tphlogo

LAİKLİĞİN NERESİNDEYİZ RAPORU - ÖĞRETİM BİRLİĞİ YASASI VE DİN EĞİTİMİ
19.03.1997



6. ÖĞRETİM BİRLİĞİ YASASI VE DİN EĞİTİMİ


6.01 Eğitime Genel Bakış

Eğitim hakkı, en temel insan haklarından birisidir. Hiç kimse, maddi olanaksızlıklar nedeniyle eğitim hakkından mahrum edilmemelidir. Hiç kimse, yaşamının hiçbir aşamasında eğitim için geç kalmış sayılmamalıdır, Eğitimin hiç bir dalında ve hiç bir aşamasında kimsenin önü tıkanmamalıdır.

Herkesin eğitim hakkından eşitlik içinde yararlanmasını sağlamak amacıyla,gereken önlemleri almak Devletin temel görevidir. Eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması kadar, eğitimin niteliği ve içeriği de önemlidir. Devlet, eğitimin niteliğinin ve içeriğinin belirlenmesi, denetlenmesi ve korunması ile de yükümlüdür.

Eğitim ve öğretim; insanın gelişmesini, bilgilenmesini, çevresini ve evreni tanımasını, özgür düşünebilmesini, yeteneklerini geliştirerek, yaratıcı ve üretici olabilmesini sağlamalıdır. Bu nedenlerle; eğitim çağdaş olmalıdır, bilimsel olmalıdır, laik olmalıdır.

Eğitim ve öğretim; özgür ve eleştirel düşünebilmeyi, tartşmayı, sorgulamayı, kuşku duymayı, araştırmayı, çeşitli ilişkiler arasındaki sebep sonuç bağlantılarını önyargısız bir biçimde ele almayı içermeli ve sağlamalıdır.

Eğitim ve öğretim; İnsanın aklını kılavuz edinebilmesi ve niteliklerini geliştirebilmesi için gereklidir. Yaşamı oluşturmak ve geliştirmek, yaşama anlam ve gerçekçilik kazandırmak için gereklidir. Eğitim ve öğretim sonu olmayan bir süreçtir.

Atatürk ve arkadaşları, dünyadaki gelişmeleri ve değişmeleri sürekli olarak izlemiş ve bu konularda eğitimin ve öğretimin taşıdığı önemi çok iyi kavramışlardı. Kurmakta oldukları yeni Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, sağlam temellere oturtulması ve güvenceye alınması için; çağdaş ve laik bir eğitim sisteminin gerekli olduğunu biliyorlardı.

Daha Cumhuriyet ilan edilmeden, 1922 yılında, Millet Meclisinde yaptığı bir konuşmasında Atatürk; “Hükümetin en önemli görevi eğitim işleridir. Bunda başarı sağlamak için öyle bir yol çizmeliyiz ki, o program ülkeyi bugünkü haliyle, toplumsal gereksinmeleriyle, çevre koşullarıyla ve yüzyılın gereksinmeleriyle uyum haline getirsin.” diyerek, eğitim ve öğretime verdiği önemi belitmiştir.

Atatürk 1924 yılında yaptığı bir konuşmasında; ''Uygarlık yolunda başarı, yenilikleri kavrayıp uygulamaya, yenileşmeye bağlıdır. Toplumsal yaşayışta, ekonomik yaşayışta, bilim ve fen alanında başarılı olmak için biricik ilerleme ve gelişme yolu budur. Yaşamayı ve geçinmeyi sağlayan hükümlerin zamanla değişmesi, gelişmesi, yenileşmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Uygarlığın yeni buluşları, bilimin olağanüstü başarıları, dünyayı değişmeden değişmeye sürükleyip durduğu bu dönemde, yüzyılların eskittiği köhne davranış ve düşüncelerle geçmişe saplanıp kalmakla varlığımızı korumamız mümkün değildir.'' diyerek, değişimin ve yenileşmenin zorunluluğunu ,bunu başarabilmek için de çağdaş düşünceyi kavramak gerektiğini vurgulamıştır. Atatürk, bu görüşleri ile Türkiye için gerekli olan eğitim sisteminin niteliğini, çerçevesini ve amacını da ortaya koymuştur.


Atatürk bir başka konuşmasında; Ulusumuzun ülküsü, ereği, bugünkü dünya içinde tam anlamıyla uygar bir toplum olmaktır. Bir ulusun varlığı, değeri, özgürlüğü, bağımsızlığı eskiden yaptığı ve ilerde yapacağı eserlerle orantılıdır. Bu yol üzerinde duraklayanlar, durup ta geriye bakıp imrenenler, imrenmek bilgisizliğinde bulunanlar, genel uygarlığın coşup gelen seli altında birgün boğulacaktır.'' diyerek, uygarlığı yakalayabilmek için geriye değil ileriye yönelmek gerktiğini belirtmiş ve ancak çağdaş bir eğitimle ulaşılabilecek bir hedef göstermiştir.

“Eğitimdir ki, bir ulusu ya özgür, bağımsız yüce bir toplum halinde yaşatır, ya da tutsaklığa sürükler” sözü Atatürk'e aittir. Atatürk bu sözleriyle, özgürlüğün ve bağımsızlığın güvence altına alınmasında, eğitim sisteminin nitelik açısından taşıdığı yaşamsal öneme değinerek; çağdaş, bilimsel, laik bir Eğitim sistemi amaçladığını açıklamak istemiştir.

Atatürk ve arkadaşları; kurtuluş savaşı sonrası, yeni ve çağdaş bir Devlet oluştururken, bunun temel taşlarından birisinin eğitim sistemi olduğunu bilerek işe başladılar. İlk işlerden birisi olarak da, Öğretim birliği yasasını çıkartarak Eğitim ve öğretim alanında büyük bir devrim başlattılar. Bu büyük Eğitim devriminin anlamını kavramaya yardımcı olacağı için, yeni Türkiye Devleti'nin Osmanlı imparatorluğundan nasıl bir eğitim ve öğretim sistemi devraldığını incelemekte yarar vardır.



6.02 Osmanlıda Eğitim sistemi

Teokratik bir yapısı olan Osmanlı imparatorluğunda eğitim, din eğitimi ile başlamıştır. Tanzimat'tan sonra laik eğitim kurumları da oluşturulmuştur. Bir kısım yabancı eğitim kurumları da dikkate alınırsa, Osmanlı döneminde, Dini eğitim, laik eğitim ve yabancı eğitim olarak üçlü bir eğitim sisteminin varlığından söz edilebilir.

Osmanlı eğitim sistemi, çok değişik aşamalardan geçmiştir. Kuruluş ve yükselme dönemlerinde okullar iki bölümden oluşuyordu. 17. yüzyıla kadar, halk kesimine hitabeden “Sibyan mektepleri” ve “Medreseler” ile, Saray kesimine hitabeden “Enderun”, öğretim ve eğitim alanındaki ana kurumlar olarak görev yapmışlardır. Bunların yanında, çeşitli tarikatların ve tekkelerin dünya görüşleri doğrultusunda eğitim veren kurumlar da açılmıştır.

Sibyan okulları; ilkokul düzeyinde eğitim veren, kız ve erkek çocukların bir arada eğitim ve öğretim gördüğü karma okullardır. Bu okullara mahalle okulu da denilirdi. İmparatorluğun her yanında, hayır sahipleri veya halk tarafından vakıf olarak yaptırılmışlardır. Bu okulların öğretmenleri medrese mezunlarından, imam ve müezzinlerden oluşurdu. Sibyan okullarında; Kuran, elifbe ve ilmihal (dini dersler) öğretilirdi.

Tanzimat ve meşrutiyet dönemlerinde Sibyan okullarının yanında ve yanlız şehirlerde olmak üzere yeni ilkokul'lar açılmıştır. Bu okullarda, dini bilgiler yanında Tarih, Coğrafya, ve Türkçe dersleri de okutulmaya başlanmıştır.

Medreseler ilk kez, Osmanlılardan çok önceleri, Gazneli Mahmut döneminde (997-1030) açılmışlardır. Selçuklular döneminde de çok sayıda medrese kurularak “Medreseler kurumu” oluşturulmuştur. Bu medreseler bulundukları çağa göre, en yüksek düzeydeki eğitim kurumları idi. Ders programlarında pozitif bilimlere yer verilmiştir.

