat, kurban derisi ve bağış toplama konusunda olağanüstü bir gayret göstermektedirler. Kaynak sağlamak için Vatandaşların temiz Din duygularını sömüren Milli Görüş’e göre:

‘Cihad’a para verilmeden Müslüman olunamaz. Kişinin Müslümanlığı para ile ölçülür. Bir Müslüman zekatını götürüp fakire veremez. Zekatını Beyt’ül Mal’e, Cihad ordusunun karargahına, ilçe teşkilatının Başkanı’na verecektir. Sen kendi kendine zekat veremezsin. Beyt’ül Mal dağıtır... Parti çalışmaları için zekat parasından harcama yapılır.’

Milli Görüş Örgütlerinin çeşitli biçimlerde, vatandaşlarımızdan topladıkları paraların ve değişik ülkelerin kurumlarından ve kuruluşlarından sağladıkları yardımların çok yüksek rakamlara ulaştığı ve bu kaynakların büyükçe bir bölümünün de Refah Partisine aktarıldığı bilinmektedir.


5.03.1.2 Milli Gençlik Vakfı

‘Milli Görüş Hareketi’, Refah Partisi adına, özellikle Gençlik kesimini kazanmaya ve Geçlik içinde örgütlenmeye yönelik olarak ciddi ve yoğun çabalar sarfetmektedir. Bu amaçla büyük parasal kaynaklar kullanmaktadır.

1982 Anayasa’sı, Siyasi Partilerin Gençlik ve Kadın kolları kurmasına yasak getirmiştir. Bu nedenle de Siyasi Partilerin Gençlik ve Kadın kesimlerine yönelik çalışmalarında bir boşluk ortaya çıkmıştır.

1980 öncesinde, Milli Görüş doğrultusunda görev yapan ‘Akıncılar Derneği’ kapatılmış ve önde gelen yöneticileri, yasa dışı İBDA-C örgütünü kurmuşlardır.

Bu örgütün Refah Partisi’ni yeteri kadar radikal görmemesi, aralarındaki ilişkilerin zayıflamasına neden olmuş ve böylece yan kuruluş bakımından da Refah Partisi adına bir boşuk daha oluşmuştur.

Refah Partisi bu boşlukarı doldurmak amacıyla, Milli Görüş Örgutlenmesi çerçevesinde, ‘Milli Gençlik Vakfı’nın kurulmasını sağlamıştır.

Böylece, kız ve erkek öğrencilerin ve her kesimden gençlerin örgütlenerek, Milli Görüş doğrultusunda eğitilmesi ve Refah Partisi’ne hizmet edecek militanların ve gelecek dönemin kadrolarının yetiştirilmesi sağlanmış olmaktadır.

Gençlik kesiminin bir vakıf çatısı altında toplanması; hem Anayasal yasağın aşılması hem de Vakıf statüsünün ayrıcalıklarından yararlanılması gibi iki önemli kazanıma da olanak vermiştir.

Milli Gençlik Vakfı, Vakıf Genel Merkezi dışında, 71 İl Merkezinde şube açarak örgütünü yaygınlaştırmıştır. Ayrıca, Ülkeye yaygın olarak 200 den fazla temsilcilik açmıştır. Ülke genelinde 47 Üniversite ve Yüksek Okul’da öğrenci temsilciliği biçiminde örgütlenmiştir. Yaklaşık olarak 100.000 üyeye sahip bulunduğu ifade edilmektedir.

Refah Parisi’nin ‘Milli Görüş ideolojisi’ ve ‘Adil Düzen Programı’, Vakfın eğitim çalışmalarının çerçevesini oluşturmaktadır. Eğitim çalışmaları:

* Konferanslar ve seminerler,
* Sistematik ders programları,
* Yaz, kış eğitim kampları ve gece kursları

düzenlenerek programlı bir biçimde sürdürülmektedir.

Ayrıca, propaganda ve eğitim amacıyla, video-kasetler ve basılı malzemeler bol miktarda dagıtılmakta, Vakfın çalışmaları, yandaşları olan medya kuruluşları tarafından kamu oyuna yansıtılmaktadır.

Milli Gençlik Vakfı, öğrenci yurdu açmak ve işletmek gibi bir amaç ta taşımaktadır. Halen 60’a yakın öğrenci yurdu bulunmakta ve bu yurtlarda 6000 dolayında öğrenci barınmaktadır. Vakıf, kendisine ait yurtların dışındaki yurtlarda da çalışmalarını sürdürmektedir.

Vakfın ya da yandaşları olan kurumların ve kuruluşların denetimi altındaki öğrenci yurtlarında, öğrenci evlerinde, eğitim kurumlarında, İmam-hatip Liselerinde, kuran kurslarında, vakıflarda, dersanelerde, kurslarda ve pansiyonlarda, eğitim programları uygulanmakta ve özellikle; kelam, fıkıh, hadis gibi İslami bilgiler öğretilmektedir.

Milli Gençlik Vakfı, Kuran kursları ve İmam-Hatip Liseleri ile çok özel bir ilişki ve iletişim içindedir. Bu eğitim kurumları; Vakfın ve dolayısiyle Refah Partisi’nin fidanlığı olarak değerlendirilmektedir.

Öte yandan, özel bir eğitim programı uygulanarak; Ülke düzeyinde görev yapmak üzere, ‘Hatip’ ve ‘Hatibe’ adıyla öğreticiler yetiştirilmektedir.

Milli Gençlik Vakfı; Vakıf statüsü ile bağdaşmayan ve ilgili yasalara aykırı bir biçimde, ‘Milli Görüş İdeolojisi’ ve ‘Adil Düzen Programı’ çerçevesinde eğitim ve propaganda çalışmalarını sürdürerek, Refah Partisi doğrultusunda bir anlamda siyasi bir çalışma yapmaktadır.

Bu Siyasal çalışmalar yanında, Devleti ve Devlet kurumlarını yıpratmak, sistemin tıkanıklıklarını itismar etmek ve halkın Rejime ve sisteme olan güvenini sarsmak amacıyla, öteki Laiklik karşıtı örgütler gibi Milli Gençlik Vakfı’da her fırsatı değerlendirmeye çalışmaktadır.

