tphlogo

SON SİYASİ GELİŞMELER
29.08.2006

GRUP BAŞKANVEKİLİ VE İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ALİ TOPUZ’UN; 29.08.2006 TARİHİNDE YAPTIĞI “SON SİYASİ GELİŞMELER” KONULU BASIN TOPLANTISI METNİ

Değerli arkadaşlarım, önce hepinizi saygıyla selamlıyoruz. Bugün, güncel siyasi konulardan ikisi üzerinde, öne çıkan ikisi üzerinde, kısaca Cumhuriyet Halk Partisi’nin görüşlerini bu basın toplantısı yoluyla kamuoyuna açıklamak istiyoruz.

 

Bunlardan birincisi, halen sürdürülmekte olan toplu görüşmeler sürecidir. Yani, kamu görevlileri sendikaları ile hükümet arasında, ücretler ve diğer sosyal haklarla ilgili müzakerelerin bu aşamasında, kısaca bir değerlendirme yapmak istiyorum öncelikle. Bilindiği gibi bu müzakereler, hükümetin ortaya koyduğu görüşler çerçevesinde tartışılıyor ve kamu görevlileri sendikaları da, bu görüşlere karşı tavrını ortaya koyuyor. Kimi zaman toplantıları terk ediyorlar, kimi zaman karşı görüşlerini söylüyorlar, ama süreç hiçbir yeni aşama kaydetmeden başladığı gibi devam ediyor, yani hükümet diyor ki, “ben size bu sene sadece 2+2, yani % 4 civarında bir zam yapabilirim, ayrıca 2.38 dolayındaki enflasyon farkını da buna eklerim” diyor. Bu enflasyon farkının hangi tarihten itibaren uygulamaya koyulacağı, Ocak’tan mı, Mart’tan mı, Temmuz’dan mı bu henüz belli değil. Kamu sendikaları da buna karşı haklı olarak direnmektedirler. Çünkü kamu görevlileri Türk toplumunun yaşam koşulları giderek yoksullaşmaya doğru giden kesimini temsil ediyor. Giderek yaşam koşulları ağırlaşan, gelirleri azalan, artan fiyatlar önünde, değişen koşullar önünde gittikçe, geçim bakımından sıkıntılı bir duruma düşen bir kesimi gösteriyor. Bu kesim, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ayakta tutan kesimdir. Yani devlet adına görev yapan görevlilerdir. Dolayısıyla bunların, hala bu çağda bile, Avrupa Birliği’ne girmeyi heveslendiğimiz bu çağda bile, sadece yaşayabilmek için çalışmaları, bir kısmının açlık sınırına yakın bir düşük düzeyde ücrete mahkum edilerek çalışmaya zorlanmasının altında yatan gerçekleri kamuoyunun açıkça görmesi lazım.

 

Şimdi, Anayasamızda birkaç yıl önce yapılan değişiklikler çerçevesinde Anayasa’nın 90 ıncı maddesi de değişti biliyorsunuz. Anayasa’nın değişen 90 ıncı maddesi, uluslararası anlaşmaların uygulanacağı yolunda bir taahhüdü öngörüyor. ILO sözleşmeleri de uluslararası anlaşmalar arasındadır ve Anayasamızın değişen 90 ıncı maddesi gereğince, artık o sözleşmelerin de Türkiye’de tümüyle uygulanması zorunlu hale gelmiştir, bir Anayasal gereklilik haline gelmiştir. Nedir o? Toplu sözleşmelerin grev hakkını da içerecek şekilde uygulanmasını öngörüyor. Oysa bugünkü kamu personelinin ücret müzakereleri, sadece bir müzakeredir. Bunun sonucunda bir yaptırımı tarafların yoktur. Tarafların birbiri üzerinde kullanabileceği bir silahları yoktur. Oysa çalışma hayatının en temel haklarından birisi grev hakkıdır. Bu en temel hak, Türkiye’de sakıncalı görülerek bugüne kadar memurlara verilmemiştir. Ama 90 ıncı maddedeki değişiklik, Anayasanın 90 ıncı maddesindeki değişiklik, artık ILO sözleşmelerinin öngördüğü bu vecibenin de Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından yerine getirilmesini bir Anayasal görev haline getirmiştir, çözüm oradadır. Yoksa bugün yapılan müzakereler, ortaoyununa dönmüştür. Müzakere diye bir şey söz konusu değildir. Bir tarafın öbür tarafa ne vereceği, ne vermeyeceği konusudur. Pazarlık yapamıyorlar, pazarlık yapabilmek için pazarlık yapan tarafların birbirine karşı güç gösterebilecekleri birtakım olanaklara sahip olmaları gerekir, böyle bir şey yok. Sendikalar iş bırakamıyorlar, bıraktıkları zaman haklarında bir sürü tahkikat yapılıyor biliyorsunuz, disiplin cezalarına çarptırılıyorlar, grev yapamıyorlar. Dolayısıyla, bu göstermelik müzakere sürecinin artık tarihe karışması gerektiğini geçen sene vurgulamıştık, bu sene de bir kez daha vurgulamak istiyorum ve ILO sözleşmelerinin öngördüğü toplu sözleşmeli sendikal hakların, tümüyle kamu çalışanlarına tanınması gereğinin altını çiziyorum. Eğer bu hükümet, gidinceye kadar bunu yapmayacak olursa, bilinmelidir ki seçimlerden sonra oluşacak Cumhuriyet Halk Partisi hükümeti ilk işlerinden birisi olarak bu konuyu yaşama geçirmek olacaktır. Birinci söyleyeceğim konu budur.

