tphlogo

LAİKLİĞİN NERESİNDEYİZ RAPORU - İSLAM VE ŞERİAT
19.03.1997



7. İSLAM VE ŞERİAT


Tarihin hiçbir döneminde ve dünyanın hiçbir köşesinde insanlar inançsız kalmamışlar, bir üstün varlığın gizemli gücüne hep inanagelmişlerdir.

Plutarue bu gerçeği; ''Dünyayı dolaşınız; kanun’suz, edebiyat'sız, kale'siz kentler; sikke'siz, mesken'siz ve mülk'süz kavimler görebilirsiniz. Fakat, Allah'sız, dua'sız, ibadet'siz ve mabed'siz bir kavim, hiçbir zaman bulamayacaksınız.'' biçiminde ifade etmiştir.

Bu neden böyledir? Çünkü. karmaşık bir yapıya sahip olan insan ruhu, sevgiyle nefretin, iyilikle kötülüğün, ihtirasla özverinin sürekli mücadele alanı olup, olası doyumsuzluklar, çileler, düş kırıklıkları ve felaketler karşısında o'nu, ancak kuvvetli bir iman bağı sakinleştirebilir ve üstün bir tahammül gücüne ulaştırabilir. O nedenle de, din duygusunun doğuştan varolduğu ve ilk insanla başladığı, dinler tarihinin de; insanlığın tarihi ile eş zamanlı olduğu kabul edilir.

7.01 Din ve toplum

Sosyolojik bir gerçek olarak din ve dini duygular, bütün ulusların tarihlerinde ve özellikle politikalarında önemli bir yer tutmuştur. Din ve politikanın karşılıklı ilişkileri, tarihin akışı içinde bazı aşamalar geçirmiştir.

Din'in politikaya egemen olduğu dönemlerde, zümreler arasındaki politik, ekonomik ve sosyal çekişmeler; zaman zaman din ve mezhep görünümüne bürünmüştür.Sadece belli toplulukları veya kişileri ilgilendiren bu çekişmeler, din'i bir yorumla politika sahnesine sürülmüştür.

Amacı, özü ve stratejisi bakımından farklılıklar gösteren bu çekişmelere; din'i anlam’lar kazandırılınca da, din'e bağlı kitlelerin parçalanması ve bölünmesi önlenememiştir.

Politikanın elinde bir alet olarak kullanıldığı zamanlar din, ulviyetini ve etkinliğini yitirmiştir. Günlük politikada taraf tutarak, bazı hırslı politikacıların hizmetine giren bir takım din görevlileri, kişisel çıkarlarını din'i ve milli inançlarına tercih etmişler, hatta bazıları zulme fetva vermekten çekinmemişlerdir. Bu durumlarda din'in temel ilkesi olan ''ihlas'' yerini riya'ya terketmiştir.

Din, politik çekişmelerin ve istismarların dışında tutulduğu devirlerde ise; kişilere ve toplumlara huzur getirecek bir ortam için zemin hazırlamış, fazilet’lere kaynaklık etmiş, iyilik, doğruluk ve haklılık duygularını beslemiştir.

Ülkemizde din'in ve din duygularının politika dışında tutulması için sarfedilen gayretler; Cumhuriyettin ilk yıllarında büyük bir hız kzanmıştır.

Bu gayretler olumlu etkilerini kısa zamanda göstermiş, din istismarı geniş ölçüde önlenmiş, mezhep mücadeleleri ortadan kalkmış, mezhep farklılıkları adeta unutulmuş, zararlı akımlar gelişmek için zemin ve ortam bulamamıştır.

Cumhuriyetin başlangıç yıllarındaki bu iyiye gidiş, özellikle çok partili düzene geçildikten sonra, siyasal çıkarları gözeten sorumsuz politikacılar ve partiler tarfından önce yavaşlatılmış ve daha sonra da geriye dönüştürülen bir akım haline getirilmiştir.