Milli Gençlik Vakfı’nın açmış olduğu bir ‘Yaz Okulu’nun mezuniyet törenini, bir televizyon kanalının yayınından izlemiş olan değerli bir köşe yazarımızın makalesi ile, tüyler ürpertici bir gerçek, gözler önüne serilmektedir. Milli Gençlik Vakfı’nın sistemi çürümüş göstermek amacyla nasıl bir istismara ve yıpratmaya yöneldiği açıkça görülmektedir.

Değerli köşe yazarımız söz konusu makalesi ile, televizyon yayınını izleyememiş olan vatandaşlarımıza, bir ibret belgesi olarak gerçeği bir kez daha göstermiştir. Söz konusu makale aynen şöyledir:

‘Milli Gençlik Vakfı, Refah Partisi’nin resmi olmayan gençlik organı gibi çalışır.

Bu Vakıf her yıl ikişer aylık dönemlerle yaz okulları açar ve burada İlkokul çağındaki çocuklar eğitilir.

Önceki gün STAR televizyonunda işte bu yaz okulunun mezuniyet törenini izliyorum.
Kelimenin tam anlamı ile ürpertici....

Sahnede Türk adliyesini simgeleyen uyduruk bir dekor.

Bir duruşma salonu...

Ve masada hakimi simgeleyen 7-8 yaşında bir MGV öğrencisi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hakimi masada oturuyor. Hemen yanında savcı’yı simgeleyen bir başka çocuk...

Önce bir cinayet sanığı geliyor,ardından bir dolandırıcı. Her ikisi de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hakimi’nin cebine para sıkıştırıp beraat ediyorlar.

7 yaşındaki çocuk MGV’nin yaz okulunda hakime verilen rüşveti işte böyle sahneliyorlar.

Ve arkadan başında yeşil takkesiyle bu kez bir ‘öğretmen’ içeri giriyor.

Gardiyanlar ‘öğretmeni’ nerede ise yerde sürükleyerek hakimin karşısına çıkarıyorlar.

Hakim soruyor:

‘Bunun suçu nedir?’

Savcı cevap veriyor:

‘Herkese Kuran okutup öğretmek’

Ve az önce rüşvet alıp dolandırıcı ve katili beraat ettiren hakim bu kez Kuran öğreten ‘masum bir öğretmen’ karşısında neredeyse canavarlaşıyor.

‘Demek 21’inci yüzyıl’a girerken sen millete Kuran öğretirsin ha’ dedikten sonra cezayı kesiyor.

‘İdam edin bu yobazı’

Evet, işte Refah Partisi’nin gençlik organı diye bilinen MGV’nin yaz okulunda öğrettiği Türk adaleti...

Sahnedeki bu oyunla Kuran okuyana idam cezası veren bir Laik Demokratik Cumhuriyet sistemi sembolize ediliyor.

Ve hemen ardından buna karşı ne yaplacağı sorusu geliyor?

Bu sorunun cevabı da şiirlerle, şarkılarla veiliyor.

Ellerinde Refah Partisi bayrağı ile kara çarşaflı kadınların alkış yağdırdığı sahnede küçücük bir kız çocuğu alnındaki yeşil ‘Cihat bandı’yla şu dizeleri okuyor:

‘Umut silahlarda, umut savaşlarda’

Çocuk henüz öylesine içinde bulunduğu dünyadan uzak sözcükler kullanıyor ki, bir an ‘umut silahlarda’ demeyi unutuyor.

‘Umut’ deyip kalıyor...

Ve işte o zaman hemen arkasındaki kara çarşaflı öğretmen geliyor:

‘Umut silahlarda’

Yine alkışlar...

Küçük şirin kız çocuğu ne anlama geldiğini bilmediği bu şiiri okurken hemen arkasında duran sakallı erkeğin kravat iğnesindeki Refah Partisi rozeti dikkat çekiyor.

Bu kez bir başka çocuk elinde mikrofon, gözlerini kapatıp bağıra bağıra şu dizeleri okuyor.

‘Silahlar oyuncağımız olsun, mukaddes davam için bu canım feda olsun’

Bu makale ile, Milli Gençlik Vakfı’nın eğitim ve öğretim çalışmalarında, çocukların körpe beyinlerine nelerin aşılandığı, sistemi çürütebilmek ve çökertebilmek için nelerin yapıldığı, açık bir biçimde ortaya konulmuştur.

Başka örneklerle birlikte bütün bu olumsuzluklar, basın yayın organları ile saptanıp kamu oyunun ve ilgililerin bilgisine sunulmuş olduğu halde, yasalara aykırı bir biçimde Rejime ve sisteme karşı sürdürülen bu eylemlerin üzerine gidilmemiş olması, kaygı verici bir durumdur.

5.03.1.3 Yandaş kuruluşlar

Milli Görüş Örgütlenmesi’nin, yurt içinde toplumun bütün kesimlerini kapsaması amacıyla, Refah Partisi tarafından planlı bir çalışma yürütülmüş ve bazı toplum kesimleri için yasal mesleki kuruluşlar, bazıları için ise dernekler oluşturulmuştur.

Söz konusu mesleki kuruluşlar ve dernekler, Milli Görüş ideolojisini benimsemiş kişilerin öncülüğünde kurulmuştur. Refah Partisi bu mesleki kuruluşları kendi yan kuruluşları olarak görmekte ve bu kuruluşlardan her alanda yararlanmaktadır.

Milli Görüş çerçevesinde oluşturulmuş yandaş sivil toplum örgütlerinin, mesleki kuruluşların başlıcaları şunlardır:

* İşçi örgütlenmesi olarak, HAK-İŞ KONFEDERASYONU
* Memur Sendikaları Konfederasyonu, MEMUR-SEN
* Mustakil Esnaf ve Sanatkarlar Derneği, MES-DER
* Teknik Elemanlar Derneği, TEK-DER
* Mustakil Sanayici ve İş Adamları Derneği, MÜSİAD
* İnsan Hakları ve Mazlumlar için Dayanışma Derneği, MAZLUM-DER
* Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi, ESAM
* Yönetici İktisatçı ve Muhasebeci Müşavirleri Derneği, YİM-DER
* Hukuki Araştırmalar Derneği, HU-DER
* Vahdet Eğitim Yardımlaşma ve Dostluk Vakfı,
* İslami İlimleri Araştırma ve Yayma Vakfı, İSİLAY
* Mahalli İdareler Derneği,
* Sağlık Derneği,
* Tarımsal Kalkınma Vakfı, TAKVA
* Toplu Konut İnşaat ve Tesisat Müteahhitleri Derneği, TİMDER
* Belediyeler Teknik Hizmet Organizasyonu Derneği, BTH

Açıkça görülmektedir ki, Milli Ğörüş örgütlenmesi, toplumun bütün kesimlerine yaygınlaştırılmıştır. Laik ve Demokratik Sosyal Hukuk Devleti çerçevesinde oluşmuş bulunan Sivil Toplum Örgütlerinin karşında ve her alanda, Laiklik karşıtı bir Sivil Toplum Örgütlenmesi yaratılmıştır. Böylelikle, Sivil Toplum örgütlenmesi asıl amacından saptırılarak, bu alanda da toplumsal çatışma yaratmak ve sistemi çürütüp çökertmek istemektedirler.