 

İkincisi değerli arkadaşlarım, üzerinde daha sıcak tartışmaların yapıldığı ve bir ölçüde de Birleşmiş Milletler çerçevesinde tartışmalara ve müzakerelere konu olan Lübnan – İsrail savaşı ve bu savaşı barışa döndürerek kalıcı hale getirmeye dönük çabalardır. Sonuç olarak bu konu Türkiye’nin gündemine, Lübnan’a Türkiye asker gönderecek mi, göndermeyecek mi tartışmasında kilitlenmiş oluyor. Bilindiği gibi dün hükümet bir karar aldı, bu kararla Lübnan’a asker göndermeyi uygun bulduğunu ifade etti. İzin verirseniz bunu, hepimizin bir arada toplumun bütün ayrıntılarıyla, bütün incelikleriyle kavrayabilmesi için bu süreci çok kısa bir şekilde anımsayalım. Bugüne kadar bu süreç, hangi aşamalardan geçerek geldi, buna bir bakalım.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, 11 Ağustos günü Birleşmiş Milletler, 1701 sayılı kararı kabul ederek, Lübnan’da, Lübnan – İsrail arasında sürmekte olan, daha doğrusu Lübnan’dan ziyade Hizbullah ile İsrail arasında sürmekte olan çatışmanın geçici olarak durdurulması ve oraya Barış Gücü gönderilmesi ve kalıcı barış hedefine bir sürecin başlatılmasına ilişkin bir karar yayınladı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi. Şimdi, bu karar üzerinde değişik çalışmalar ve değerlendirmeler yapıldı. Bu kararın içeriği konusunda bazı değerlendirmeler yapıldı. Kimileri bu kararın, orada, bu karar çerçevesinde orada oluşturulacak silahlı gücün, herhangi bir silahlı mücadeleye muhatap olmayacağı, zaten oluşturulmuş Barış Gücü’nün, oluşturulmuş ateşkesin devamını sağlamaya dönük, yeniden tarafların silah kullanmayacakları bir süreci oluşturmaya dönük bir karar olduğunu söylediler. Fakat, bütün bunlar ayrıntılı incelendiği zaman, ilk söylendiği gibi olmadığı zaman içerisinde daha açık bir şekilde ortaya çıktı. Buna değineceğim, ama hemen şunu söyleyeyim, bu 1701 sayılı karar yayınlandıktan kısa bir müddet sonra, 17 Ağustos 2006 tarihinde Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Namın Tan bir açıklama yaptı, bu açıklamada kısaca şunları söyledi, dedi ki, buraya gönderilecek silahlı güç Türkiye’den de talep ediliyor, Türkiye buraya bir silahlı güç gönderme niyetini de ifade etmiş, bu silahlı gücün bir muharip güç olmayacağı konusunda bir açıklama yaptı. Çünkü, daha Namık Tan bu açıklamayı yapmadan önce, muhalefet partileri, başta Cumhuriyet Halk Partisi olmak üzere bu konuda birtakım açıklamalar yapmıştı. Cumhuriyet Halk Partisi, bu konuda yaptığı açıklamalarda şunu söylüyordu, diyordu ki, Türkiye Başbakanı ve Türkiye Hükümeti, çok hevesli bir şekilde, daha Birleşmiş Milletler kararı alınmadan, hemen alındığı aşamalarda, o sıralarda biz bu bölgeye gönderilecek Birleşmiş Milletler askeri gücünün, Barış Gücü’nün içine asker verebiliriz, veririz demişti. Lübnan Başbakanı, bunu dünya kamuoyuna açıklamıştı, Türkiye asker verecek diye. Sayın Deniz Baykal da yaptığı açıklamalarda, hükümetin bu kadar ihtiyatsız davranmış olmasını açık bir şekilde eleştirmişti, bütün Cumhuriyet Halk Partisi sözcüleri, bu konuda hükümetin asker göndermeye çok hevesli davranmış olmasını yadırgadığını ifade etmişti. Daha sonra Namık Tan yaptığı açıklamada dedi ki, buraya gönderilecek güç muharip güç değildir