1950 yılından günümüze kadar, giderek yoğunlaşan bir biçimde, din ve din'i duygular politikada kullanılmış ve bunun sonucu olarak, toplumumuz kamplara ayrışarak, yerine göre din, yerine göre mezhep çekişmeleri ve çatışmaları ortaya çıkmıştır.

Özellikle, 12 eylül 1980 askeri müdahalesi sonrasında, din ve politika ilişkileri Cumhuriyet tarihimizin en olumsuz ve en sorumsuz dönemini yaşamaktadır. Bu dönemin Devlet yöneticilerinin pek çoğu ve politikayı yönlendiren politikacıların ve partilerin , tarih önündeki sorumlulukları ağır olacaktır.

Atatürk'e, Cumhuriyete ve laikliğe düşman olarak yetiştirilen bir kısım gençler, ileride ve günü gelince verilecek ''cihad'' için askerliğe hazırlanıyor.

Refah Partisi’nin Genel Başkanı yandaşlarınca ''mücahit'' olarak kabul ediliyor ve o Genel Başkan da bundan mutluluk duyabiliyor.

Bu yaklaşım, Ülkemiz ve Ulusumuz açısından büyük sakıncalar ve sorunlar doğuracaktır.

Arapça'da ''cihad'' savaş anlamına, ''mücahit'' ise savaşçı anlamına gelmektedir. Ayrıca, islami anlayışta ''cihad'' yani savaş ''kafir'' lerle yapılır.

Bir siyasi partinin , öteki partileri ve mensuplarını ''kafir'' olarak görmüş olmasının, ortaçağ'ın engizisyon mantığından ne farkı vardır?

7.02 İslam' da sol ve sağ nitelendirme

Bir kısım bilgisiz ya da kasıtlı çevere; ülkemizde siyasal anlamda sürdürülen sol-sağ tartışmalarına, öteden beri, din'i bir yorum getirerek, dindar vatandaşlarımızı etki altına almak istemektedirler.

Kuran' ın ilk suresinin birinci ayetinde, Allah, kendisini ''Alemlerin Rabbı'' olarak tanımlamaktadır. Bu tanımlama kapsamına, kuşkusuz her din'in mensubu veya dini olmayan ya da Tanrı tanımayanlar da girmektedir.

Durum böyle olunca, Allah'ı belli bir siyasi düşünceye yakın, ötekilere uzak gösterme çabaları. istismardan öteye, ilkellikten başka bir şey değildir. İslamiyete göre de günahtır.

İsmet İnönü, 1965 yılında ''CHP'nin ortanın sol'unda olduğunu'' açıkladığı zaman, sağ'ın bağnaz politikacıları, CHP' yi suçüstü yakaladıklarını sanarak suçlamalara başlamışlardır. ''Ortanın sol'u-Moskova'nın yolu“ tekerlemesi, zamanımızda ''sol demek dinsizlik demektir'' iddiasına kadar getirilip dayandırılmıştır. Üstelik bu iddiaların, Kuran’da doğrulandığı saçmalık’ları ileri sürülmüştür.

Oysa, Kuran-ı Kerim'deki ''sol'' ve ''sağ'' tanımlamalarının, günümüzün siyasal terminolojisindeki ve politik yelpazedeki ''sol'' ve ''sağ'' tanımlamaları ile hiçbir ilgisi ve hiçbir amaç ve içerik benzerliği yoktur.

Bundan da öteye, Kuran'da ''sol ehli'' diye suçlanıp cehennem ateşi ile tehdit edilenlerin çoğu, sosyal ve siyasal profil bakımından, daha çok sağ partilerde siyaset yapanları işaretlemektedir.

Kuran’ın altmışdokuzuncu (69) suresinin 19. ve devamı ayetlerinde özetle ve mealen ''.....kitabı solundan verilenler, (kitabım keşke bana verilmeseydi, malım da yarar sağlamadı, gücüm de kalmadı) derler'' açıklaması ve uyarısı yapılmaktadır. Ayet'ten açıkça anlaşılmaktadır ki, kıtabını soldan alan kişi, dünyada hem çok varlıklıdır hem de güç ve otorite sahibidir. Pişmanlıkları ve feryatları, bu olanaklarını kötüye kullanamamış olmaktan, bencil ve acımasız olmalarından ileri gelmektedir.