Yandaş kuruluşlar olarak yukarıda sayılanların dışında, Milli Görüş örgütlenmesi çerçevesinde, Dernek ve Vakıf olarak çalışmalar yapan ve çoğu ‘tarikatçı’ ve ‘şeriatçı’ çevreler tarafından kurulmuş çok sayıda başka kuruluşlar da vardır.

Refah Partisi’nin yan kuruluşu olarak çalışan ve yukarıda isimleri yazılı kuruluşlardan 15’ini temsil eden 30 temsilci, 24-şubat-1997 günü Adalet Bakanı Şevket Kazan’ı topluca ziyaret ederek, önceden hazırladıkları bir bildiri metnini, Adalet Bakanlığı makam odasında, basının önünde okumuşlardır. Bu bildiride:

‘Türkiyede son yıllarda ve bilhassa Refah-Yol Hükümetinin kurulmasından sonra, Laikliğin korunması adı altında birtakım kişi ve kuruluşlarla Medya ve onlara siyaseten yardımcı olan Muhalefet Parti’lerinin, örtülü ve açık bir biçimde, Müslümanların şahsında İslama karşı yoğun bir saldırıya geçtiği“ ileri sürülmüştür.

70 yıldan bu yana Laiklik ilkesine ve başta Atatürk ve İnönü olmak üzere, bu ilkeye inananlara karşı sürdürülen ‘Dinsizlik’ ve ‘Din düşmanlığı’ suçlamaları, yeniden gündeme getirilmektedir

Öte yandan, 1994 yerel seçimlerinden sonra, Belediye Başkanları Refah Partili olan Belediyelerin çok büyük bir bölümü’de kendilerini Refah Partisi’nin yan kuruluşu gibi görmekte ve asıl görevlerini ikinci plana iterek, Laiklik karşıtı çevreler’le birlikte, Rejime ve sisteme karşı çürütme ve çökertme eylemlerine devam etmektedirler.

Söz konusu Belediye’lerin Başkanları; Anayasa’ya ve Yasa’lara aykırı olduğunu bilerek, İslami terör örgütleri ile yan yana eylemlere katılıyorlar, ‘Şeriata dayalı Din Devleti’ özlemlerini dile getirebiliyorlar, Laik ve Demokratik Sosyal Hukuk Devleti’ni ortadan kaldırmaktan söz edebiliyorlar ve bu eylemlerde Belediye’lerinin tüm olanaklarının kullanılmasına göz yumabiliyorlar.

Milli Görüş doğrultusundaki eylemlere, söz konusu Belediyelerin sağladığı destek ve katkı, hiç bir yandaş kuruluşun sağlayamayacağı kadar büyüktür. Bu nedenle, Belediye Başkanları Refah Parti’li olan Belediyeler, Milli Görüş Örgütlenmesi’nin en etkin yandaş kuruluşlarıdır.

5.03.2 Tarikat örgütlenmesi

Ülkemizde çalışmalarını sürdüren İslamcı unsurların içinde en eski olanları şüphesiz Tarikat’lardır. Tarikat’ların Ulusumuzun tarihinde çok önemli bir yeri vardır.

Türkler İslamiyeti, 9. asrın sonları ile 10. asrın başlarında kabul etmişlerdir. Bu dönem ‘Tasavvuf düşüncesinin’ sistemleşerek klasik devrini tamamladığı ve ‘tarikatler devri’nin başladığı bir dönemdir.

Bu dönemde Türkler; tasavvufi düşünceye ve tasavvufun örgütlenme ve eylem boyutunu ifade eden Tarikat’lere çok büyük katkılarda bulunmuştur.

Bin yıllık bir tarihi süreç içinde, ‘tasavvuf ve tarikat’ olguları, inişli çıkışlı bir çizgi izlemiş ve özellikle Tarikatler ve tekkeler, giderek yozlaşmış ve amaçları dışına çıkmışlardır.

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, ‘Tasavvufun ruhu ve Tarikatler’ adlı kitabında, Tekkelerin durumunu şu şekilde saptamış bulunmaktadır:

‘Tarikatler devri, tasavvufi zevk ve heyecanı kitlelere yaymak ve İslam’ı tebliğ etmek gibi müsbet roller oynamanın yanı sıra, şekil ve merasimi hakim kılmak suretiyle İslam’ın nefret ettiği bir sürecin de başlamasına yol açtılar ve giderek tasavvufi tefekkürün duraklamasına, hatta donmasına zemin hazırladılar.

Bu menfi gelişmenin zirvede olduğu bir zamanda ‘Kuşadalı’ gibi bir tasavvuf büyüğü, İslam’daki irşat hayatının tekke ve merasime muhtaç olmadığını söyleyerek tekke devrinin bittiğini ilan etti ve bundan doksan yıl sonra da bir Türk inkılapçısı, Mustafa Kemal Atatürk, birer çürüyüş ve tereddi ocağı haline gelmiş bulunan tekkeleri kapattı.’

Günümüzde, tekkelerin ve tarikatlerin tedirginlik yaratan ve çirkin bir görünüm içinde yeniden ortaya çıkmış olması, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından 72 yıl jönce başlatılan ‘Türkiyenin aydınlanma dönemi’ için büyük bir talihsizliktir. Bu durum ayni zamanda geçmişten ders almamış olmanın da acı bir sonucudur.