dedi. Fakat şunu unuttu Namık Tan, daha Namık Tan’ın açıklama yaptığı günden 3 gün önce Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mc Cormack, şu açıklamayı yaptı, kısaca okuyorum, 14 Ağustos’ta, Namık Tan’dan 3 gün önce, İsrail ile Hizbullah arasındaki savaşın derhal sona ermesi çağrısında bulunan Lübnan ile ilgili kararın, İran ve Suriye için stratejik yenilgi anlamına geldiğini söyleyerek, şunu söyledi, karar tamamıyla uygulandığında, bunun İran ve Suriye için stratejik bir yenilgi olacağı çok açıktır dedi. Ne demek istedi? Bir kere şunu ortaya koydu, Lübnan’la İsrail arasındaki silahlı çatışmanın bir tarafında İran’a kadar uzanan bir destek var ve amaç bunları etkisiz hale getirmektir. Kimi kullanıyor bu güçler? Hizbullah’ı kullanıyor, Hizbullah’ı etkisiz hale getirmek demektir. İran’dan oraya silah gönderilmesini önlemek ve Hizbullah’ın elindeki silahları Hizbullah’tan alarak bölgeyi silahsızlandırmaktır. Nitekim, incelediğimiz zaman 1701 sayılı Güvenlik Konseyi kararı bakın neleri içeriyor. Bir kere bu karar, bu karardan önce alınmış olan başka Birleşmiş Milletler kararları var, onları içeriyor. Yani 1701 sayılı Güvenlik Konseyi kararı, 1559 sayılı kararı da içeriyor, 1680 sayılı kararı da içeriyor, daha önceki tarihlerde alınmış kararları da içeriyor. Bu 1559 sayılı Birleşmiş Milletler kararının içeriği, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasıyla ilgili. Yani Hizbullah’ın silahsızlandırılması, daha önce bir Birleşmiş Milletler kararına bağlanmış, şimdi çıkarılan 1701 sayılı karala da ona atıfta bulunularak, 1701 sayılı karar gereğince buraya gönderilecek Barış Gücü’nün görevi, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını da kapsayacaktır. Yani 1701’i okuyan, bu işten anlayan insanlar, atıfta bulunulan kararları da okudukları takdirde, 1701 sayılı kararın bir silahtan arındırma amacını güttüğünü çok açık olarak görüyorlar. Ayrıca 1680 sayılı kararda da, yine Lübnan silahlı güçleri dışındaki bütün silahlı grupların ve milislerin, bu bölgeden arındırılması, bu bölgenin dışına çıkarılması da 1680 sayılı Birleşmiş Milletler kararında yer alıyor.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, bu da yetmiyor, ayrıca 1701 sayılı bu son kararda, Birleşmiş Milletler şartının 7 nci maddesine de atıfta bulunuluyor. Nedir bu 7 nci maddeye atıfta bulunulma, ne anlama geliyor? O da, buraya gidecek olan güçlerin, gerekirse kuvvet kullanmasına hukuki zemin hazırlıyor. Yani buraya gidecek Barış Gücü, Birleşmiş Milletler şartının 7 nci maddesi uyarınca, buna atıfta bulunulduğu için, gerekirse orada bir silahlı çatışmaya girme yetkisini de taşıyarak gidiyor. Hizbullah’ın ve diğer silahlı güçlerin bölgeden arındırılması, silahlarının alınmasını içerdiği gibi, bunlara karşı gerekirse silah kullanmayı da içeren bir anlam taşıyor 1701 sayılı Birleşmiş Milletler kararı. Şimdi Türk Milleti şunu bilmelidir ki, eğer buraya Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden kazara asker gitsin diye bir karar çıkar ise, oraya gidecek olan Mehmetçik, orada Hizbullah ve Hizbullah gibi başka silahlı milis güçleriyle bir çatışmaya mutlak suretle girmek zorunda kalacaktır ve zaman içerisinde onlarla