Medrese sistemi Osmanlılara Selçuklulardan geçmiştir. İlk Osmanlı medresesini, Orhan Gazi, 1333 yılında İznik'te açmıştır. En önemli iki medreseden birincisi, Istanbul-Fatih Cami’inin yanında Fatih tarafından açılan “Sahn- Seman” (8 medrese) ikincisi ise, Kanuni'nin “Süleymaniye medreseleri” dir. Bu medreselerde din’i bilgiler yanında, Astronomi, Matematik ve Fizik gibi pozitif bilimler de okutulmuştur.

17. yüzyıldan başlayarak, pozitif bilimlere kapılarını kapatan Medreseler, Fatih'in başlattığı Felsefe derslerini de programlardan çıkarmışlardır. Oysa aynı dönemde batı dünyası; birbirini izleyen reform hareketleriyle, bilimde, teknikte, sanatta ve ekonomide büyük atılımlar gerçekleştiriyordu. Osmanlı Devleti ve Osmanlı toplumu, din’ci güçlerin karşı koyması ve dayatması sonucu bu gelişmeleri izleyememiş ve bu gelişmelerin dışında kalmıştır. Kendi içine kapanan Osmanlı Devletinde, zamanla İslamiyet ve medreseler toplumun siyasal, bilim, hukuk, sanat, edebiyat ve ekonomik yaşamına egemen olmuşlardır.

18. yüzyılda, Osmanlıların içinde bulunduğu karanlık ortamda sürekli yenilgiler ve başarısızlıklar yaşanmıştır. Bu durum, yenilik arayışı içinde batıya yönelmeyi ve “ıslahat” yapmayı zorunlu hale getirmiştir.

Bu yenilikler çerçevesinde, batıdan tam 277 yıl sonra 1727 yılında ilk teknik araç olan matbaa, Istanbulda kullanılmaya başlanmıştır. İlk matbaanın açılabilmesi, din’i kitaplar basılmaması koşulu ile ve Şeyhulislam'ın özel fetva'sı ile mümkün olabilmiştir. Matbaanın bu kadar geç getirilmiş olması, her alanda olduğu gibi, eğitim ve kültür alanında da kapatılması olanaksız bir gecikme ve boşluk yaratmıştır.

3. Selimin iyi niyetlerle başlattığı batıya yönelme ve yenileşme çabaları çerçevesinde; ilk Teknik okullar açılmış ve bu okullarda ilk kez yabancı dil olarak Fransızca, zorunlu dersler arasına alınmıştır.

Ancak, dönemin sözde “Ulema” sı ve çıkarları bozulan bir kısım Devlet adamları ile Yeniçeriler tarafından engellenmiş olan 3. Selim, Şeyhulislam'ın fetvası ile taht'tan indirilerek öldürülmüştür.

19. yüzyıl içinde Osmanlı İmparatorluğunda meydana gelen inişli ve çıkışlı gelişmeler arasında, eğitim alanında da yeni kurumlar ortaya çıkmıştır.

İlköğretim'de “iptidailer” Orta öğretimde, “Rüşdiye, idadi ve Sultaniler”, yüksek öğretimde ise, “Darul- fünun” gibi eğitim ve öğretim kurumlarının yanısıra, “Mühendishane, tıbhane ve harbiye” bu dönemde açılmıştır.

Batıdaki eğitim sistemlerinden esinlenerek açılmış olan bu okullarda. dönemin pozitif bilimleri yanında, Arapça ve din derslerine de devam edilmiştir. Ayrıca bu okullarda ibadet yapıldığı da bilinmektedir.

II. Abdülhamit döneminde, eğitim ve öğretim programlarında değişmeler olmuş ve Din dersleri, bütün Orta öğretim kurumlarının programlarında yerini almış ve giderek bu Okullar Din ağırlıklı eğitim veren kurumlar haline dönüştürülmüştür.

II. Meşrutiyet’ten sonra ise, Medreseler yeniden ele alınmış, eğitim ve öğretim programları asıl amaçlarına uygun duruma getirilmiştir.

Ayrıca, Darülfünun’da (Üniversite’de) mesleki Din eğitimi ve öğretimi için yüksek düzeyde Akademik bir kurum olarak “Ulum-Aliye-i Diniye Enstitüsü”nün kuruluşu ile, Öğretmenlik alanının da Medreselerin elinden alınması yoluna gidilmiştir.

Böylece; Mühendislik, Tıp, Askerlik ve Hukuk alanlarında olduğu gibi Eğitim alanında ve öteki alanlarda da Eğitim ve öğretim; giderek, Medreselerin ilgi alanı dışına kaydırılmış ve Medreselerin içi bir anlamda boşaltılmıştır.

Medreselerin içinin boşaltılması, Medreselerde yeni düzenlemeler yapılması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bu amaçla, 1 ekim 1913 tarihinde “Islahı Medaris nizamnamesi’ kabul edilmiş ve Istanbuldaki Medreseler, “Dar-ül Hilafet-ül Aliyye Medresesi” adıyla, dörder yıllık ilk, orta ve yüksek kısımdan oluşan üç kademeli toplam 12 yıl süreli olarak yeniden düzenlenmiştir.

Bu düzenlemelerin yanında, 1914-1915 öğretim yılından başlayarak, Istanbul dışındaki Medreseler de 5 yıllık ''taşra medreseleri'' ne (imam-hatip okulu’na) dönüştürülmüştür.

Ayrıca, Öğretim süreleri 4 yıl olan “Medreset-ül Eimme vel Huteba” ile “Medreset-ül Vaiz” olarak adlandırılan Medreseler, ilgi görmemeleri nedeniyle birleştirilerek “Medreset-ül İrşad” isimli yeni bir Okul ortaya çıkmıştır.

Bu yeni Okul, 3 yıl süreli “Vaizler şubesi” ve 2 yıl süreli “Hatipler ve İmamlar şubesi” olarak iki bölümlü bir Eğitim ve Öğretim kurumu olarak düzenlenmiştir. Bu okulun özendirilmesi için de İmam olacakların “Medreset-ül İrşad” mezunu olmaları koşulu getirilmiştir. Ayrıca, “Vaizler şubesi” öğrencilerine, yüksek okul öğrencilerinin sahip olduğu hak ve ayrıcalıklar tanınmıştır.

Öğretim birliği yasası'nın kabul edilmesinden sonra, Bu medreselerin vaizler bölümü Istanbul Üniversitesi İlahiyat fakültesine, İmam ve hatip bölümleri de İmam-hatip okullarına dönüştürülmüştür.


6.03 Öğretim birliği yasası

Osmanlı imparatorluğundan devralınan eğitim ve öğretim sistemi; yetersiz, dağınık, farklı otoritelere bağımlı ve din’i eğitim ağırlıklı, her şeyden önce çağdaşlıktan ve bilimsellikten yoksun bir yapı içindeydi. Böyle bir eğitim sistemi ile yeni Türkiye Devleti'ni sağlam temellere oturtmak, gerekli olan değişimi ve yenileşmeyi sağlamak çağı ve uygarlığı yakalamak olanaksızdı.

Eğitim ve öğretimin din’i baskılardan kurtarılması, çağdaş, bilimsel, laik eğitim düzenine geçilmesi ertelenemez bir görev haline gelmişti. Ancak bunun yapılabilmesi için Saltanatın ve Hilafetin kaldırılması gibi bir dizi yeniliğin yapılmasına gereksinim vardı.

Hazırlıklar tamamlanıp öncelikle gerekli olan yenilikler yapıldıktan hemen sonra, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temel taşlarından birisi olan ve laik eğitim düzeni'ne geçişi sağlayacak olan Öğretim birliği yasası (Tevhhid'i Tedrisat Kanunu) 3 mart 1924 tarihinde Millet Meclisinde kabul edilerek yürürlüğe girmiştir.

Öğretim birliği yasası, 7 maddelik bir yasadır. Yasanın 1. ve 2. maddeleri ile, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bütün eğitim ve öğretim kurumları ile Şer'iye ve Evkaf Vekaleti ve özel vakıflar tarafından idare edilen bütün medreseler ve okullar, Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmış ve yasanın 2. maddesi uyarınca bütün medreseler kapatılmıştır.

Yasa'nın 4. maddesi, Uzman din adamı yetiştirmek için Darülfünun'da (Üniversite'de) bir İlahiyat fakültesi kurulmasını öngörmekte , “İmamet ve hitabet” gibi din hizmetlerinin yapılmasında gerekli olan görevlilerin yetiştirilmesi amacıyla Okulların açılmasını Milli Eğitim Bakanlığına görev olarak vermektedir. Yasa ayrıca, ilkokul'larda eğitim ve öğretimin Türkçe yapılmasını zorunlu hale getirmiştir.