Günümüzde ortaya çıkan tarikatler ve tekkeler; tasavvuf düşüncesinin geliştirilmesi, İslam’ın özüne uygun olarak anlatılması ve tanıtılması amacı yerine; daha çok kişisel yarar sağlamak, Din duygularını sömürerek ve istismar ederek siyaset yapmak amacını taşımaktadırlar.

Günümüzdeki tarikatler, tarihsel süreç içinde oluşan ve gelişen kendi tarikat kültüründen de kopmuştur. Tarikat şeyhleri’nin ve müridleri’nin ortaya çıkışı tamamen tesadüflere kalmıştır. Çok azı istisna edilirse, tarikat şeyhi ya da öncüsü ünvanı taşıyanların bilgi ve olgunluk düzeyleri yetersizdir.

Kurumsal karaktere sahip ilk tarikat, Abdülkadir Geylani’nin öncülüğünü yaptığı ‘Kadirilik’ tarikatidir. Abdülkadir Geylani, bilinen bütün tarikatler tarafından saygı duyulan en büyük Tasavuf düşünürü olarak anılmaktadır.

Ahmet Yesevi’nin öncülüğünü yaptığı ‘Yesevi’ tarikatı, Ahmet er-Rifai’nin öncülüğünü yaptığı ‘Rifaiyye’ tarikatı ve Ebu Medyen’in öncülüğünü yaptığı ‘Medyeniyye’ tarikatı da, tarikatlerin ilkleri arasında yer almaktadır.

Tarihi süreç içindeki öteki ana tarikatler, öncülerinin ölüm tarihleri ile birlikte şöyle sıralanabilir:

* Kübreviyye (618/1221) Necmuddin Kübra
* Sühreverdiyye (632/1254) Ebu Hafs Ömer Sühreverdi
* Ekberiyye (638/1240) Muhyiddin İbn Arabi
* Şazeliyye (656/1258) Ebul Hasan eş-Şazeli
* Bektaşiyye (669/1270) Hacı Bektaş Veli
* Mevleviyye (672/1273) Mevlana Celaleddin Rumi
* Bedeviyye (675/1276) Ahmet Bedevi
* Desukiyye (676/1276 İbrahim Desukiyye
* Halvetiyye (750/1349) Ömer b.Ekmelüddin el-Lahci el-Halveti
* Nakşibendiyye (791/1389) Bahauddin Nakşibend

Ana Tarikatlerin kuruluşu iki asır içinde tamamlanmıştır. Zaman içinde bu Tarikatlerin şubeleri ve şubelerin de kolları açılmıştır. Ana Tarikatlerden yeni tarikatler üretilmiştir.

Ana Tarikat’lerin ve bunların şeyh’lerinin; üretkenlikleri, eserleri ve kişilikleri göz önünde bulundurulduğunda; günümüzdeki tarikat’lerın ne denli bir yozlaşma ve kokuşma içinde olduğu, bu sözde tarikatlerin sözde şeyh’lerinin ne denli yetersiz kişiliklerden oluştuğu, Tasavvufi düşüncenin bir tarafa bırakılarak Din’in ve Din’ce kutsal sayılan bütün değerlerin nasıl istismar edildiği ve kişisel çıkarlar uğruna kullanıldığı açık ve net olarak görülmektedir.

2-eylül-1925 tarihinde Tekke’lerin ve Zaviye’lerin kapatılması ile birlikte; Devrini tamamlamış ve yozleşmış haldeki Tarikatlar döneminin sona ermiş olması umulurken, çok partili hayatla birlikte yeniden toparlanma sürecine giren bu akımlar, kurucularının amaçlarına ve sistemin özüne tamamen aykırı bir nitelik kazanarak yeniden sahneye çıkmışlardır.

Günümüzün Tarikatçılığı; siyasal güç, makam ve para üçgenine oturtulmuş olup bu gerçek, fikri ve felsefi temellerinin uzandığı iddia edilen “Devri Saadet” Müslümanlığı ile bağdaşmayacağı gibi, silsile yoluyla Hz. Peygambere ulaşıldığı safsatası da İslam’la kesinlikle uyuşmaz.

Türkiye’nin her köyünde ve mahallesinde Din görevlileri, halkın Dini gereksinmelerini özgürce ve yeterli ölçüde karşılamakta olduğundan ve geçmiş çağlarda Tarikatların üstlendiği “İrşad görevi” ni Camilerde eğitilmiş personel yerine getirmekte olduğundan, Tarikatların gereği ve dayanağı kalmamıştır. Dinin ve toplumun; siyaset, çıkar ve şöhret sarmalında, Devleti dee Rejimi de tehdit eden bir güce ulaşmış olan Tarikatlar’dan arındırılması gerekir.

‘Tarikatçı hareket’ günümüzde, Refah Partisi ve yandaşlarının da desteği ile, Din sömürüsü’nün de ötesine taşınarak, Laik ve Demokratik Sosyal Hukuk Devletine karşı Cihad açmış ve Rejim düşmanı bir ‘İrtica hareketi’ haline dönüşmüştür.

Ülkemizde varlığını sürdürdüğü bilinen Tarikat’ler, kendileri için genellikle ‘Cemaat’ tanımlaması yapmaktadırlar. Böylece yasaklanmış olan Tarikat’çı hareketi, ‘Cemaat’ kavramının arkasına saklanarak yürütmektedirler.

Tarikat’ler ya da Cemaat’ler, örtülü ve kapalı devre örgütlenmelerdir. Asla bir ‘Sivil toplum Örgütlenmesi’ nitelikleri yoktur. Şeyh’lerin nasıl ortaya çıktığı, müritlerin kimler olduğu, genellikle bilinmemekte ve Şeyh-mürit ilişkileri, gizlilik içinde sürdürülmektedir.

Tarikat’lerin ya da Cemaat’lerin pek çoğunda; Din sömürüsü yanında saf ve temiz müslümanların’da her alanda sömürüldüğü, kadın müritlere cinsi tacizde bulunulduğu ve müritlerin bağış yapmaya zorlandığı, günümüzde ortaya çıkan çok sayıda örnekle kanıtlanmıştır.