Kuran' daki bir başka örnek, biraz daha somuttur. Doksanıncı (90) sure'nin 10. ve devamındaki ayetlerde :''.....Biz O'na eğri ve doğruyu göstermedik mi? ama O, zor geçidi aşmaya yanaşmadı. O geçit, bir köle ve tutsak bağışlamak, öksüzü, toprağa serilmiş yoksulu doyurmaktır. (.....) işte bunlar, amel defterleri (bir çeşit sicil belgesi) sol' dan verilenlerdir denilmektedir.

Bu ayetle, özgürlüklerin kazanılmasına duyarsız, açlıklara ve sosyal sefaletlere karşı ilgisiz olanlar, yani genellikle günümüzdeki sağcı politikacılar suçlanmaktadırlar. Görülüyor ki, ''sol ehli'' diye nitelenip cezalandırılacak olanların kusurları; günümüz siyaset anlayışında, sol partilerin daha çok savunduğu, özgürlük, eşitlik ve sosyal adalet kavramlarına, yabancılaşmış olmaktan kaynaklanıyor.

Sonuç olarak, siyaset literatürüne 1789 Fransız ihtilali ie giren sol ve sağ terimlerinin kapsamı ve ideolojik boyutları ile, islam'daki sol ve sağ kavramlarının içeriği arasında hiçbir benzerlik ve paralellik yoktur. Olamaz da çünkü, İslamiyetin ortaya çıktığı milad’dan snra 7. yüzyılda, siyasi partiler de yoktur, bu günkü anlamda sol ve sağ kavramlar da yoktur.

Bu saptırma'nın arkasında, istismarcı ve hırslı politikacıların; inançlı insanların oyları için kurdukları tuzaklar saklıdır.

Açıkça anlaşılmaktadır ki; siyasal partilerle İslam dini arasında, sağ ve sol kavramlar bakımından bir paralellik yoktur. Sağ'cı bir partiye oy veren insan, dini niteleme ile ''sol ehli'' sayılabilir. Bunun tersi de olabilir.

Çünkü İslam dini ve Kuran, ''sağ ehlini'' ve ''sol ehlini'' nitelerken, onların siyasi eğilimlerini değil, hem dini açıdan hemde sosyal açıdan nasıl bir insan olduklarını dikkate almıştır. Dolayısıyla, bu nitelemelerin her ikisine de uyan insan tipleri, doğal olarak sağ partilerde olmak üzere her partide bulunabilecektir.

7.03 İslam'da akli yorum örnekleri

Laiklik karşıtı akımların ve gizli-açık örgütlerin, laikliğe karşı olan itirazları; ''İslamiyet; devletin, toplumun ve bireyin bütün faaliyet ve davranışlarını kapsayan yasalar ve kurallar içerdiği halde, laik sistemin; dini camiye hapsettiği, idari, siyasi, sosyal ve siyasal alandan çektiği'' gerekçesine dayandırılmıştır.

Bu görüş ve bu iddia, ilk bakışta; dindar, saf ve iyi niyetli kimselerce doğruymuş gibi algılanmaktadır. Oysa, burada bir yanıltma ve saptırma, hatta bir kışkırtma sözkonusudur.

İslamiyetin; iman, ibadet, haram ve helal gibi emir ve kurallarının değişmezliği ve tartışılamazlığı yanında; muamelata (dünyevi konulara) ilişkin hükümleri; günün, çağın, aklın ve mantığın gereklerine göre, yenibaştan yorumlanıp uygulanması gereklidir. Hatta bazı düşünürlere göre bu bir zorunluluktur.

Eğer böyle yapılmaz ise, başta İslamiyet olmak üzere tüm semavi dinlerin asıl amacı olan; kişiyi doğanın ve çağın tutsağı değil efendisi yapmak felsefesine, ters düşülmüş olur. Çünkü, donmuş hukuk kuralları ile yaşamın hızla değişen koşullarının doğurduğu sonuçları yorumlamak ve sorunları çözmek olanağı bulunamaz.