Öğretim birliği yasası, din eğitimi ve öğretimini “İmamet ve hitabet” le ilgili ve sınırlı olarak öngörmektedir. Yasa, Genel eğitim ve öğretim kurumlarında din eğitimi verilmesine ilişkin bir hüküm taşımamaktadır.

6.04 Cumhuriyet döneminde Din'i eğitim

İnsanlık tarihi boyınca Din ve İnanç bir sosyolojik gerçek olarak sürekli varlığını korumuş ve toplumu etkilemiştir. Bu nitelikleri ile de Din ve inanç özgürlüğü temel insan hakları arasında yer almıştır.

Her toplumun ve her kişinin inançları doğrultusunda Dini’ni öğrenmesi ve Dini’nin gereklerini yerine getirmesi, ibadet etmesi en doğal hakkıdır. Bunun için de Din’i eğitim başta olmak üzere Din’le ilgili olarak çeşitli alanlarda düzenlemelere ve örgütlenmelere gereksinim olmuştur.

İslam Dini’nde Din adamlığı kurumu (Ruhban sınıfı) yoktur. İslam Dini’nin beş kesin kuralından (farz’ından) birisi namaz kılmaktır. Namaz’ın cemaat halinde Cami’de kılınması ise İslamiyette büyük önem verilen bir konudur. Cuma, Bayram ve Cenaze namazlarının da cemaat halinde kılınması zorunludur.

İşte bu gerçekler İslamiyette “İmamlık” görevini ve kurumunu ortaya çıkarmıştır. Öte yandan, Namaz zamanının başladığını duyurmak üzere “Ezan” okunması “Müezzinlik” görevlilerinin ve toplanmış olan cemaate Dinsel ve sosyal bilgiler verilmesi gerekliliği de “Hitabet” görevlilerinin bulunmasını zorunlu kılmıştır.

İslamiyetin ilk yıllarnda Hz. Muhammet, Medine’de İmamlık görevini bizzat, yaşamının sonuna kadar sürdürmüştür. Kendisinden sonra ise bu görevi dört halife sırası ile yerine getirmişlerdir. Medine dışındaki yerlerde ise, ilk zamanlarda halkın içinden Dini yönden en bilgili kişiler sıra ile bu görevi üstlenmişlerdir.

Camilerde Namaz kıldırmak üzere ücretli kişlerin tayin edilmesi, ilk olarak Hz. Ömer zamanında başlatılmıştır. Zamanla “Din Görevlileri”; nikah kıymak, Cenaze kaldırmak ve Din dersleri vermek gibi konularla da ilgilenmek durumunda kalmışlar ve böylece “Din Görevlileri” mesleği ortaya çıkmıştır.

Bu gerçekler İslam ülkelerinde; İmam, müezzin ve hatip gibi Din görevlileri yetiştirmek, Din alanında akademik çalışma yapapacak olanlara olanak sağlamak ve Din’ini öğrenmek isteyenlere yardımcı olabilmek için Din Eğitimi gerekli olmuştur.

Cumhuriyet Döneminde de bu gerekliliğin bilincinde olarak Din Eğitimi’ne yaklaşılmıştır. Ancak, Osmanlı İmparatorluğundan devralınan Eğitim Sistemi’nin çarpıklığı, karmaşıklığı ve çok başlılığı, Eğitimde ciddi bir Reform’un yapılmasını zorunlu hale getirmiştir.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ( Öğretim Birliği Yasası) bu amaçla yürürlüğe konulmuştur. Bu yasa, Çağdaş ve Bilimsel Genel Eğitim yanında Din’i eğitimi de düzenlemiştir. Bu düzenleme ile Dini eğitimin, Genel eğitimi olumsuz yönde etkilemesi de önlenmiştir.

Ancak, Öğretim birliği yasası ve Öğretim birliği ilkesi, zamanla fiili durumlarla ve yeni yasal düzenlemelerle zedelenmiştir.

1925-1927 yılları arasında orta öğretim kurumları’ndan, 1930 yılında kent ilkokul'larından, 1939 yılında da ilkokul'lardan din dersleri kaldırılmış olduğu halde; 1-11-1949 tarihinde Milli eğitim Bakanlığınca ilkokul programlarına isteğe bağlı olarak, 1953 yılında ilköğretmen okullarına zorunlu olarak, 1956 yılında ortaokul'lara isteğe bağlı olarak ve 1967 yılında liselere isteğe bağlı olarak din dersleri konulmuştur.

Genel eğitim kurumlarında din dersleri verilmesi ve bunun zorunlu hale getirilmesi konusundaki baskılar, siyasal çıkarları doğrultusunda din istismarı yapan bir kısım politikacılar tarafından hep desteklenmiştir.

Laik sisteme karşı olanlarla, laiklikle bağdaşmayan davranışlara göz yumarak sorumsuzluk ve duyarsızlık gösterenler zaman zaman el ele vererek laiklikle ilgili tehlikeli gelişmelere neden olmaktadırlar.

Bu olumsuz doğrultudaki en son aşama, 12 eylül 1980 askeri müdahalesi sonrası kabul edilen 1982 Anayasa'sı ile, ilk ve orta dereceli tüm okullarda, Din Kültürü ve Ahlak derslerinin zorunlu hale getirilmiş olmasıdır.

Cumhuriyet dönemi Eğitim politikalarının temel dayanağı, Öğretim birliği yasasıdır. Gerçi bu yasa kısa bir yasadır, ayrıntıları içermemektedir. Ama, bu yasa Eğitimin laik bir temele oturtulabilmesi için önemli yenilikler getirmiştir. En önemli yenilik, din’i eğitim veren kurumları kapatması ve sadece “imamet ve hitabet” gibi din’i hizmetleri yerine getirecek görevlilerin yetiştirilmesini öngörmüş olmasıdır.

Öğretim birliği yasası, Anayasa'larla hep korunmuştur. 1928 yılında Anayasa'da yapılan değişiklikle, Din ile Devlet işleri birbirinden ayrılmıştır. 1961 Anayasası'nın 153. ve 1982 Anayasası'nın 174. maddeleri ile, Devrim yasaları arasında kabul edilen Öğretim birliği yasası'nın Anayasa'ya aykırılığının iddia edilemeyeceği hükme bağlanmıştır.

Öğretim birliği yasası'nın Anayasa'ya aykırılığı iddia edilmemiştir ama, Öğretim birliği yasası'nın temel yaklaşımına ve amacına ters yasal düzenlemeler ve uygulamalar ustaca sürdürülmüştür. Cumhuriyet dönemindeki din’i eğitim politikaları; siyasal iktidarların, Demokratik ve laik Cumhuriyet ile ilgili olarak, taşıdıkları sorumlulukla ya da sorumsuzlukla orantılı olarak sürdürülmüştür.

Devleti ve toplumu Din'in etkisi altına sokmaya yönelik çabalar; yerine göre gizli yerine göre açık, çeşitli biçimlerde sürdürülmektedir. Bu çabaların en önemli ara hedefi, Eğitim sistemini kontrol altına alabilmektir.

Bu doğrultuda Eğitim sistemini ''Dinselleştirme''ye dönük çabalar, iki yönlü olarak sürdürülmüştür ve günümüzde de sürdürülmektedir.

Bir yandan Genel Eğitim kurumlarında din derslerini yaygınlaştırarak ve kısmen de zorunlu hale getirerek, ''Dinselleştirme'' eylemi sürdürülürken; bir yandan da, yasal ve yasal olmayan Kuran kursları ile imam-hatip liseleri'nin sayılarının arttırılmasına, yaygınlaştırılmasına çalışılmaktadır.

Anayasamızın 24. maddesi ile ''Din kültürü ve ahlak öğretimi'' ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasına alınmıştır. Bu hükmün, Anayasa'nın temel ilkeleriyle bağdaşıp bağdaşmadığı bir yana, Bu hükmün uygulamasındaki saptırmaların Laik eğitim sistemi'nin geleceği ile ilgili olarak ciddi sakıncalar yaratacağı gözardı edilmiştir ve edilmektedir.

Milli Eğitim Bakanlığı; 1986 yılında yayınladığı bir genelge ile, ‘Din eğitiminin de Din kültüründen sayılacağını ve uygulamaların bu şekilde yapılması gerektiğini’ emretmiştir.