Günümüz Türkiyesinde adını duyurmuş ve etkinliklerini sürdüren başlıca Tarikatler şöyle sıralanabilir:

5.03.2.1 Nakşibendilik

‘Nakşibendilik’ ya da ‘Nakşilik’ olarak anılan bu tarikat, ana tarikatlerden birisi olan, ‘Yesevi Tarikatı’nın ‘Hacegah yolu’ olarak anılan bir kolu olarak ortaya çıkmıştır.

‘Hacegah yolu’ bir süre sonra, tarikatın yapılanmasında bazı değişiklikler yapan ve geleneğe göre ‘kurucu’ olarak kabul edilen, Muhammet Bahaeddin Nakşibend’in adı ile anılmaya başlanmıştır.

Muhammet Bahaeddin Nakşibend’in Hacegah yolu’nun yapılanmasında yaptığı en önemli değişiklik, açık ve sesli olarak yapılan ‘zikri’, gizli ve sessizce yapılan ‘zikre’ dönüştürmüş olmasıdır.

Gizli ve sessizce yapolan zikir, onbir usul öngörmektedir. Bu usuller’in, tasavvufi düşüncenin ve disiplinin ‘transandantal meditasyon’ alanında çok önemli saptamaları oluşturduğu, Psikoloji, Parapsikoloji ve Spritizma alanındaki gelişmelerin ve ilerlemelerin, Nakşiliğin gizli ve sessizce yapılan zikir uygulamaları için öngörülen onbir usul’unun önemini arttırdığı iddia edilmektedir.

Nakşilik’te zikir; Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün ‘Tasavvufun ruhu ve Tarikatler’ adlı kitabında aynen şöyle anlatılmaktadır:

‘Nakşilikte gerek ferdi, gerekse toplu halde zikir daima sırri yani sessiz ve kalpten yapılır. Zikrin ferdi olarak icrasında hakim olan onbir usule, burada girme durumunda değiliz. Geniş bilgi için hemen bütün Nakşi kaynaklara başvurulabilir.Şu kadarını söyleyelim ki bu onbir usul zikirde tam bir konsantrasyonun sağlanmasına yöneliktir. Bu konsantrasyon Nakşilikte rabıta ile kemal noktasına ulaşır.......Rabıta mürşit ile mürid arasndaki sürekli beraberliği sağiamaya yönelik bir ruhi disiplindir. Mürşit, Allahın bir belirtisi olduğuna göre, rabıta insanı Allah ile sürekli beraberliğe erdirir ki zikrin gayesi de budur. Fakat Nakşilerce rabıtasız zikir yerine, zikirsizrabıtayı tercih etmek gerekir. Yani eğer zikir ve rabıtadan birini terketmek zorunda kalırsak zikri terketmek daha uygundur. Çünkü ‘zikirsiz rabıta ardirir, fakat rabıtasız zikir erdirmez’

Rabıtanın icra şekline gelince bu, müridin şeyhin suretini hayalinde tutması ve her an şeyhinin iki kaşının ortasına bakmakta olduğunu düşünmesidir. Şeyhin iki kaşının ortası ilahi ilhamın akış yoludur ve mürid bu akış yoluna sürekli bakmalıdır. Bu bakış müridin iç dünyasını dağılıp parçalanmaktan da koruyacağından tam bir konsantrasyonu da temin edecektir.

Zikir olarak verilen ilahi isimlerin başında, bütün tarikatlerde olduğu gibi, Allah lafzı gelmektedir. Kelimei Tevhid ile belli bir düzeye gelen mürid önce Allah lafzı ile geliştirilir ve nihayet mürşidinin uygun göreceği diğer ilahi isimleri, bu lafza ilave ederek zikrini sürdürür.

Toplu halde yapılan zikrin Nakşibendilikteki adı Hatm-i Hacegan’dır. Bunu, Hacegan yani Nakşi büyükleri tarafından izlenen hatim (dua ve niyaz meclisi) olarak manalandırabiliriz.

Hatm-i Hacegan, başka bir deyimle Nakşilikte zikir şu şekilde icra edilmektedir:

Tek kişi kıbleye dönerek, toplu hallerde bir daire çevrilerek oturulur. Daire içine Tarikate intisabı olmayanlar alınmaz. Böyle bir durumda ilahi feyzin kesileceğine inanılır. Müridler birbirine temas ederek otururlar. Bu hal, feyzin herkese akmasını sağlar. Her mürid abdestli halde bulunur.

Önce tövbe ve istiğfar edilir. Bunun için genellikle 111 defa estağfirullah çekilir. Bunu yine ayni sayıda Kelime-i Tevhid ve Hz. Peygambere salat ve selam izler. Bunun ardından bazı ayet ve sureler okunur.

Bunun ardından toplu halde bulunuluyor ise, yöneticinin işareti ile, tek kişi ise kendiliğinden ölümü düşünme (tefekkür-i mevt)’ye geçilir. Mürid, öldüğünü, malının mülkünün başkalarına kaldığını, kendisinin kabre konduğunu, sorguya çekildiğini, kendisine kendi iyi amelleri dışında hiçbir şeyin fayda vermediğini vs. düşünüp dünyanın hiçliğini iyice hatırlar ve güvenilecek tek şeyin Allah’ı anmak olduğunu düşünerek Allah lafzı ile zikre başlar. Zikir, yöneticinin işareti ile biter. Ferdi icrada ise mürşidin işaret ettiği sayıda Allah lafzı söylenir. Nakşiler bu sayıları tesbit için bazen çok uzun tesbihler kullanırlar. Zikrin akabinde yine bir miktar Kuran okunup, tarikat büyüklerine dua ile celseye son verilir.’

Nakşibendi zikri’ne ayrıntılı bir biçimde yer vermenin gerekçesi; bütün tarikatler’de var olan zikir hakkında en köklü kaynaktan ve gelenekten yararlanarak bir örnek sunabilmektir.

Nakşilik, Hz. Peygambere, biri Hz.Ebu Bekr’e diğeri Hz. Ali’ye çıkan iki silsile ile ulaşmaktadır.

Nakşibendi tarikati, Buhara ve civarında doğup gelişmiş ve Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı topraklarına getirilmiş ve yayılmıştır. Tarikatin Türkiyede en yaygın olan kolu Mevlana Hlid el-Bağdadi (ölüm tarihi 1242/1826) tarafından temsil edilen Halidiyye koludur.