Din' in muamelat kısmının, duruma göre ve gerektiğinde güncelleştirilebileceğine ilişkin en sağlam delil, ve kaynak, bizzat Halife Ömer'in uygulamalarıdır. İlk bakışta Kuran'a uymadığı izlenimi veren veya öyle sanılan pek çok durumlarda Halife Ömer, işin özüne inerek, güncel yeni yorumlar yaparak, çarpıcı ve düşündürücü örnekler vermiştir.
Enfal suresi 41. ayet; ''fethedilen ülkelerdeki ganimetlerin %80’lik bölümünün paylaşılacağına'' izin verdiği halde, Irak ve İrandaki bazı savaşlarda kazanılan toprakları; Halife Ömer ''devletin ve sonraki nesillerin de ihtiyacı olabilir'' gerekçesiyle askerlere dağıtmamıştır. Bu kararı, kumandan Ebu Musa'nın başvurusu üzerine, Ensar ve muhacir'le ayrı ayrı ve sonra birlikte yaptığı uzun müzakereler sonunda, çok demokratik bir yöntemle almıştır.

Tevbe suresi 60. ayet; Zekatlar, kalpleri müslümanlığa ısındırılacaklara da (gayri müslümlere) verilir'' hükmünü getirdiği halde, yine Halife Ömer; Kuran'ın bu açık hükmünü ''ayetin indiği dönemde biz küçük bir topluluktuk. Şimdi çoğaldık. Artık onlara zekat vermeye gerek yok'' diyerek, bu yöndeki uygulamayı durdurmuştur.

İslamın daha ilk yıllarında, kurucusunun pek çok akraba ve arkadaşı hayattayken, anılar taze ve diri iken, islamı yaymak başlıca uğraş iken Halife Ömer'in; Kuran'ın bu açık hükümlerini, akli bir yoruma tabi tutarak farklı bir uygulamaya gitmesine, o zamanın içtenlikli müminleri tepki göstermemiş, son örneğimizle ilgili olarak ''Allah, bir gün müslümanların çoğalacağını bilmiyormuydu'' gibi bir itirazı ileri sürmemişlerdir.

Çünkü o yıllar; hurafenin, tutuculuğun, her alandaki istismarın; dine henüz nüfuz edemediği bir dönemdir. O dönemde Din ve dindarlar; olanca saflığı ve temizliği ile içiçe bulunmaktadır

Halife Ömer'in; İslam tarihinin başlarında daha ilk çeyreği dolmadan duyduğu gereksinmelerin benzerlerini, Atatürk'ün 1300 sene sonra görüp, İslamın özü olan iman ve ibadet gibi temel konulara asla dokunmadan, dünya işleri ile ilgili yönetim konularına çağdaş düzenlemeler getirmesini yadırgamak, hem dini hem de çağı bilmemek demektir. Bunun altında cehalet yoksa, mutlaka kötü niyet vardır.

7.04 Şeriat düzeni

Şeriat düzeni, Peygamberin kalbine doğdurulup Kuran'da metinleşen Tanrı buyruklarına, yasaklarına göre ülkenin yönetilmesi idiasıdır.

Kuran'da, inanç ve ibadete; münakehat, muamelat ve ukubat denen halk ilişkilerine ait hükümler, öğüt ve örnek niteliğinde olan, eski peygamberlerin ve ünlü kişilerin yaptıklarını yansıtan öyküler vardır.

Amentü'de formülleşen imanın altı temeli ile, İslamın beş koşulu dışında Kuran'da; kişi ilişkileri ve toplum yönetimi ile ilgili yasa niteliğindeki kuralların ikiyüz kadar olduğu söylenirse de doğrudan hüküm koyan ayetler’in elliyi geçmediği bilinmektedir. Onlar da evlenme, boşanma, miras, tanıklık, adam öldürme, hırsızlık, içki, zina ve iftira gibi konularla ilgilidir. Çünkü, o zamanın sorunları bunlarla sınırlıdır, bunların dışında başka önlemlere ve kurallara o dönemde gereksinim duyulmamaktadır.