Böylelikle, fiili duruma sözde resmi bir kılıf uydurarak, Din kültürüve ahlak dersleri, ‘zorunlu din eğitimi ve öğretimi’ne dönüştürülmüştür.

Anayasa’nın zorunlu ders olarak saptadığı ‘Din kültürü ve ahlak öğretimi’ dersleri, Milli Eğitim Bakanlığının 1986 tarihli genelgesinden sonra, özellikle günümüzdeki uygulama biçimi ile, bir kültür dersi niteliğinden uzak bulunmaktadır.

Din kültürü ve ahlak öğretimi derslerinin; bütün din’leri kapsayan genel bir çerçevede, nesnel olarak ve felsefi boyutları ile verilmesi gerekirken, İslam dini’nin öğretilmesine ve hatta, İslam din’inde var olan mezhep ve yorum farklılıklarının körüklenmesine indirgendiği açıkça görülmektedir.

Bu olumsuz gelişme, 1977 yılında Mekke’de toplanmış olan, ‘Birinci Dünya İslami Eğitim Konferansı’nda alınmış bulunan kararlara uygunluk göstermektedir. Sözü edilen konferans’ta alınan kararlarla, eğitimin ereği şöyle ifade edilmektedir:

‘Din bilgisini geleneksel resmi din dersleri ile sınırlamamalıyız......İslami eğitimin amacı, müslüman bir erkek ve kadın meydana getirmektir. Ezberlenecek ve öğretim yılının sonunda sorulacak birbirinden kopuk birkaç Din’i bilgi parçasıyla bu hedefe varılamaz. İlahi kanunu, günlük yaşamımızda uygulamalı, ev ve sokağın İslami öğreti’sinin ve değerleri’nin desteklenip pekiştirilmesini sağlamalıyız......Diğer programlar’la ve dersler’le arzulanan Din’i bilincin doğmasına ve gelişmesine katkıda bulunulacaktır.’

‘Din Kültürü ve Ahlak öğretimi’ çerçevesindeki dersler; önce ilk okul 4. ve 5. sınıfların, daha sonra da Orta okulların ve Lise’lerin, eğitim ve öğretim programlarına alınmıştır. Bu dersler, haftada bir ders saati olarak verilmektedir.

Zorunlu din eğitimi ve öğretimine dönüştürülen, Din kültürü ve ahlak öğretiminin yaygınlaştırılmış olması nedeniyle, okulların hem öğretmen hem de yönetim kadrolarındaki din dersi öğretmenleri’nin sayıları hızla artmış ve artmaya devam etmektedir.

1990-1991 öğretim yılında, toplam 1615 ‘Felsefe öğretmeni’nin yanında, toplam 6480 ‘Din kültürü ve ahlak öğretimi’ dersi veren öğretmen görev yapmakta idi. Kuşku yoktur ki şimdi, bu sayı ve aradaki fark daha da artmıştır.

‘Din kültürü ve ahlak öğretimi’ derslerini veren öğretmenler genellikle, İmam-hatip kökenli öğretmenlerdir.Öğretmen olabilmek için gerekli olan formasyon dersleri bile almamış olan bu öğretmenlerin, okulların yönetim kadrolarında da ağırlıklı olarak yer almaları için, özel olarak sistemli çabalar sürdürülmektedir.

‘Din kültürü ve ahlak öğretimi’ derslerini veren kimi öğretmenler, etkileri altına aldıkları öğrencilerin, spor yapmalarını, tiyatro çalışmalarına katılmalarını, bale öğrenmelerini, ‘Din’imize aykırı ve günah olacağı’ gerekçesi ile engelleyebilmektedirler. Ayni gerekçelerle kız öğrenciler el sıkışmaktan kaçınmaya ve başlarını örtmeye yönlendirilmekte, Öğrencilere oruç tutmaları ve namaz kılmaları için baskı yapılmakta ve yerine göre de zorlanma yapılmaktadır.

Eğitim ve öğretim kadroları içinde; Laikliğe inanmış, çağdaş ve bilimsel eğitim ilkeleriyle yetişmiş ufku geniş ve açık öğretmenler yanında, dinsel eğitimin doğmatik, tutucu, baskıcı, yeniliğe ve değişime karşı ortamında yetişmiş ve yetişirken de Laik Demokratik Cumhuriyet yerine, şeriat’a dayalı Din devleti’nin gerekliliğine inandırılmaya çalışılmış öğretmenlerin giderek artan bir biçimde ağırlık kazanmış olması ve eğitim sistemimizin fiili ve hukuki olarak ikili bir yapıya dönüşmüş olması; eğitim ve öğretim sistemimizin, Rejimi tehlikeye sokabilecek ölçüde Anayasa’ya ve Öğretim birliği yasasına aykırı bir konuma gelmesine neden olmuştur.

Eğitim sistemimizin ikili bir yapı’ya dönüştürülmesi, başka sakıncalar da doğurmaktadır. İkili eğitim yapısı, toplumumuzu geriye çekmeye çalışan çevrelerin etkinliklerini ve cesaretlerini arttırmaktadır. Bu durum, toplumda büyük gerginliklere neden olmakta, giderek oluşan kutuplaşma toplumsal barışı zedelemekte, Ulusumuzun çağdaş uygarlık yolunda ilerlemesi ve gelişmesi engellenmektedir.

Cumhuriyet dönemi eğitim sistemi içinde giderek yagınlaşan ve etkinleşen Din’i eğitim kurumları; Kuran kursları, İmam-Hatip liseleri ve İlahiyat fakülteleri olarak üç gurup halinde yapılanmıştır.

6.04.1 Kuran kusları

Kuran kursları, Diyanet işleri Başkanlığına bağlı ve yurdumuzun tümüne yaygın olarak açılmış ve kurumlaştırılmıştır. Resmi kayıtlara göre: 1983 yılında izinli Kuran kursu sayısı 3047 iken, 1992 yılında 4900’a ve 1996 yılında ise 6044’e ulaşmıştır.

İzinli Kuran kurslarının yaklaşık olarak %50’si karma, %35’i kız ve %15’i de erkek Kuran kurslarıdır. Bu kurslarda; 1992 yılında kız ve erkek öğrenci toplamı olarak, 179.000 civarında, 1994 yılında ise 184.994 öğrenci eğitim ve öğretim görmüştür. 1994 yılında izinli Kuran kurslarında eğitim ve öğretim gören öğrencilerin %65’inden fazlasını oluşturan 120.776’sı kız öğrencidir.

Son iki yılda, izinli Kuran kurs’ları sayısının hızla artmış olduğu dikkate alındığında 1996 yılında bu kurs’lara öğrenci olarak katılanların sayısı’nın, resmi rakamlarla 250.000’e ulaşmış olabileceği söylenebilir.

Diyanet İşleri Başkanlığının yönetimindeki Kuran kursları’nın yanında, İzinsiz olarak açılmış bulunan Kuran kursları’nın ve bu kurs’lara devam eden öğrencilerin sayısı, giderek hızla artmaktadır.

Bazı kaynaklara göre, izinsiz olarak eğitim veren Kuran kurs’larının ve bu kurs’larda eğitim gören öğrencilerin sayısı, izinli olanlardan daha da yüksek bir sayıya, büyük olasılıkla onların iki katına ulaşmıştır.

8-eylül-1995 tarihli Milli Gazete’ye göre, Kuran kurs’larında okuyan öğrenci sayısının iki milyonu bulduğu iddia edilmektedir.

Bu sayı propaganda amacıyla abartılı olarak ortaya atılmış bile olsa, bir gerçeği göstermektedir ki, izinsiz Kuran kurslarının ve bu kurs’lara devam eden öğrencilerin sayısı ürkütücü boyutlara ulaşmıştır.

İzinli Kuran kurs’larında, resmi rakamlara göre 1994 yılında 3522’si kadın ve 3444’ü erkek olmak üzere toplam olarak 6966 öğretici görev almıştır. Geçici öğreticilerle birlikte bu sayı’nın 7500 dolaylarında olduğu söylenebilir. 1996 yılında sürekli ve geçici öğreticilerin toplam olarak 11000’e ulaştığı hesaplanmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı yurt dışında da, 1975 yılından bu yana Kuran kurs’u hizmetleri sunmaktadır.Resmi rakamlara göre, 1994 yılında yurt dışındaki vatandaşlarımızdan 49.216’sı Kuran kurs’larına katılmıştır. Daha sonraki yıllarda bu sayının yükseldiği ifade edilmektedir.