çatışma mecburiyetinde kalacaktır. Şartlar geliştikçe, belki Birleşmiş Milletler’in önümüzdeki günlerde gelişmelere göre alacağı yeni kararlarla, buraya gitmiş bulunan silahlı güçlere yeni görevler verilebilecektir. Yani biz bir batağın içine, bir ateşin içine sürükleniyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri’nden bir bölümünün Lübnan’a, Lübnan – İsrail anlaşmazlığı konusunda Birleşmiş Milletler Gücü adı altında bile olsa, oraya gitmekle bir batağa, bir silahlı çatışma ihtimali yüksek bir yere gittiklerini bilerek gideceklerdir.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, böyle bir şey Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına bu konuda karar verebilmek, çok büyük bir sorumluluğu beraberinde taşımaktadır. Bakın bundan birkaç gün önce, Sayın Cumhurbaşkanı çok açık ve çok net bir şekilde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Lübnan’a gönderilmesine karşı olduğunu ifade etmiştir. Şimdi, basında yapılan bazı değerlendirmelerde ve hükümet sözcüleri tarafından yapılan açıklamalarda, canım, Cumhurbaşkanı bu konuda niye konuşuyor, Cumhurbaşkanı’nın konuşacağı yer Milli Güvenlik Kurulu’dur, toplantılarda konuşur, dışarıda böyle bir şey konuşması doğru değildir diyorlar. Dün de Sayın Salih Kapusuz, bu yolda bir açıklama yaptı, AKP Grup Başkanvekili. Cumhurbaşkanı konuşmamalıydı diyorlar bir, iki, Cumhurbaşkanı’nın bu konularda bir yetkisi yok ki konuşuyor, yetkisi olmayan bir adam konuşmuş, herhangi birisi konuşmuş, Cumhurbaşkanı da konuşmuş gibi değerlendirmeler yapıyorlar. Sayın Ahmet Necdet Sezer, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’dır. O Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin en yüksek düzeyde temsilcisidir, birinci sıradaki temsilcisidir ve Türkiye’deki bütün kurumlarla ilişkisi olan, kurumların en üst tepesindeki yöneticileriyle ilişkili olan bir kişidir ve bütün dünya ile ilişkili olan bir kişidir ve içeride de bütün siyasi partilerle ilişki kurma durumunda olan, onların görüşlerini de dikkate almak durumunda olan birisidir. Türkiye’de, AKP dışındaki bütün siyasi partiler Lübnan’a asker gönderilmesine karşı olduğunu açıklamışlardır, AKP dışındakiler. Milli Güvenlik Kurulu toplanmıştır geçen hafta içinde. Milli Güvenlik Kurulu bir karar almıştır. Milli Güvenlik Kurulu’nda bunlar tartışılmıştır. Kim var Milli Güvenlik Kurulu’nda? Hükümet var Başbakan başta olmak üzere, Başbakan Yardımcıları, Bakanlar var, Silahlı Kuvvetler’in Kuvvet Komutanları, Genelkurmay Başkanı hepsi var, Cumhurbaşkanı’nın Başkanlığında. Orada alınan kararda Lübnan’a asker gönderilmesine ilişkin bir tavsiye yok. Hatta bu işin dışında kalmayı öngören bir anlayış var. Anımsatmak için okumak istiyorum, Ortadoğu’daki son gelişmeler ile bunların Türkiye ve bölge bakımından yansımaları değerlendirilmiş, 1701 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu kararı ve çatışmaların durdurulmasından duyulan memnuniyet belirtilmiş, kararın tümüyle uygulanmasının önemi ve askeri önlemleri yanı sıra, bölgede kalıcı barış ve istikrarın tesisi için diplomatik çabaların hızlandırılmasının gerekliliği vurgulanmış, tarafları barış yolunda cesaretlendirmenin ve sorunları görüşmeler