Asırlar sonra Osmanlı İmparatorluğu dönemindehazırlanıp yürürlüğe giren Mecelle'de de, ''ezmanın tegayyürü ile ahkamın tegayyürü inkar olunamaz'' yani (zaman değişimi ile hükümlerin de değişmesi muhakkaktır.) ana ilkesi yer almıştır. Yani, toplumla ilgili konuların zamanla değişeceği kabul edilmiştir.

Ayrıca, İmam-ı Azam'ın öğrencisi imam Muhammed'in ''Örfle (gelenekle) sabit olan şey, nass (kuran hükmü) ile sabit olan gibidir.'' sözü, meşhur olmuş bir hukuk kuralıdır.

Kuran; kişiyi olgun, başkalarına yardımcı, hoşgörülü, ahlaklı yapmak için gerekli ana ilkeleri bildirir. İbadetlerin asıl amacı da bu moral yöndür.

Zaten Kuran'daki hükümlerden ayrı olarak, zamanla yeni durumlar ortaya çıktığından, bunlar için herbiri ciltler tutan bir çok fetva mecmuaları, türlü konular için fıkıh (hukuk) kitapları yazılmıştır.

Bunların hepsi, kişilerin düzenlediği, yazdığı şeylerdir. Kaldı ki İslam hukuku'nun kaynakları arasında ‘kıyas-ı fukuha’ yani halkın yeni kural üzerinde birleşmesi gibi konular da vardır.

Hz. Peygamberr'in kendisi de, arkadaşlarını yeni olaylar karşısında kendi görüşleri doğrultusunda ve işin gereğine göre hüküm vermeye, içtihad etmeye teşvik etmiştir.

Hz. Peygamber, birçok konuda çevresindekilerin görüşlerini sormuştur. Çoğu kez kendisi, aynı düşüncede olmasa bile çoğunluğun görüşlerine katılmıştır.

Bazen kendi yanında bile başkalarının hüküm vermesini isteyerek, Müslümanların görüşlerine ve kişiliklerine önem verdiğini, onlara yetki tanıdığını göstermiştir.

Örneğin; Amr b. As'a; davalıyı ve davacıyı göstererek; ''şunların işine bir hüküm ver bakalım'' demiştir. O, sizin katınızda bu nasıl olur? ben nasıl hüküm verebilirim? diyerek çekingenlik gösterdiğinde, Hz. Peygamber, ''evet hüküm vereceksin'' diye ısrar etmiştir. Amr, neye göre hüküm vereyim? diye sorduğunda, Hz. Peygamber, ''kendi içtihadına göre karar vereceksin, eğer doğru karar verirsen on iyilik, yanılırsan bir iyilik kazanmış olursun'' demiştir.

Zamanla, hukukçuların koyduğu kurallar da yetmemiş, bunlar dışında ve daha geniş ''kavanin-i örfiye'' denen ve geleneğe dayanan bir hukuk sistemi daha geliştirilmiştir. Bunların kimileri İslam ilkelerine bile aykırılık göstermektedir.

Örneğin; Osmanlı Halife-sultanları, bu tür yasalara dayanarak gayri müslim uyruklulardan domuz vergisi ve şarap harcı almış, bu gelirleri askerlerine ve öteki Devlet gereksinmelerine harcamışlardır. Bu karara gerekçe olarak; Mecellede bu tür uygulamalara cevaz veren ''zaruretler memnu olan şeyleri mubah kılar' hükmü gösterilmiştir. Bu hüküm, zorunluklar yasak olan nesneleri mubah kılar. anlamına gelmektedir.

Faiz'in de haram olduğu söylenir; oysa ki haram olan faiz değil kat kat faiz alan tefeciliktir. Fatih Sultan Mehmet, faizi ile yeniçeri ocaklarına verilen etlerin zamanla ortaya çıkacak fiyat artışını karşılamak amacı ile yirmi dört bin altın vakfetmiştir.