Nakşibendi tarikati’nin çok sayıda kolu ve gurubu olmasına karşın son dönemdeki en önemli şeyhi, Zahit Kotku’dur. Şeyh Zahit Kotku, Tarikatlerin siyasallaşması sürecini başlatan kişidir. Bu günkü Refah Partisi bu süreçte oluşturulmuş bir siyasi harekettir.
Nakşibendi Tarikati, Şeyhler ve vekiller liderliğinde yönetilen dergahlar, mürid evleri, dernekler ve vakıflar yoluyla çalışmalarını sürdürmektedir.

Öteki tarikatlerde de olduğu gibi, Nakşibendi Tarikati’de başlangıç döneminde var olan ‘tasavvufi zevk ve heyecanı kitlelere yaymak’ gibi olumlu bir rolü oynama noktasından oldukça uzaklaşmıştır.

Nakşibendi tarikati günümüzde; Dini eğitim vermek ve Dini duyguları sömürmek yoluyla taraftar kitlesini arttırmak, ticari faaliyetlerde bulunarak ekonomik güç oluşturmak ve Devlet kademelerinde kadrolaşarak yönetimde söz sahibi olmak amaçlarını gütmektedir.

Nakşibendi Tarikati, bu amaçlarını kısa zamanda gerçekleştirebilmek için de Siyasi yapılanma içinde aktif roller üstlenerek, Refah Partisi saflarında siyasal mücadeleye girmiş ve bu yolla Türkiyede şeriat esaslarına dayalı bir Din Devleti kurma hedefine yönelmiş bulunmaktadır.

5.03.2.2 Süleymancılık

Süleymancılık, Cumhuriyet Türkiyesi’nin kendine özgü koşulları içinde ortaya çıkmış bir ‘İslami yorum ekolü’dür. Bu ekol’ün ‘Tarikat’ tanımlaması ile anılması, Tasavvufi düşünce’ye ve tarikat yapılanması’na uygun olmasa bile, halk arasında Süleymancılık bir tarikat olarak algılanmaktadır.

Süleymancılık, hiç kuşku yoktur ki, ana tarikatlerden etkilenerek ve esinlenerek günümüzde varlığını koruyan ‘İslami yorum ekolleri’ ya da tarikatler arasında yer almıştır.

Bu tarikatin ya da ekol’ün kurucusu Şeyh Süleyman Hilmi Tunahan’dır.

Süleymancı’lar, tıpkı Nakşibendi tarikatı gibi, hem siyasetle hem de ticaretle uğraşmaktadır. Bir yandan dernek, vakıf, pansiyon, Kuran kursu, ticari şirket ve yayın organları ile yoğun bir çalışma sürdürürken öte yandan da siyasetle iç içe olabilmektedirler.

Süleymancı’lar; daha çok Doğruyol Partisi ve Anavatan Partisi’ne eğilimli görünmektedirler. Geçmiş dönemde ise hep Adalet Partisi tercihini yapmışlardır.

Süleymancı’lar genellikle:

* Kurs ve okul öğrencilerine yardım derneklerinde,
* Öğrenim çağındaki öğrencilere yardım derneklerinde,
* Fakir ve muhtaçlara yardım derneklerinde,
* İzinli ve izinsiz Kuran kurslarında,
* Pansiyonlarda,
* Öğrenci yurtlarında,
* Biçki-dikiş, daktilo ve muhasebe kurslarında,
* Yurt dışında ise İslam Kültür Merkezlerinde ve bunlara bağlı yan kuruluşlarda,

çalışmalarını sürdürmektedir.

Süleymancılar, şeriat esaslarına dayanan bir Din Devleti özlemini canlı tutmak, bu inanca sahip gençler yetiştirmek ve yetiştirilen bu gençlerin Devlet kadroları içinde görev almalarını sağlayarak, sağlam bir altyapı oluşturmak ve bu sağlam altyapı üzerinde asıl amaçlarına erişmek gayesini gütmektedir.

Süleymancılık tarikatinin ya da ekol’ünün; çoğunluğu Almanya’da olmak üzere, Belçika, Hollanda, İsveç, İsviçre, Avusturya, Fransa, Danimarka, Norveç, Romanya, İngiltere ve ABD’de 400 dolayında derneği bulunmaktadır. Türkiye’deki 1700 derneği ile birlikte toplam 2100 dernek örgütlenmiş durumdadır.

‘Süleymancı’ların 3’ü yurt dışında, 11’i yurt içinde olmak üzere 14 adet vakfı, 28 adet ticari şirketi ve 1750 adet pansiyonu vardır.

5.03.2.3 Nurculuk

Nurculuk hareketi’de Süleymancılık gibi, Cumhuriyet Türkiyesi’nin kendine özgü koşullarında ortaya çıkmıştır.

Şeyh Saidi Nursi’nin öncülüğünde oluşturulmuş ve geliştirilmiş, halk arasında tarikat olarak algılanan bir İslami yorumdur. Bir Tarikat’tir. Günümüzdeki öteki tarikatler gibi, ana tarikatlerden esinlenerek türetilmiştir.

Şeyh Saidi Nursi, ‘İttihad-ı Muhammedi Fırkası’ kurucu üyeliği yapmış ve son Osmanlı Mebusan Meclisinde görev almış, siyasal kimliğe de sahip bir düşünürdür. .

‘Bedi-üz zaman’ olarak da adlandırılan ‘Said-i Nursi, Ulusal Kurtuluş savaşı’nın ve Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim kadrosu ile ters düşmüş, düşüncelerinden ve eylemlerinden dolayı yargılanmış, tutuklanmış ve zorunlu ikamete tabi tutulmuştur.

Dönemindeki ‘İslamcılık tartışmaları’nın içinde hep yer almış olan Said-i Nursi, düşüncelerini ‘risale-i nur’ yapıtlarıyla ortaya koyarak bu yapıtlar etrafında ‘Nurculuk tarikati’nin oluşturulup yaygınlaştırılmasını sağlamıştır.

Said-i Nursi; çağdaşları arasından, iki konudaki görüşleri ile dikkatleri çekmiştir.

Bunlardan birincisi; Said-i Nursi’nin yaşanan, yaşanmakta olan ve yaşanacak olan her olayın, her gelişmenin, her buluşun ve her olgu’nun, Kuran’da ifade edilmiş bulunduğuna ilişkin iddialarıdır.