Son yıllarda yurt dışındaki Kuran kurs’larında her yıl yaklaşık 6000 civarında diplomalı hafız yetiştirilmektedir. Resmi rakamlara göre, 1975 yılından 1994 yılına kadar, toplam olarak 42.842 hafız, diploma almıştır.

Diyanet İşleri Başkanlığı, yurt dışında Kuran kurs’larına katılarak “Hafız diploması” alanları teşvik etmek amacıyla özel bir gayret sarfetmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı, ‘Hafızlık yapan, diploma sahibi olan ve Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı kuruluşlardan her hangi birisinde görevde olan personelimize, 3 yıl çalışmış gibi veya başka bir ifade ile doktora yapmış gibi, bir derece fark verilmektedir.’ açıklamasını yapmıştır.

Öte yandan, Diyanet İşleri Başkanlığı, çalışanlara yönelik olarak akşam Kuran kursları ve öğrencilere yönelik olarak da yaz Kuran kursları tertiplemektedir. 1994 yılında, ‘akşam Kuran kursları’na 37.827 ve yaz Kuran kursları’na ise 1.353.102 olmak üzere, toplam olarak, 1.390.929 kişi katılmıştır.

Resmi Kuran kurslarına İlkokulu bitirmiş olanlar alınmaktadır. Öğretim süresi 1-3 yıldır. Bu süre içinde öğrenci isterse birinci veya ikinci yıl sonunda öğrenimini tamamlayabiliyor. Öğrenim süresi ne olursa olsun kursları bitirenlerden “hafız diploması” almış olanlar, kadrolu müezzin olma hakkını elde ediyorlar. Hafız diploması (Kuran'ın tümünü ezberleme belgesi) almayanlar, sadece Kuran okumasını öğrenmiş olmakla yetiniyorlar.

Resmi Kuran kurslarının öğretim kadrosu, İmam-Hatip lisesi mezunu olanlar arasından oluşturulmaktadır. Resmi Kuran kursu öğreticisi bulunamayan yerlerde, Cami imamları bu görevi yerine getirmektedir.
Bu durumda olan Kuran kursu öğreticilerine ''fahri'' tanımlaması yapılmaktadır. Resmi ve Fahri kurslar arasında, müfredat ve uygulama bakımından bir farklılık bulunmamaktadır.

Bu kursların günlük öğrenim süresi resmi çalışma saatlerine göre planlanmaktadır. Bu kurs’larda,haftalık ders programlarına bağlı olarak günde 5, haftada 25 saat ders yapılmaktadır. Doğal olarak Kuran öğrenimi ve din bilgisi ağırlıklı bir eğitim programı uygulanmakta, Türk tarihi ve Yurttaşlık bilgileri de verilmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yönetimi altındaki Kuran kurs’larında, resmi programlara göre verilmekte olan Din’i dersler şöyle sıralanabilir.

* Kuran’ın okunmasını, ibadet için gerekli olan sure, ayet ve dua’ların öğretilmesini sağlayan, “Kuranı Kerim” dersi,

* İslam Dini’nin inanç esaslarını kavratmak, Din’in itikat konularını olumlu ve bilimsel bir şekilde açıklamak ve bu konularda ikna kabiliyeti kazandırmak amacını sağlayan, “İtikad” dersi,

* İslam Dini’nin ibadet esaslarını topluca tanıtmayı sağlayan, “İbadet” dersi,

* Peygamberin yaşayışını, çeşitli alanlardaki söz ve davranışlarını tanıtmak, O’nun üstün insanlık vasıflarını benimsetmek, İslam ahlakının temel ilkelerini öğretmeyi ve benimsetmeyi sağlayan “Siger ve Ahlak” dersi,

* İslam Dini’nin güzel ahlaktan ibaret olduğunu öğreten, “İslam ve Ahlak” dersi,

Kuran kursları’nın amacı, ilgili yönetmelikte: “Kuranı Kerimi usulüne uygun olarak okutmak, ezberletmek, bazı sure, ayet ve duaların meallerini öğretmek, İslam Dini’nin inanç, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili konularda bilgi vermek.” biçiminde belirlenmiştir.

Adı kurs olduğu için bu eğitimin kısa süreli ve sınırlı bir eğitim biçiminde düşünülmesi gerekirdi. Oysa bu kurs’lar, Okul niteliğine kavuşturularak, üç yıl süreli bir eğitim kurumu’na dönüştürülmüştür.

Kuran kusları ile ilgili olarak üzerinde durulması gereken en önemli konu; Diyanet işleri Başkamlığına bağlı Resmi ve Fahri Kuran kursları dışında, Resmi olmayan ve hiç bir şekilde denetlenemeyen, izinsiz olarak Kuran kursları gibi faaliyet gösteren kuruluşların varlığıdır.

Resmi olmayan Kuran kusları; genellikle, “Tarikatçı” ve “şeriatçı” çevrelerin oluşturduğu çeşitli amaçlara yönelik çok sayıdaki vakıflarca, ''Kurs ve Okul öğrencilerine yardım'' adıyla özel olarak kurulmuş olan dernekler tarafından yönetilmektedir.

Bu dernekler; yardımsever, Dinine ve inancına bağlı vatandaşlarımızın iyi niyetli duygularını sömürerek, Kuran kurslarına destek ve yardım sağlamaya çalışmaktadırlar.

İzinsiz Kuran kursları için gerekli olan parasal kaynaklar, esas itibariyle gizlilik içinde, “tarikatçı” ve “şeriatçı” çevreler tarafından sağlanmaktadır. Ancak, Kuran kursları’nın halkımızın isteklerine uygun olarak ve halkımızın destekleri ile açıldığı propagandasını yapabilmek için, görünürde halkın katkısına da başvurulmaktadır.

Özellikle Resmi olmayan izinsiz Kuran kurslarında yapılan eğitimin niteliği ile Kurs ve pansiyonlardaki zorunlu yaşama biçimi konularında, toplumda ciddi eleştiriler ve tartışmalar yapıldığı ve derin kaygılar taşındığı bilinmektedir.

Çoğunluğunun “tarikatçı” ve “şeriatçı” çevrelerin denetiminde olduğu bilinen Kuran kurslarında öncelikli amacın; Laik Demokratik Cumhuriyete karşı bir kuşak oluşturmak ve “şeriata” dayalı bir “Din Devletinin” oluşturulabilmesi için gerekli altyapı’yı hazırlamak olduğu yolundakı genel kanı giderek güçlenmektedir.

Mekke’de toplanan, “Birinci Dünya İslami Eğitim Konferansı”nda ve öteki uluslararası İslami forumlarda alınan kararların rahatlıkla uygulanabildiği yer, hiç kuşku yoktur ki, Kuran kursları’dır.

Bu kurslarda, devletten ve toplumdan saklanarak nasıl bir eğitim yapıldığı ve hangi çarpık fikirlerin genç ve körpe belleklere yüklendiği, kimi Kuran kusları’nda, en az yirmi yıldan bu yana, çocuklara ezberletilen ve aşağıda örneği verilen ‘yemin metni’nden anlaşılmaktadır.

*Ben Muhammedin Müslüman ümmetindenim.

*Türkiye dinsiz, Laik bir memleket haline gelmiştir.

*Hayatımı; Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma,

*Türkiye’yi, bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime,

*Kemal paşa zamanında çıkartılan dinsiz kanunların tatbikini önleyeceğime,

*Kısa zamanda ümmet esasına dayanan şeriat devletinin kurulması için
devlet idaresinde söz sahibi olacak mevkilere gelmek için çalışacağıma,

*Dinim, Allahım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kassem ederim’

Günümüzde, Devletin ve Siyasetin çeşitli kademelerinde önemli görevlere gelmiş pek çok yetkili ve sorumlu kişinin, toplumda kaygı ve tedirginlik yaratan açıklamaları ve eylemleri, onların hangi eğitim sürecinden geçtiğini açıkça göstermektedir. Bu kişilerin, yukarıda örneği verilen ‘yemin metni’ne sadık kalarak, bu gün kendilerine göre, görev yaptıkları, ibretle ve dehşetle izlemektedir.

Resmi olsun olmasın Kuran kurslarının tümünde, Demokratik ve laik bir Devletin çocuk yaştaki gençlerine Din bilgisi çerçevesinde neler öğretildiği, bu kursların neden denetim altına alınmadığı sorgulanması gereken bir konudur.