yoluyla çözmeye özendirmenin önemi ile Filistin ve Lübnan’a yönelik insani yardımlarımızın sürdürüleceği ifade edilmişti, insani yardımların. Başka bir cümle yok. Şimdi Sayın Cumhurbaşkanı, hiç şüphe yok, hükümetin orada asker gönderme yönündeki önerileri, belki başkalarının buna karşı görüşleri, hepsini dinleyerek o tartışmalardan edindiği izlenimleri de dikkate alarak, kendi düşüncesini orada da ifade ederek istemeden, kamuoyu da konuyla bilgilendiriliyor. Cumhurbaşkanı sabah yataktan kalkmış, hemen oraya asker göndermeyelim dercesine bir acelecilik içerisinde, bir sorumsuzluk içerisinde hareket ettiği nasıl düşünülebilir. Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin gelişmeleri, kurumlardaki anlayışı, Güvenlik Konseyi’ndeki tartışmalar ve Türkiye’deki toplumun, siyasi partilerin ortaya koyduğu düşünceleri de dikkate alarak, kendi düşüncelerinin de o doğrultuda olduğunu saptadıktan sonra, asker göndermeye kesinlikle karşı olduğu açıklamasını, bir vatanseverlik duygusu içerisinde, alkışlanacak bir tavır olarak ortaya koymuştur. Şimdi bizim hükümetimiz, daha kararın Meclis’te olduğunu unutarak, Bakanlar Kurulu’ndan henüz böyle bir talep için karar almadan önce, Sayın Başbakan eliyle, ağzıyla buraya asker gönderebileceğimizi açıklamıştır. Peki, ben buradan soruyorum Sayın Başbakan’a. Siz, sizde olan, olmayan bir yetkiyi kullanacağınızı Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı sıfatıyla, nasıl bir asker göndereceğiz buraya, göndermek istiyoruz diye konuşabilirsiniz? Kendi Bakanlar Kurulunuzda tartışmadan, Lübnan Başbakanı’na nasıl böyle bir şey söyleyebilirsiniz ve sizin adınıza Lübnan Başbakanı böyle bir açıklamayı yaptıktan sonra bunu nasıl yalanlamazsınız? Ve ondan sonra da kalkar, Cumhurbaşkanı bu konuda niye konuşuyor diye söz edersiniz. Tabi Meclis Başkanı’na çok ağır sözlerle cevap vermem lazım. Ama konunun dışında bırakıyorum onu. O, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin işleyişiyle ilgili yetkilerini bir tarafa bırakarak, o görevlerini bir tarafa bırakarak kendi kişisel tanıtımını yapmaya dönük, hedeflerine dönük kendi makamını kullanmak amacıyla bu konuya da karışabileceğini zannederek, Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmasından sonra, Cumhurbaşkanı böyle bir şey konuşmaya yetkisi yoktur, yetki Meclis’indir diyebilecek. Peki Sayın Meclis Başkanı, Meclis’in yetkisinde olduğunu söylediğin bir konuda, Meclis o yetkisini kullanmadan, sen hangi yetkiye dayanarak kendi düşünceni söylüyorsun ve başkalarını düşüncelerini ifade etti diye suçlayabiliyorsun. Cumhurbaşkanı’nı suçlayan Meclis Başkanı, kendisi Cumhurbaşkanı’nı suçladığı konudaki bir zafiyetin içerisine düşmüyor mu acaba? Hayır, o işlerin peşinde değil. O, her konuda ben konuşurum, kafasında Cumhurbaşkanlığı var, kafasında her şey var, Cumhurbaşkanı olamazsa Başbakanlık. Ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir kere Sayın Bülent Arınç gibi bir kişiyi Meclis Başkanı seçerek büyük bir talihsizlik yaşamıştır. Ama bu talihsizliğe ikinci bir talihsizliği hiçbir biçimde yaşamayacağını ben açıkça görüyorum ve yaşamayacağını sağlamanın da temel bir siyasal görev olduğunu buradan ifade etmek istiyorum.