Said-i Nursi; ‘İşaratü’l-İcaz’ adlı eserinde, Vücüda gelmiş veya gelecek herşeyin Kuran’da mevcut olduğunu, insanların medeniyet vadisinde Peygamberlerin mucizelerine yaklaştıklarını, zaten mucizelerin de bu yolda teşvik için Peygamberlere verildiklerini söylemiştir.

Said-i Nursi; söz konusu kitabında bu düşüncesini bazı, ayet’lere atıfta bulunarak kanıtlamaya çalışmış ve şu iddialara yer vermiştir.

* Kıraç ve kumlu yerlerden su çıkarmak için günümüzde kullanılan santrfüj pompa, ‘asan ile taşa vur’ (Bakara 2/60) ayeti ile işaret edilen Hz. Musa’nın (taştan su çıkaran) asa’sından ders alınarak keşfedilmiştir.

* Hz. İbrahimi ateşin bir mucize olarak yakmaması (Embiya 21/69) ayeti, insanlığın keşfettiği yakıcı olmayan mertebe-i nariyeye (yakıcılık düzeyi’ne) örnek ve dayanaktır.

* Hz. Yakub’un çok uzağında olan oğlu için ‘Ben Yusufun kokusunu alıyorum’ (Yusuf 12/94) ayeti, Uzak mesafelerden ses ve görüntü almak gibi insanlığın keşfettiği veya edeceği buluşlara örnek ve dayanaktır.

* Hz. Süleyman’a ‘kuş dilini öğrettik’ (Necmi 27/16) ayeti, insanlığın keşfettiği Radyo ile haberleşmede kullanılan papağan ve güvercin gibi hayvanların konuşmalarına ve bunların önemli işlerde kullanılmalarına örnek ve dayanaktır.


Said-i Nursi’nin bu yaklaşımlarını günümüzde, Necmettin Erbakan ve arkadaşları da paylaşmakta ve daha da ileri giderek, Bilimde, sanatta ve teknolojide elde edilen bütün başarıların temelinde Kuran ve İslam bilginleri vardır. Batılı ülkeler, İslamın hakkını ödemeye kalksalar buna varlıklarının bile yetmeyeceğini ifade etmektedirler.

Said-i Nursi’nin dikkatlerin üzerinde toplanmasına neden olan ikinci görüşü, ‘İslamda ictihad’ konusuna ilişkindir.

İslamda ictihad kapısı 13. yüzyılda kapatılmıştır. İslam bilginlerinin büyükçe bir bölümü, İctihad kapısının kapatılmış olmasını; İslam dünyasının, dünyadaki hızlı değişimin dışında kalmasına ve taklid’e yönelmesine neden saymakta, İslamın gelişmesi ve ilerlemesi isteniyorsa İctihad kapısının mutlaka açılması gerektiğine inandıklarını ifade etmektedirler. Bu iddia bu gün de geçerliliğini korumaktadır.

Said-i Nursi ‘İctihad Risalesi’ adlı yapıtında, ‘İctihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mani vardır.’ diyerek, sözde ictihad kapısını açık tuttuğunu ifade ederek, ileri sürdüğü 6 nedene dayalı olarak, ictihad kapısının ilelebed kapalı tutulmasına neden olacak iddialarını ortaya koymaktadır.

Said-i Nursi’nin samimiyetten yoksun bir iddia içınde olduğu, bir anlamda takiyye yaptığı, aslında ictihad kapısının açılmasına taraftar olmadığı, ama taraftarmış gibi görünmek istediği, ileri sürdüğü 6 neden’in incelenmesi ile açıkça anlaşılmaktadır.

Said-i Nursi’nin İctihad kapısının açılabilmesi için mani olarak gördüğü 6 neden kısaca şöyle özetlenebilir:

1- Devir ictihad devri, yani gedik açma devri değil, çatlakları kapama
devridir.
2- Selefin bütün zamanların ihtiyaçlarını karşılayabilecek fikirleri
dururken,‘heveskarane yeni ictihadlar yapmak, bidatkarane bir
hıyanettir.’
3- Şu anda siyaset, dünya hayatı ve felsefe revaçtadır. Bunlar ictihadın
sıhhatine birer perde teşkil etmektedirler.
4- Siyasete, dünya hayatına ve felsefeye bel bağlayanların ictihad arzuları
İslam bağından kurtulmaya sebeb olur.
5- Bu gün ictihad’la ele geçirilmek istenen şey makbul değildir.
6- Bu günün insanlarının Hz. Peygamberin nurlu asrından uzak olmaları,
onları hakikatleri görebilmekten ve buna göre ictihad yapabilmekten
uzak bırakmaktadır.

İslamda ictihad kapısı’nın açılıp açılmaması, islam düşünürleri arasında bilimsel ve felsefi çerçevede elbetteki tartışılmalıdır. Konu’nun her iki yönü ile savunulması belki düşünülebilir. Ama her halde, Said-i Nursi’nin ictihat kapısının açılmasına şu sırada 6 tane mani vardır diyerek saydığı nedenleri ciddiye almak olanaklı değildir.

Günümüzde pek çok siyaset adamının popülist bir yaklaşımla, derinliğinin olup olmadığı konusunda hiç bir bilgiye sahip olmaksızın, bazı sözde ‘İslami yorum’ların peşine takılarak, toplumu da arkalarından sürüklemelerine ve ortaya çıkan bir kısım ’şarlatan’a öncü payesi verilmesine, mutlaka engel olunmalıdır. Bunu yapabilmek için de gerçeklerin gözler önüne serilmesi gerekir.

Said-i Nursi’nin görüşlerine ve iddialarına ayrıntılı olarak yer verilmesinin nedeni; Nurculuk olarak adlandırılan İslami yorum’un önderini ve O’nun izinden yürüdüğünü söyleyerek halkımızın kutsal din duygularını istismar eden günümüzdeki ‘sözde öncüleri’ gerçek değerleri ve nitelikleri ile tanıyabilmektir.

Günümüzde ‘Nurculuk hareketi’, çok sayıda gurup tarafından yürütülmektedir. Bunlar içerisinde, en güçlü ve en etkin konumda olanı ‘Fethullah Gülenciler’ olarak anılan guruptur.