Bu kursların, ‘tarikatçı’ ve ‘şeriat’çı düzenin savunucuları ile Din'i siyasete alet eden sorumsuz siyaset adamlarının ve kadrolarının militan kaynağı olması, her türlü önlem alınarak mutlaka önlenmelidir.

6.04.2 İmam-Hatip Liseleri

Öğretim birliği yasasının yürürlüğe girmesi ile birlikte 1924 yılında, 430 sayılı ‘Tevhit-i Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesindeki; “Maarif Vekaleti yüksek diyanet mütehassısları yetiştirmek üzere Darülfününda bir ilahiyat fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşat edilecektir.” hükmüne uyularak ilkokul'a dayalı ve dört yıllık öğrenim süresi olan ''İmam-Hatip Mektebi'' adıyla ve Din adamı yetiştirmek amacıyla, Cumhuriyet döneminin ilk Din'i eğitim kurumunun oluşturulmasına karar verilmiştir.

Bu amaçla, Medreselerden geriye kalan “Medresetül İrşad”, yeni programlarıyla 4 yıl süreli eğitim veren “İmam-Hatip Mektebleri”ne dönüştürülmüştür.

Kuruluş sırasında, 1923-1924 öğretim yılında, sayıları 29 olan İmam-Hatip Mektepleri’nde 2258 öğrenci bulunuyordu. Ayni öğretim yılında öğrenci sayısı 1822’ye düşmüş, izleyen öğretim yıllarında öğrenci sayıları azalmaya devam etmiş ve 1926-1927 öğretim yılında bu sayı 278’e kadar inmiştir.

İmam-Hatip Mektebleri sayısı da giderek azalmış, 1925 yılında 26’ya ve 1926 yılında da 20’ye düşmüştür.

Din görevliliği’nin Devlet memuriyeti dışına çıkarılması ve meslek olarak gelecek vadetmemesi, öğrencilerin ilgisizliği gibi nedenlerle, İmam-Hatip Mektebleri’nin sayısı, 1929-1930 öğretim yılında 2’ye kadar düşmüş ve 1930 yılında bu okullar kapanmak zorunda kalmıştır.

1948 yılında, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak açılan on ay süreli İmam-Hatip kurslarından sonra, 1949 yılında İlkokul’lara isteğe bağlı olarak ve program dışı Din dersleri konulmuş, daha sonra 1950 yılında bu dersler program içine alınarak zorunlu hale getirilmiştir.

1951-1952 öğretim yılında ilkokul'a dayalı olarak, birinci devresi dört yıl ve ikinci devresi üç yıl olmak üzere toplam yedi yıllık eğitim ve öğretim süresi olan İmam-Hatip okulları açılmıştır.

1971 yılında Orta öğretimde yapılması kararlaştırılan Refom çerçevesinde, Talim ve Terbiye Kurulu kararı ile İmam-hatip okulları, ortaokul’a dayalı ve dört yıl süreli bir mesleki eğitim kurumu haline getirilmiştir.

Böylece, yedi yıllık İmam-hatip okullarının birinci devresi kapanmış ve İmam-hatip okulları bünyesi içinde ortaokul’lar oluşturulmuştur.

1974-1975 öğretim yılından başlamak üzere, İmam-hatip okulları’nın bünyesinde bulunan ve normal müfredat programı uygulayan Ortaokul’lara Kuranı Kerim ve arapça din dersi gibi mesleğe hazırlayıcı dersler konulmuş ve böylece İmam-hatip okulları, yeniden yedi yıllık ve iki kademeli bir orta öğretim kurumu haline getirilmiştir.

24-6-1973 tarihinde, Demokratik rejime ara verilerek ara rejim hükümetinin işbaşına getirildiği bir dönemde kabul edilen “Milli Eğitim Temel Kanunu” nun 32. maddesi ile İmam-Hatip okullarının adı “İmam-Hatip Liseleri” olarak değiştirilmiş ve ayni madde ile bu liselerde, hem mesleğe hem de yüksek öğretime hazırlayıcı programların uygulanması hükme bağlanmıştır.

1974-1975 öğretim yılından başlamak üzere, İmam-hatip okulları’nın bünyesinde bulunan ve normal müfredat programı uygulamakta olan Ortaokul’lara Kuranı Kerim ve arapça din dersi gibi mesleğe hazırlayıcı dersler konulmuş ve böylece İmam-hatip okulları, yeniden yedi yıllık ve iki kademeli bir orta öğretim kurumu haline getirilmiştir.

Böylece; Genel eğitim kurumları dışında, din'i eğitim ağırlıklı ama, genel eğitime geçiş yapma ve devam etme hakkına sahip bulunan eğitim kurumları’da oluşturularak, hukuken de eğitimi ikili bir yapıya götüren dönem açılmıştır.

Yüksek öğretime hazırlık programlarından geçerek İmam-Hatip Liselerinin 1976 yılındaki ilk mezunlarını oluşturanlar, İlahiyat fakültesine girmelerine karşın öteki fakültelere kabul edilmemişlerdir.Her branştaki yüksek öğretim kurumlarına girebilmeleri için yasa değişikliğine gereksinim olduğu anlaşılmıştır.

Bunun için de yine, Demokrasiye ara verilerek yeni bir ara rejim hükümetinin iş başına gelmesi beklenmiş, 16-6-1983 tarihinde fırsat değerlendirilmiş ve İhtilal hükümeti tarafından, Milli Eğitim Temel Kanunu'nun bazı maddeleri değiştirilmiş, 31. maddeye “lise ve dengi okulları bitirenler yüksek öğretim kurumlarına girmek için aday olmaya hak kazanır” biçiminde bir cümle eklenerek, bu günkü duruma gelinmiştir.

Normal İmam-Hatip Liseleri yanında, son yıllarda “Anadolu İmam-Hatip Lisesi” adıyla yeni bir kurumlaşmaya gidilmiştir. İlki 1985 yılında Almanca dil ağırlıklı olarak Istanbulda açılan bu liselere 1990 yılında ingilizce dil ağırlıklı olanları da eklenmiştir.

Ülkemizde 1994-1995 öğretim yılı rakamlarına göre, 393'ü İmam-Hatip Lisesi, 55'i Anadolu İmam-Hatip Lisesi olmak üzere toplam 446 adet din'i eğitim veren lise vardır. Orta kısımları ile birlikte bu liselerde, 180.264’ü kız ve 295.911’i erkek olmak üzere toplam olarak, 476.175 öğrenci eğitim ve öğretim görmüş ve 3.665’i kadın, 11.045’i erkek olmak üzere toplam 14.710 öğretmen görev yapmış görünmektedir.

Kalkınma planlarında, İmam-hatip lisesi açılması öngörülmediği halde, Bu okullar hızla çoğalmaktadır. Yalnızca İslamcı vakıf ve dernekler kanalıyla yapımı tamamlanarak açılış izni almış olan İmam-hatip liselerinin sayısı 265’tir.

İslamcı vakıf ve dernekler İmam-hatip liselerini önce şube olarak açmakta, daha sonra, siyasal baskı yöntemleri uygulanarak bu şubeleri İmam-hatip lisesi haline dönüştürmektedirler. Sadece 1992-1994 yılları arasında 61 adet yeni İmam-hatip lisesi şube halinde eğitim ve öğretime açılmıştır. Daha sonra bunlara yenileri eklenmiştir.

14-aralık-1995 tarihinde, Milletvekili Genel seçimlerinden 10 gün önce, Milli Eğitim Bakanlığınca yayınlanan bir genelge ile, 71 adet şube İmam-hatip lisesine dönüştürmüştür.

24-2-1997 tarihi itibariyle, İmam-hatip liselerinin sayısı, 1994-1995 öğretim yılı rakamlarına göre %36.5 oranında artarak, 609 sayıya ulaşmıştır. Bunlardan 464 adedi normal İmam-hatip lisesi, 107 adedi Anadolu İmam-hatip lisesi, 36 adedi çok programlı İmam-hatip lisesi ve 2 adedi de süper İmam-hatip lisesi niteliğindedir.

Refah Partisi’nin iktidarı döneminde, İmam-hatip liselerinin, Kuran kursları ile birlikte çok daha yaygın ve hızlı bir biçimde çoğalacağı anlaşılmaktadır. Hükümetin küçük ortağı konumundaki DYP’nin, İktidar koltuklarını korumak uğruna her şeye evet diyerek RP’ye teslim olduğu görülmektedir.

