tphlogo

MİLLİ İRADE VE BAŞBAKAN
09.04.2008

ALEV COŞKUN / CUMHURİYET GAZETESİ

Ünlü hukukçu Leon Duguit ne diyor: "Millet, diriler kadar ölüleri de kapsayan geçmiş ve gelecek kuşakları da içine alan teorik ve soyut bir kavramdır... İrade ise, sadece gerçek kişilere ait bir olgudur. Soyut kavramaların iradesi olmaz. Öyle ise milli irade ya da hâkimiyet diye bir şey olamaz ve tamamen efsaneden ibarettir. Bir edebiyat sözcüğüdür".
Yargıtay Başsavcısı'nın laiklik karşıtı odak oluşturması nedeniyle AKP'ye karşı açtığı davadan sonra Anayasa Mahkemesi'nde açılan davadan sonra Başbakan Erdoğan hemen her yaptığı konuşmada "milli irade" den söz etmeye başladı.
Açılan dava ile milli iradeye karşı gelindiğini söylüyor. Bu yanlışlığın tarihsel ve anayasal altyapısını ve geçmişini özetleyerek anlatmamız gerekiyor.
Hâkimiyet (egemenlik) kavramı, ortaçağlarda kendisinden başka ve üstün bir kuvvet tanımayan mutlak bir güç anlamında kullanılmıştır. Tanrısal bir kökeni olduğuna inanılan bu güce monarklar, krallar sahiptiler. Hâkimiyetin Tanrı'da olduğu ve yeryüzünde Tanrı adına hükümdar tarafından kullanıldığı kabul ediliyordu. ( * ) Kralların ve monarşilerin teorik temellerini oluşturan bu mutlak hâkimiyet anlayışına göre yasama, yürütme ve yargı erkleri de hükümdarda toplanıyordu.