 

Şimdi değerli arkadaşlarım, konumuzu bağlamaya gelirse sıra. Lübnan’a asker göndermek yanlış bir karardır. Hükümet, belki de içinden böyle bir kararın alınmasını da istememektedir. Fakat bütün inisiyatifi Amerika Birleşik Devletleri’ne kaptırdığı için, oradan gelen baskıya karşı direnme gücü olmadığı için, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı teslimiyetçi bir anlayışa giderek battığı için, batağa batar gibi, onların talebine karşı hayır diyemiyor. Şimdi toplumu oluşturmaya çalışıyorlar. Önce bunun bir çatışmayla ilgisi yoktur diyerek başlıyorlar, insani amaçlarla gideceğiz deniyor, ama demin size ifade ettiğim Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, ardı ardına alınan kararlar en son kararın içinde bütünleştiğine göre, o çerçevede bakıldığında orada bir silahlı çatışma kaçınılmaz hale gelebilir, Hizbullah hiçbir biçimde silah bırakmayacağını da açıkladıktan sonra, buna silah bıraktırabilmek için bir önlem alındığı sırada orada bir çatışmanın olması olasılığı oldukça yüksektir ve biz bu batağa gömülmek üzere gönüllü olarak oraya gidersek tarihi bir hata yaparız, gelecek nesiller bu kararı verenleri affetmeyeceklerdir. Ayrıca şunun da bilinmesinde yarar vardır. Bir büyük devlet olmak için, illaki her olayın içine karışmak gerekmez. Yani, hükümet sözcüleri diyor ki, büyük devlet olmanın vecibesi vardır, biz bu bölgedeki her olayın içinde olacağız. Peki, olalım her olayın içinde ama, piyon olarak mı olacağız, yönetici olarak mı olacağız. Alınacak kararların hiçbirisinde yoksunuz, karar mekanizmasında yoksunuz, birileri sizin adınıza Ortadoğu’yla ilgili büyük bir proje çerçevesinde karar alıyor ve o kararı uygularken onlar sana bir görev veriyor, bir jandarmalık görevi veriyor, sen de git bunu yap diyorsun. Sen bu görevi ne için yaptığını kendin saptamış değilsin, kendin böyle bir göreve talip olmuş değilsin. Böyle bir görevi sana vermişler, sen de buna talip olmuşsun, gideyim buraya demişsin. Amerika emrediyor, sen evet diyorsun. Dolayısıyla, ileride hangi amaç güdülüyor bizim şu anda görmediğimiz. Amerika Birleşik Devletleri ne yapmak istiyor? O yönetim kararlarının hiçbirisine bizi katmadan verdiği kararların uygulanması için bize sorumluluk veriyor. Durum çok vahimdir. Büyük devlet, başkalarının talimatıyla hareket eden devlet değildir. Büyük devlet, kendi kararlarını kendi özgür iradesiyle veren, eğer birileriyle bir iş yapacaksa onlarla o işin nasıl yapılacağını oturup konuşup, eşit koşullarda, o devletlerle eşit koşullarda proje oluşturabilen noktadaysa büyük devlettir. Yoksa, büyük devlet olmak için Amerika Birleşik Devletleri gel şuraya dedi, sen de oraya gidersen bu olayın içinde olursun, sonra ne olacak? Şimdiye kadar bu işin içinde olmadık, bak Irak’ta herhangi bir sözümüz geçmiyor, orada sözümüzün geçebilmesi için bizim buraya asker vermemiz gibi bir anlayış, olsa olsa müstemleke olmaya razı bir anlayışı yansıtır.