Hükümetin, RP’li Belediyelerin, ‘tarikatçı’ ve ‘şeriatçı’ vakıfların ve derneklerin çabaları yoğunlaşmıştır. Halen, 13’ü Istanbul’da olmak üzere 200 civarında, yeni İmam-hatip lisesi inşaatı devam etmektedir.

Günümüzde, İmam-hatip liselerinde eğitim ve öğretim gören öğrencilerin sayısı, tüm mesleki ve teknik liselerdeki öğrenci sayılarının toplamından daha fazladır.

İmam-hatip liselerinden mezun olanların en çok %20’si, yüksek öğrenim için İlahiyat fakültelerini tercih etmektedirler. Ötekiler ise, Üniversitelerin çeşitli programlarına yönelmektedirler.

Öğrencilerin giderek artan bir oranda İmam-hatip liselerini tercih etmesi birçok nedene dayanmaktadır. Kuran kursu gibi yaygın ve etkin bir altyapıya sahip olmak, ‘tarikatçı’ ve ‘şeriatçı’ vakıf ve derneklerin sınırsız parasal kaynaklarından yararlanma olanağı, kırsal kesim ve yoksul aile çocuklarının ekonomik nedenlerle öteki orta öğretim kurumlarına girebilmelerindeki zorluklar, İlahiyat fakültesi dışındaki yüksek öğrenim programlarına da girebilme olanağı ve dini eğitime yönlendirme konusunda olduğu gibi daha sonra hayata atıldığı zaman da kendisine sahip çıkabilecek örğütlü bir kesimin varoluşu, İmam-hatip liselerine yönelişin nedenleri arasında sayılabilir.

İmam-hatip lisesi çıkışlılar giderek artan bir oranda yüksek öğrenim programlarına ve oradan da çalışma hayatına ve özellikle de Devlet kurumlarına yönelmektedirler. Devletin içinde kadrolaşmaktadırlar ve aralarındaki bağlantıyı ve iletişimi korumaktadırlar. Örgütlü bir biçimde Devleti ve toplumsal yaşamı ‘Dinselleştirmeye’ çalışmaktadırlar.

İmam-Hatip Liselerinin açılış tarihleri incelendiğinde çok ilginç bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu Liselerin, gereksinimlere ya da kendiliğinden ortaya çıkan taleplerle göre değil, Din'i siyasete alet etme konusundaki yarışmalara göre açıldığı anlaşılmaktadır. Bu konuda, Laik eğitime karşı olanlarla, laiklik karşıtı davranışlara duyarsız kalanlar el ele vererek ve bazen de yarışarak ortak bir eylem sürdürmektedirler.

1980 yılı öncesinde varolan İmam-Hatip Liseleri'nin %65'ini oluşturan 291 İmam-Hatip Lisesi Süleyman Demirel'in Başbakanlık dönemlerinde açılmıştır. Daha ilginç olanı, bu 291 İmam-Hatip Lisesinin %80'ini oluşturan 233 adedi 1975-1978 yılları arasında üç yıl içinde Milliyetçi Cephe Hükümetleri zamanında açılmıştır.

CHP'nin hızlı gelişmesi ve büyümesi karşısında paniğe kapılan sağ partilerin biraraya gelerek oluşturdukları Milliyetçi Cephe Hükümetlerinin Başbakanı olan Süleyman Demirel'in Hükümetteki yardımcıları, Necmettin Erbakan ile Alpaslan Türkeş idi.

Ara rejim hükümetleri dönemlerinde yasal düzenlemeler yapılarak hazırlanan ortamdan yararlanan Demirel-Erbakan-Türkeş üçlüsü, Eğitim sistemimizin bu günkü çarpık ve gelecek için tehlikeli konuma getirilmesinde en büyük rolü oynamışlardır.

Bu üçlünün yaptıklarına 1980 sonrasında, 12-eylül yöneticilerinin ve onların uzantısı olanların sorumsuz ve basiretsiz davranışları da eklenince bu günkü çarpıklık meydana gelmiştir.

Eğtim sistemimizin günümzdeki en büyük çarpıklığı, İmam-Hatip çıkışlıların Yüksek öğretim kurumlarını işgal edecek bir konuma yaklaşmış olmalarıdır.

1989 yılında, yüksek öğretim kurumlarına başvuran İmam-Hatip çıkışlıların sayısı 49.563 ve yüksek öğrenim programlarına yerleştirilebilenlerin sayısı 10.773 iken, yedi yıl sonra 1996 yılında çok büyük bir artış göstererek, başvuran sayısı %114 artarak 106.206 ya, yerleştirilebilenlerin sayısı da %156 artarak 26.850 ye ulaşmıştır.

Yüksek öğretim kurumlarına yerleşen İmam-Hatip çıkışlıların başvurulara oranı 1989 yılında %21.7 iken, bu oran 1996 yılında %25.3’e yükselmiştir.

1992 yılında yüksek öğretim kurumlarına yerleştirilebilen meslek lisesi çıkşlıların toplamı 103.453 ve bunların içinde İmam-Hatip lisesi çıkışlıların payı %25 iken, 1996 yılında yerleştirilebilenlerin sayısı %48 artarak 152.716’ya çıkmış ve bunların içinde İmam-hatip çıkışlıların payı %18’e gerilemiştir.

1993-1994 öğretim yılında yüksek öğretim programlarına yerleşen öğrencilerin bitirdikleri okullar incelendiğinde de ilginç bazı sonuçlar elde edilmektedir. Örneğin:

Ankara Üniversitesi, SBF Kamu yönetimi bölümünü kazanan 104 öğrencinin 42'si normal liselerden, 22'si ise, İmam-Hatip Liselerinden gelmiştir.

Ankara Üniversitesi, Hukuk fakültesine giren 507 öğrenciden 265'i normal liselerden, 66'sı ise İmam-Hatip Liselerinden mezun olmuştur.

Istanbul Üniversitesi, Hukuk fakültesine giren 511 öğrenciden 259'u normal liseleri, 102'si ise İmam-Hatip Liselerini bitirmiştir.

Istanbul Üniversitesinin Kamu yönetimi bölümüne giren 155 öğrencinin 95'i normal lise çıkışlı, 13'ü ise İmam-Hatip lisesi çıkışlıdır.

6.04.3 İlahiyat Fakülteleri ve Yüksek Okulları

Cumhuriyet döneminde, Orta öğretim düzeyindeki Dini eğitim kurumları’nın üzerinde, akademik düzeyde Din adamı ve Din öğretmeni yetiştirmek amacıyla; İlahiyat Fakülteleri yanında Yüksek İslam Enstitüleri ve İlahiyat Meslek Yüksek okulları da öğretime açılmıştır.

6.04.3.1 İlahiyat Fakülteleri

Öğretim birliği yasası’nın “Tevhit-i Tedrisat Kanunu’nun” 4. maddesi ile Maarif Vekaletine, yüksek Diyanet mütehassısları yetiştirmek üzere, Darülfününda bir İlahiyat Fakültesi kurulması görevi vrilmiştir. Bu çerçevede, Kanunun yürürlüğe girmesi ile birlikte, “Dar-ül Hilafeti-l Aliyye” Medresesinin yerini, ilk İlahiyat Fakültesi almıştır.

1924 yılında öğrenime açılan llk İlahiyat Fakültesi, 1933 yılında öğrenci bulunamaması yüzünden kapanmış ve bu Fakültenin yerine Edebiyat Fakültesine bağlı bir “İslam İlimleri Enstitüsü” açılmış ise de bu Enstitü de Öğretim kadrosunun dağılması nedeniyle 1936 yılında kapatılmıştır.

Öğrenci bulunamaması nedeniyle 1930 yılında İmam hatip Okullarının, 1933 yılında İlahiyat Fakültesinin ve Öğretmen bulunamaması nedeni ile de 1936 yılında İslam ilimleri enstitüsünün kapanmak zorunda kalması, Din eğitimi konusunda büyük bir boşluk doğurmuştur.

1936 yılından 1949 yılına kadar, Din görevlisi yetiştirmek amacıyla açılmış bulunan Kuran kursları dışında, Türkiyede Din eğitimi veren resmi bir kuruma rastlanmamaktadır.