Aydınlanma felsefesi
İktidarın kaynağını ilahi güçten alan bu düşünce, aydınlanma felsefesinin gelişmesiyle yıkıldı ve akıl temeline oturtuldu. Rönesans ve reform hareketleri, artık yalnızca inanan, itaat eden, biat eden değil, fakat düşünen ve olup biteni akıl terazisinde yargılayan insanı yarattı. Böylece, Tanrı'dan aldığı hâkimiyeti kullanan kral yerine, üstün güç olarak halk egemenliği kavramı gelişti.
Bu aslında 1789 Fransız İhtilali'nin en önemli sonucudur. Seçimle işbaşına gelen meclisler, hâkimiyeti milletin temsilcisi olarak millet adına kullanmaya başladı. Bu anlayışa göre seçimle gelmiş parlamentolar milli egemenliği, milli iradeyi temsil ediyordu ve çıkardıkları kanunlara uymak yeterliydi.
Birinci Dünya Savaşı sonrası, Avrupa'nın en ileri toplumları Almanya ve İtalya'da yaşananlar, "milli irade" anlayışında sarsıcı ve derin etkiler yaratmıştır. Demokratik seçimlerle meclis çoğunluğunu ele geçiren siyasal parti ve liderlerin, Almanya'da Hitler' in Nazi, İtalya'da Mussolini 'nin faşist diktatörlüklerini kurmaları karşısında, milli egemenlik ve milli irade kavramları altüst oldu, demokrasinin, hak ve özgürlüklerin korunmasında meclislere güveni sarsıldı.
Sözü edilen her iki yönetim demokratik yollardan iktidara gelmiş, yasama organında sayısal çoğunluğu ele geçirerek demokrasiyi tahrip etmişti.
Hukuk devleti
Bu nedenle II. Dünya Savaşı'ndan sonra çağdaş demokrasilerde "egemenlik" ve "milli irade" kavramları çok önemli yapısal değişikliklere uğradı. Egemenlik ve milli irade nasıl 1789 ihtilali ve tanrısal olma niteliğini kaybetti ise bu kez de 'sınırsız ve mutlak olma' niteliğini kaybetti. Meclisten çıkan her kararın ve yasanın 'meşruiyet ve yasallık' kazanması yerine, "hukukun üstünlüğü" ilkesi önem kazandı. Hukuk devleti kavramı ve çerçevesinde egemenliğin kaynağı, dayanağı ve sınırı artık anayasa ve hukuk devleti oldu.
Milli irade, milli egemenlik, günümüzde kazandığı yeni içerik ve kapsamla hukuka bağlı bir yetkiye dönüştü. Egemenlik ve milli irade hukuk alanı içinde ve anayasanın koyduğu kurallar ve kuvvetler ayrılığı temelinde kullanılabilen bir yetki oldu.
Bu yeni anayasal görüş Avrupa'daki bütün çağdaş demokrasilerde ana kural olarak benimsendi. Meclisten çıkan yasaların hukuka bağlılığını denetlemek üzere çağdaş demokrasilerde anayasa mahkemeleri kuruldu. Böylece hukukun üstünlüğü ilkesi çağdaş demokrasinin vazgeçilmez en önemli niteliği oldu.
İşte bu tarihsel gelişim nedeniyle, sandıktan çıkan çoğunlukla bütün bir milletin temsil edildiği, buna karşı gelinmesi durumunda da 'milli irade' ye karşı gelindiğinin ileriye sürülmesi kabul edilemez bir görüş haline geldi. Millet Meclisi'nde çoğunluğun her şeye egemen olacağı görüşü bir yandan meclisteki muhalefetin varlığını hiçe sayma, öte yandan da başka devlet organlarının, özellikle mahkemelerin egemenliği kullanırken açıkladıkları iradenin, millet iradesi olarak kabul edilmeyeceği sonucunu doğurur. (E. Teziç Anayasa Hukuku, s. 96 )
Böylesi bir durum mecliste sayısal çoğunluğu ele geçirmiş bir siyasal iktidarın her türlü denetimden kurtulmasına bir gerekçe hazırlar.
Siyaset bilimci ve anayasa hukukçusu Tarık Zafer Tunaya 'nın belirttiği gibi 'milli irade' teorisi 1789 İhtilali'nin ürünüdür. Amacı da, 'egemenlik' tacını kralın başından alıp milletin başına koymaktır. (Tunaya, Siyasi Kurumlar ve Anayasa Hukuku, s. 153 )
Başbakan'ın dilinden düşürmediği 'milli irade' kuramı, bugün hukuksal yönden tartışmalı bir konudur. Milli iradenin, tüzel bir kişi olan millete ait sübjektif bir hak ya da irade oluşu düşüncesi zaten Anglo-Amerikan hukukunda kabul edilmiyor. Bu fikrin doğuş yeri olan Fransa'da da, I. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'da yaşanan deneyimler nedeniyle tepkiyle karşılanıyor.
Bakınız ünlü Fransız kamu hukukçusu Leon Duguit ne diyor:
"Millet, diriler kadar ölüleri de kapsayan geçmiş ve gelecek kuşakları da içine alan teorik ve soyut bir kavramdır... İrade ise, sadece gerçek kişilere ait bir olgudur. Soyut kavramların iradesi olmaz. Öyle ise milli irade ya da hâkimiyet diye bir şey olamaz ve tamamen efsaneden ibarettir. Bir edebiyat sözcüğüdür". ( Leon Duguit 'ten aktaran T. Z. Tunaya, s. 154-155)
Erdoğan ve yandaşları bu bilimsel verileri kabul etmekte zorlanacaklar. Bu nedenle, bu kesimin itibar ettiği bir başka anayasa hukukçusundan aktarma yapalım:
Prof. Dr. Ali Fuat Başgil diyor ki: " ... Millet iradesi denilen şey, realitede, bütün milletin iradesi değildir. ... Bu tarzda imal ve müdafaa edilen milli hâkimiyet doktrini faydasızdır, hatta ferdi hürriyetler için zararlıdır. Hükümet adamlarının arkasında millet manevi şahsı diye bir irade ve kuvvet kaynağı farz etmede (gerçek diye bakmakta) hukuki bir netice ve fayda yoktur. Bu tasavvur (tasarım) sadece, arkasını millete dayayarak en açık haksızlıkları bile, mefruz (varsayılmış) bir millet iradesi ile meşrulaştırma yolunu tutan hükümetlerin işine yaramaktadır." ( A. F. Başgil, Esas Teşkilat Hukuku, s. 211)
Öyle ise genel seçimlerde beliren sonuç 'milli irade değil' fakat seçimlerde oy kullanmış seçmenlerin siyasal tercihidir. ( Ali Nail Kubalı, Anayasa Hukuku Dersleri, s. 259–270 )
Bu yazdıklarımız günümüzde milli irade kavramının Erdoğan'ın anladığı gibi olamadığını açıkça gösteriyor. Parlamentoda sayısal üstünlüğü elde ederek her türlü kararı almak ve her türlü yasayı yapmak ve bu sayısal üstünlüğe dayanarak "meşruiyet" ileriye sürmek çağdaş demokrasilerde terk edilmiştir. Parlamentoların yaptığı yasaların üstünlüğü yerine artık "anayasaların üstünlüğüne" dayalı "hukuk devleti" ve hukukun üstünlüğü anlayışı geçerlidir.
Acaba AKP lideri Erdoğan bunları anlayabilecek mi? Aslında yukarıda yazdıklarımız ve özetlediğimiz tarihsel değişim, hukuk ve siyaset bilimi öğrencilerinin birinci sınıfta öğrendikleri ve belledikleri gerçeklerdir.
Anayasamız Cumhuriyetin niteliklerini açıklarken Türkiye Cumhuriyeti'nin bir 'hukuk devleti' olduğunu belirtiyor. (Madde 2) Hukuka bağlı devlette egemenliğin kullanılması ancak hukuk çerçevesinde olabilir. Anayasamız "Türk milleti, egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanır" diyerek egemenliğin kullanılışının şartlarını belirtmiştir. (Md. 6) Bu yetkili organlar yasama, yürütme ve yargıdır. Kaldı ki anayasamıza göre 'kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanılamaz'.
Yasama organı ise anayasamızın kuralları çerçevesinde egemenliği kullanan yetkili organlardan sadece biridir, diğerleri de yürütme ve yargıdır.
Bu durumda Sayın Erdoğan'ın sözünü ettiği ve milli iradeyi sadece meclis ve hatta AKP'nin meclis grubu olarak algıladığı durum anayasa hukukuna, çağdaş demokrasi anlayışına ters düşmektedir.
(*) Milli Görüş içerisindeki ve bugün de AKP içindeki birçok milletvekili "Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır" biçiminde formüle edilen bu düşünceye inanmaktadır. Aynı kaynaktan gelen Erdoğan da aynı düşünecektir.