Fatih'in bundan ayrı olarak daha pek çok işler için para vakıfları yaptığı; Kanuni'nin bir fermanından anlaşılmaktadır. Kanuni'nin kendisi de bir çok para vakfı yapmıştır.

Görülüyor ki, tarihi süreç içerisinde şer'i kuralların çok büyük bir bölümü ile örfi (geleneksel) yasaların hepsini insanlar düzenlemişlerdir. Fetva mecmualarında aynı konular için birbirine ters düşen hükümler verilmiştir.

Bu çelişkileri ve tutarsızlıkları önleyebilmek amacı ile Türkler, büyük çabalar harcamışlardır. Büyük selçuklular hükümdarı Alpaslan'ın oğlu Celaleddin Melikşah'ın (yaşamı: 1055-1092), bütün İslam ülkeleri için uygulanabilecek bir yasa hazırlatmaya başladığı, ancak bunun gerçekleştirilemediğini bilinmektedir.

Tüm müslümanlara uygulanabilecek Şeriat Hukuku oluşturulabilir mi?

Tüm Müslümanlar için uygulanabilecek bir ‘Şeriat Hukuku’ oluşturulması olanaksızdır. Bu olanaksızlık, şeriat özlemcilerinin bilmediği anlaşılan bir nedenden kaynaklanmaktadır.

Böyle bir ortak kurallar oluşturma isteği ve heyecanı daha Abbasiler döneminin ilk sıralarında doğmuştur., Abbasi Halifesi El Mansur (halifeliği 754-775), İmam Malik b. Enes'den (yaşamı 712-795) hukuk kurallarını toplamasını rica etmiş, o da kendi görüşünü (Maliki fıkhı’nı) içeren ''el-Muvatta'' adlı eserini yazmıştır.

Mansur'dan onbir yıl sonra tahta geçen Harun er-Reşid (halifeliği 786-809) da İmam Malik'e gidip ''kitabınızı kabeye asalım, herkes gelip okusun uygulamada birlik sağlansın'' deyince, İmam Malik ''hayır sakın böyle birşey yapmayınız. Çünkü ülkenin her yerinde yetkili hukukçular vardır ve kendi bulundukları yerlerin gereklerine uygun hükümler vermektedirler. Verdikleri hükümler değişik te olsa hepsi doğrdur, onları dinleyiniz'' diyerek hukukun zamana ve yere göre farklılıklar göstermesinin zorunlu olduğunu söylemek istemiştir.

Bugün pratikte daha çok olmakla birlikte klasik mezhep tarihlerinde yetmiş iki İslam mezhebi vardır. Bunlar; ehl-i sünnet, şia ve havariç olmak üzere üç guruba ayrılır. Bunların ehl-i sünnet dışında kalanlarından üçünün ayrı fıkhı yani hukuk sistemi vardır.


Bu ayrı üç fıkıh (hukuk sistemi) şöyle sıralanabilir:

1- Günümüzde İran'da yaygın olan ve ''İmamiye'', ''İsna aşeriye'' veya ''Caferiye''
olarak adlandırılan mezhep,

2- Yine Şia kolundan ve güney Arabistan'da, Yemen bölgesinde yaygın olan
''Zeydiye'' olarak adlandırılan mezhep,

3- Tanzanya (Zanzibar) halkı arasında yaygın olan ve bir harici mezhep sayılan
‘İbaziye’ olarak adlandırılan mezhep,

Bu üçü dışındaki dört sünni mezhebin yani;

1- Türkiye'de, Ürdün'de ve kısmen Suriye'de yaygın olan ''Hanefi mezhebi'' nin;

2- Suudi Arabistan'da yaygın olan ''Hambeli mezhebi'' nin (Vahabilik biçiminde);

3- Mısır'da yaygın olan ''Şafii mezhebi'' nin;

4- Kuzey Afrıka'da ve Sudan'da yaygın olan ''Maliki mezhebi''nin;

Ayrı ayrı fıkıhları vardır.