1969 yılından bu yana faaliyetlerini giderek yaygınlaştırmış ve yoğunlaştırmış olan ‘Fethullahçılar’, Türkiyede ve yurt dışında; İslami örgütlenmenin, Tebliğ, Cemaatleşme ve Cihad olarak bilinen klasik modeline uygun olarak, yaygın bir örgütlenmeye, geniş bir taraftar kitlesine ve çok güçlü bir ekonomik yapıya sahip bulunanmaktadırlar.

Fethullahçılar, Tebliğ yani hazırlık ve ideolojik propaganda aşamasını tamamlamıştır. Fethullah Gülen, yıllardan beri başta Cami’ler olmak üzere pek çok mekanda ve ortamda vaaz’lerini sürdürmüş, ikna gücünü tümüyle kullanarak vecd içinde ve çoğu kez gözü yaşlı bir biçimde konuşmalarını yapmış ve bunların görüntülü kasetlerini Türkiyeye ve Dünyaya dağıtmıştır.

Fethullahçılar için ikinci aşama olan Cemaatleşme yani örgütlenme ve kitleselleşme de tamamlanmıştır. Yurt içinde:

* 200 den fazla vakıf,
* 13 dernek,
* 47 özel okul,
* 82 şirket,
* 346 dershane,
* 448 öğrenci yurdu,
* 1 özel üniversite,
* 7 dergi,
* 1 televizyon kanalı,
* 8 radyo istasyonu

Yurt dışında ise:

* 166 lise düzeyinde okul,

kuruluşu faaliyetini sürdürmektedir. Bir süre öce de ‘Asya Finans’ adıyla yeni bir kuruluşu faaliyete geçirmişlerdir. Bundan böyle giderek, daha büyük bir güç olma süreci yaşanacaktır.

Fethullaçı gurubun vakıf kuruluşları içinde ‘Marmara Eğitim ve Kültür Vakfı’ ile ‘Akyazılı Vakfı’ özel bir ağırlık taşımaktadır.

‘Marmara Eğitim ve Kültür Vakfı’, üstün başarılı 10.000 den fazla Üniversite, lise ve ortaokul öğrencisine, öğrenim süresince burs vermektedir.

Vakıf ayrıca, 12 yurt işletmekte ve bu yurtlarda toplam olarak, 1500 dolayında öğrenci barınmaktadır. Bu yurtlar birer eğitim kurumu gibi değerlendirilmektedir.

Yurtlarda kalmayanlar da bu eğitim programlarına katılabildiği gibi, yurtta kalan öğrenciler adına yurt çevresinde kiralanan evlerde de eğitim sürdürülmektedir.

‘Akyazılı Vakfı’, 1972 yılında İzmirde kurulmuş ‘kamu yararına çalışan’ bir vakıftır. Bu nedenle, kurumlar, gelir, veraset ve intikal, emlak ve gümrük vergileri ile harç’lardan muaf tutulmuştur.

Vakfın, trilyonlarca mal varlığı vardır. Kurban derisi toplama işinde büyük bir başarı kazanan Vakıf, yılda birkaç trilyonluk kurban derisi geliri sağlamaktadır.

Fethullah’çılar için, kitleselleşme ve toplumun içine kök salma aşamaları başarı ile gerçekleştirilmiş, eylemin üçüncü ve son aşaması; istendiği zaman uygulamaya konulabilecek duruma getirilmiştir. Ülkenin içinde bulunduğu siyasal ortama göre, bundan sonraki dönem değerlendirilecektir.

Haziran 1995 tarihinde yaptığı bir konuşmasında Fethullah Gülen; Türkiye’nin 2010 yılına kadar, yani 15 yıl daha Demokrasiye ihtiyacı bulunduğunu, 15 yıl sonra ise cemaatler’inin ‘kendi Partilerini’ kurabileceğini ifade etmiştir.

Fethullahçı’ların Refah Partili bir Belediye Başkanı’nın söylediği gibi, kendi Partilerinin kurulup yönetimi ele geçirmesine kadar, ‘Demokrasiyi araç olarak kullanmak’ düşüncesini taşıdıkları, ayrıca 2010 yılına kadar geçecek olan dönemin, herkesle iyi ilişkiler içinde Takiyyeci bir anlayışla değerlendirileceği, yapılan bu açıklamadan anlaşılmaktadır.

Fethullah’çılar, siyasal yelpazedeki bütün Partilerle iyi ilişkiler içinde olmaya özen göstermektedir. Parlamento’da temsil edilen partilerden CHP dışındakiler, birbiri ile yarışarak Fethullah Gülen’le yakınlık kurmaya çalışmaktadırlar. Ancak, Refah Partisi ile Fethullahçı’ların birbirine sıcak bakmadıkları hissedilmektedir.


Yorum
Değerli Dostlarım,
İlginiz ve desteğinizle büyüyen Cumhuriyet Halk Partisi'nde sizlerle beraber Türkiye için el ele vererek samimiyetle, iyi niyetle ve ciddiyetle çalıştık. Bundan böyle sizlerin de desteği ve yoğun katılımıyla bu çalışmaları internet ortamında da sürdüreceğiz. Katkılarınızı, görüş ve önerilerinizi Türkiye'yi daha güzel günlere götürmek için bekliyorum.

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...
Son Dakika Haberler
Fotoğraflar
Videolar
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Anı & Analog
KİMLİKLERDE DİN HANESİ OLMAMALI!

SARP BALCI


Muhafazakârlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kızdı. Mahkeme dini inancın açıklanmasını mı engelliyor?

2004’te Sinan Işık’ın iç hukuk yollarını tüketerek 2005’te Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde açtığı dava, 2 Şubat 2010’da sonuçlandı. Mahkeme karara ilişkin basın açıklamasında, kişinin inancını açıklamaya zorlanamayacağı ilkesine vurgu

Tamamını okumak için...

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...

Anasayfa | Özgeçmiş | Duyurular | Basın Açıklamaları | Basında Ali Topuz | Köşe Yazıları | Haberler | Raporlar | Görsel | Diğer | Genel Kurul Konuşmaları | İhtisas Komisyonları | Uluslararası Komisyonlar | Parti Çalışmaları | Diğer Çalışmalar | Projeler | Metinler | Fotoğraflar | Videolar | Görüşleriniz & Sorularınız | İletişim