Yorum
Değerli Dostlarım,
İlginiz ve desteğinizle büyüyen Cumhuriyet Halk Partisi'nde sizlerle beraber Türkiye için el ele vererek samimiyetle, iyi niyetle ve ciddiyetle çalıştık. Bundan böyle sizlerin de desteği ve yoğun katılımıyla bu çalışmaları internet ortamında da sürdüreceğiz. Katkılarınızı, görüş ve önerilerinizi Türkiye'yi daha güzel günlere götürmek için bekliyorum.

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...
Son Dakika Haberler
Fotoğraflar
Videolar
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Anı & Analog
KİMLİKLERDE DİN HANESİ OLMAMALI!

SARP BALCI


Muhafazakârlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kızdı. Mahkeme dini inancın açıklanmasını mı engelliyor?

2004’te Sinan Işık’ın iç hukuk yollarını tüketerek 2005’te Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde açtığı dava, 2 Şubat 2010’da sonuçlandı. Mahkeme karara ilişkin basın açıklamasında, kişinin inancını açıklamaya zorlanamayacağı ilkesine vurgu

Tamamını okumak için...

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...

Anasayfa | Özgeçmiş | Duyurular | Basın Açıklamaları | Basında Ali Topuz | Köşe Yazıları | Haberler | Raporlar | Görsel | Diğer | Genel Kurul Konuşmaları | İhtisas Komisyonları | Uluslararası Komisyonlar | Parti Çalışmaları | Diğer Çalışmalar | Projeler | Metinler | Fotoğraflar | Videolar | Görüşleriniz & Sorularınız | İletişim