1947 yılında toplanan CHP 7. Kurultayı, Din eğitimi ve Din adamı gereksinimi konularını ele almış ve bir dizi kararlar alarak bunları uygulamaya koymuştur. Bu çerçevede, Din görevlilerini yetiştirmek amacıyla İmam hatip kursları açılmış, İlkokullarda seçmeli Din derslerine yer verilmiş, “Hac” için Mekkeye gideceklerin döviz almalarına izin verilmiş, 1925 yılında kapatılan türbeler açılmış ve en önemlisi de İlahiyat Fakültesinin yeniden açılması öngörülmüştür.

CHP 7. Kurultayının kararları doğrultusunda, gerekli hazırlık çalışmaları sürdürülmüş ve 21 kasım 1949 tarihinde Ankara Üniversitesine bağlı olarak İlahiyat Fakültesi yeniden açılmıştır.

Başlangıçta, bazı dersler için öğretim üyeleri bulunamaması nedeniyle, ilk ders programlarına konulmuş olan Arapça, Farsça ve batı dilleri ile Sosyoloji, Mantık ve Bilimler tarihi gibi dersler, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde okutulmuştur. Daha sonraları öğretim üyeleri kadrosu tamamlanmış ve dersler İlahiyat Fakültesinde verilmeye başlanmıştır.

Ülkemizde Üniversitelerin yurt sathına yayılması ve sayılarının artmasına paralel olarak, İlahiyat Fakültelerinin sayıları da giderek artış göstermiştir. 1993 yılında İlahiyat Fakültelerinin sayısı 9’a ulaşmış, 1995-1996 öğretim yılında ise bu sayı 20’ye yükselmiştir. Günümüzde, İlahiyat Fakültelerine bağlı 6 adet İlahiyat Meslek Yüksek Okulu da bulunmaktadır.

İlahiyat Fakültelerinin sayısındaki bu artış, duyulan gereksinmeden çok siyasal amaçlarla izlenen popülist politikalardan kaynaklanmaktadır. Nitekim, açılmış bulunan yeni İlahiyat Fakültelerinin pek çoğunda, yeterli sayıda öğretim üyesi ve öğrenci bulunmadığı bilinmektedir.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, kendi alanında kurumlaşarak, hem Türkiyenin aydın Din adamı gereksinmesini karşılayan ve hem de Dini konularda bilimsel incelemeler ve araştırmalar yapan bir akademik merkez olarak işlevini yürütmüş ve yürütmektedir.

6.04.3.2 Yüksek İslam Enstitüleri

1950 yılından başlayarak, İmam hatip okullarının hızla ülke geneline yayılması, bu okullar için öğretmen gereksinimini doğurdu. Bu nedenle İmam hatip okullarında öğretmenlik yapacakları yetiştirmek üzere yeni bir eğitim kurumunun kurulması öngörülmüştür.

Bu amaçla, Milli Eğitim Bakanlığı Müdürler Komisyonu’nun 17 kasım 1959 tarihli ve 575 sayılı kararı ile İmam hatip okullarına dayalı ve üç yıl süreli “Yüksek İslam Enstitüleri” açılmaya başlanmıştır. İlk İslam enstiüsü 1959 yılında Istanbulda açılarak öğretime başlamıştır.

Din eğitimi ile ilgili komite’nin raporunda; İslam enstitüleri’nin amacı, “İslam dini’nin çağdaş bilim ve sosyal ilkeler ışığı altında incelenmesini ve Kur’an ilkelerinin mevcut yasalar ve sosyal koşullar açısından yorumlanmasını sağlamak” olarak belirlenmiştir.

Ne var ki, bu enstitüler, kuruluş amacına uygun bir eğitim ve öğretim sürdürememiştir. Ne yeterli nitelikleri taşıyan öğretim elemanları görevlendirilmiş ne de yeterli niteliklere sahip öğrenciler yetiştirilmiştir.

Istanbul Yüksek İslam enstitüsü, öğretim kadroları açısından büyük bir yetersizlikler içinde olmasına karşın, Milli Eğitim Bakanlığı üzerindeki politik baskıların etkisi ile, 1962 yılında Konya’da, 1965 yılında Kayseri’de, 1966 yılında İzmir’de ve 1969 yılında Erzurum’da Yüksek İslam Enstitüleri açılmıştır.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1971 tarihli Din eğitimi okulları planlaması ile ilgili raporunda, “Yüksek İslam Enstitüleri’nin bu politik büyümeleri, İmam hatip okullarında verilen eğitimin kalitesini iyice bozmuştur. Çünkü İmam hatip okulları, Yüksek İslam Enstitüsünden mezun olan yeteneksiz öğretmenlerle doldurulmuştur.” saptaması yapılmıştır.

1970 li yıllarda, Yüksek İslam Enstitülerini geliştirmek ve yetersizliklerini aşmak konularında çabalar sarfedlmiş olmasına karşın, istenilen başarı ve yeterlilik düzeyi sağlanamamıştır.

Yüksek İslam Enstitülerinin eğitim ve öğretim kalitesi ve niteliği ile ilgili olarak ortaya çıkan yetersizlikler giderilerek bu eğitim kurumlarının geliştirilerek sürdürülmesi ve böylelikle gereksinim duyulan Din adamlarının yetiştirilmesi gerekirken bu yapılmamış ve Yüksek İslam Enstitüleri, 20 temmuz 1982 tarihinde, bir kararname ile Akademik statüye kavuşturularak, İlahiyat Fakültelerine dönüştürülmüşlerdir.

6.04.3.3 İlahiyat Meslek Yüksek okulları

Din görevlilerinin bilgi düzeyini yükseltmek ve daha nitelikli Din görevlileri yetiştirmek amacıyla, İlahiyat Fakülteleri bünyesinde, İlahiyat Meslek Yüksek Okulları açılması, Diyanet işleri Başkanlığının istemi üzerine Yüksek Öğretim Kurumu “YÖK” tarafından 29 aralık 1988 tarihinde karara bağlanmıştır.

Söz konusu karar; Ankara Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi ve Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültelerine bağlı olarak İlahiyat Meslek Yüksek Okulları kurulmasını ve ilgili Rektörlerin önerilerine göre eğitimin ve öğretimin başlatılmasını öngörmektedir.

Bu çerçevede; İlahiyat Meslek Yüksek Okulları’nın ilk ikisi, 1989-1990 öğretim yılında, Marmara ve Dokuz Eylül Üniversiteleri İlahiyat Fakültelerine bağlı olarak, 1991-1992 öğretim yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesine bağlı olarak Erzincanda, 1992-1993 öğretim yılında Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesine bağlı olarak İlahiyat Meslek Yüksek Okulları açılarak eğitim ve öğretime başlamışlardır. Bunlara daha sonraki yıllarda, Selçuk Üniversitesi ve Karadeniz Üniversitesi İlahiyat Fakültelerine bağlı olarak İlahiyat Meslek Yüksek Okulları eklenmiştir. Halen Ülkemizde 6 adet İlahiyat Meslek Yüksek Okulu bulunmaktadır.

Yorum
Değerli Dostlarım,
İlginiz ve desteğinizle büyüyen Cumhuriyet Halk Partisi'nde sizlerle beraber Türkiye için el ele vererek samimiyetle, iyi niyetle ve ciddiyetle çalıştık. Bundan böyle sizlerin de desteği ve yoğun katılımıyla bu çalışmaları internet ortamında da sürdüreceğiz. Katkılarınızı, görüş ve önerilerinizi Türkiye'yi daha güzel günlere götürmek için bekliyorum.

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...
Son Dakika Haberler
Fotoğraflar
Videolar
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Anı & Analog
KİMLİKLERDE DİN HANESİ OLMAMALI!

SARP BALCI


Muhafazakârlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kızdı. Mahkeme dini inancın açıklanmasını mı engelliyor?

2004’te Sinan Işık’ın iç hukuk yollarını tüketerek 2005’te Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde açtığı dava, 2 Şubat 2010’da sonuçlandı. Mahkeme karara ilişkin basın açıklamasında, kişinin inancını açıklamaya zorlanamayacağı ilkesine vurgu

Tamamını okumak için...

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...

Anasayfa | Özgeçmiş | Duyurular | Basın Açıklamaları | Basında Ali Topuz | Köşe Yazıları | Haberler | Raporlar | Görsel | Diğer | Genel Kurul Konuşmaları | İhtisas Komisyonları | Uluslararası Komisyonlar | Parti Çalışmaları | Diğer Çalışmalar | Projeler | Metinler | Fotoğraflar | Videolar | Görüşleriniz & Sorularınız | İletişim