Bu yedi hukuk sistemi’nin (fıkıh) kurucuları; kendi hukuk sisteminin en doğru şeriat kuralları olduğunu savunmuş, bu Hukuk Sistemlerini uygulayan toplumların da her biri, kendilerinin uyguladığı Hukuk Sisteminin, İslamiyete en uygun düşen sistem olduğunu iddia etmişlerdir.

Gerçek durum böyle iken bu yedi ayrı hukuk sisteminden hangisi, doğru şeriat kuralıdır diye alınıp bütün İslam topluluklarına uygulanacaktır? sorusunun cevabını vermek olanaklı değildir.

Geçen yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı ülkesinde bu çapraşık ve karmaşık duruma bir çare bulmak üzere çalışmalar yapılmıştır. Ali paşa, Fransız medeni kanunu'nun Türk toplumuna adapte edilmesini, Cevdet paşa da eski fetvaları ve içtihad’ları toplayarak bir hukuk sistemi oluşturulmasını önermişlerdir.

Sonunda Cevdet Paşa'nın önerisi kabul edilerek kendi başkanlığında bir kurul oluşturulmuş, eski içtihad hükümleri toplanarak ''Mecelle-i ahkam-ı adliye’’ adıyla anılan, bir giriş ve onaltı kitap (bölüm) halinde 1851 maddelik bir yasa yapılmıştır.

Bu yasanın yapılmasındaki amaç; çağın gereklerine ve ortaya çıkan günlük ihtiyaçlara cevap verebilecek hükümlerin bir araya getirilmesi ve böylece yeni bir Hukuk Sistemi düzenlemesi yapmaktır.

Hanefi mezhebi ilkelerine göre düzenlenen ‘Mecelle'nin, gerçek anlamı ile bir yasa sayılması mümkün değildir. Ayrıca ‘Mecelle'de; Medeni hukukun önemli konuları olan; evlenme, boşanma, nafaka ve nesep gibi aile hukukuna; kişi haklarına ilişkin olarak da; miras, vasiyet ve vakıf hükümlerine yer verilmemiştir.

Hiç kuşkusuz Mecelle de büyük bir emek ve çaba ürünü ve yasama hayatımızın önemli bir aşamsaıdır. Ama, Mecelle’nin uygulanabilme çağı çoktan geçmiş bulunmaktadır.

Çeşitli mezheplerin geliştirdiği birbirinden ayrı hukuk sistemleri; İslam topluluklarını tek bir şeriat düzeninde birleştirmekten çok, İslam toplulklarının ayrılık nedeni olmuştur.

Yorum
Değerli Dostlarım,
İlginiz ve desteğinizle büyüyen Cumhuriyet Halk Partisi'nde sizlerle beraber Türkiye için el ele vererek samimiyetle, iyi niyetle ve ciddiyetle çalıştık. Bundan böyle sizlerin de desteği ve yoğun katılımıyla bu çalışmaları internet ortamında da sürdüreceğiz. Katkılarınızı, görüş ve önerilerinizi Türkiye'yi daha güzel günlere götürmek için bekliyorum.

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...
Son Dakika Haberler
Fotoğraflar
Videolar
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Anı & Analog
KİMLİKLERDE DİN HANESİ OLMAMALI!

SARP BALCI


Muhafazakârlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kızdı. Mahkeme dini inancın açıklanmasını mı engelliyor?

2004’te Sinan Işık’ın iç hukuk yollarını tüketerek 2005’te Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde açtığı dava, 2 Şubat 2010’da sonuçlandı. Mahkeme karara ilişkin basın açıklamasında, kişinin inancını açıklamaya zorlanamayacağı ilkesine vurgu

Tamamını okumak için...

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...

Anasayfa | Özgeçmiş | Duyurular | Basın Açıklamaları | Basında Ali Topuz | Köşe Yazıları | Haberler | Raporlar | Görsel | Diğer | Genel Kurul Konuşmaları | İhtisas Komisyonları | Uluslararası Komisyonlar | Parti Çalışmaları | Diğer Çalışmalar | Projeler | Metinler | Fotoğraflar | Videolar | Görüşleriniz & Sorularınız | İletişim