 

Bakınız, Türkiye çok büyük hatayı yıllar önce, Kuzey Irak’tan, Türkiye’den Irak’a yönelik olarak Çekiç Güç, Kuzeyden Keşif Harekatı adı altında yapılan çalışmalar sırasında hata yapmıştır. Amerikalılar, onu zorla Türk hükümetine kabul ettirmişlerdir. İncirlik’ten kalkan uçaklar gidiyor, güya orada keşifler yapıyor, oralarda güya barışı sağlıyor. O zamandan beri Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz bu işe hep karşı koymuşuzdur. Ben bu Meclis’in kürsülerinde en az 8 – 10 defa bu konuda Grup sözcüsü olarak, SHP döneminde de, CHP döneminde de Grup sözcüsü olarak kalkıp konuşmuşumdur, buna karşı olduğumuzu ifade etmişimdir. Ne oldu? Bizim şemsiyemiz altında Irak’ın bugünkü üçlü bir yapıya dönüştürülmesi sağlandı Amerikalılar tarafından. Bir Kürt varlığı oluşturuldu, devlet haline getirildi. Sünni ve Şii grupların da ayrı ayrı hareketi sonucunda oldu ve Irak paylaşılacak, bölünecek, 3 devlet haline dönüştürülecek bir noktaya taşındı. Bu sürecin içinde hiçbir yerinde karar mekanizmasında biz yokuz. Ama bu süreci bu hale bu şekilde işlemesini sağlayacak uygulamaların hepsinde sorumluluk almışız. Burada da böyle bir şey olmamalıdır. Türkiye, batağa saplanmamalıdır. Türk askeri ölüme gönderilmemelidir. Bugün buradan ilan ediyoruz, çok açık olarak fikrimizi söylüyoruz. Halk böyle düşündüğü için biz de bunu daha yüreklilikle söylüyoruz. Oraya gidip, orada hayatını kaybedecek Mehmetçiklerin hepsinin sorumluluğu, bu kararı verecek olanlara ait olacaktır, başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere. Bu kararı bu Meclis’e sunanlarda olacaktır eğer giderse. Ama ben ümit ediyorum ki, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin içinde, 1 Mart Tezkeresinde ortaya çıkan duyarlılıklarını yeniden çıkarabilecek insan hala vardır ve onlar Cumhuriyet Halk Partisi ve öteki muhalefet partisi milletvekilleriyle beraber oy kullandıkları takdirde, bu batağa Türkiye’yi sokmaktan belki Türkiye’yi kurtarabiliriz. Onlara, sağduyulu davranmaları için çağrıda bulunuyorum. Kendilerini yöneten insanların iktidarlarını devam ettirebilmek için, yabancılara nasıl teslim olduğunu artık görmelerini bekliyoruz. Son Osmanlı Padişahı da, etrafındakiler nasıl iktidarlarının son döneminde iktidarlarını koruyabilmek için yabancılara Türkiye’yi peşkeş çekmişlerse, bugünkü yöneticilerin de aynı yolda olduğunu açıkça ortaya koymak istiyorum. Bütün AKP’li vatanseverlerin, yurtseverlerin, milletine saygısı olan milletvekillerinin duyarlılıklarının ortaya çıkmasını bekliyorum ve o duyarlılıkla hareket ederek, Türkiye’yi böyle bir batağın içine sokmaktan kurtarmaya davet ediyorum. Sizin aracılığınızla, bu düşüncelerimi kamuoyuna saygıyla sunuyorum. Teşekkür ediyorum.


Yorum
Değerli Dostlarım,
İlginiz ve desteğinizle büyüyen Cumhuriyet Halk Partisi'nde sizlerle beraber Türkiye için el ele vererek samimiyetle, iyi niyetle ve ciddiyetle çalıştık. Bundan böyle sizlerin de desteği ve yoğun katılımıyla bu çalışmaları internet ortamında da sürdüreceğiz. Katkılarınızı, görüş ve önerilerinizi Türkiye'yi daha güzel günlere götürmek için bekliyorum.

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...
Son Dakika Haberler
Fotoğraflar
Videolar
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Anı & Analog
KİMLİKLERDE DİN HANESİ OLMAMALI!

SARP BALCI


Muhafazakârlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kızdı. Mahkeme dini inancın açıklanmasını mı engelliyor?

2004’te Sinan Işık’ın iç hukuk yollarını tüketerek 2005’te Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde açtığı dava, 2 Şubat 2010’da sonuçlandı. Mahkeme karara ilişkin basın açıklamasında, kişinin inancını açıklamaya zorlanamayacağı ilkesine vurgu

Tamamını okumak için...

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...

Anasayfa | Özgeçmiş | Duyurular | Basın Açıklamaları | Basında Ali Topuz | Köşe Yazıları | Haberler | Raporlar | Görsel | Diğer | Genel Kurul Konuşmaları | İhtisas Komisyonları | Uluslararası Komisyonlar | Parti Çalışmaları | Diğer Çalışmalar | Projeler | Metinler | Fotoğraflar | Videolar | Görüşleriniz & Sorularınız | İletişim