tphlogo

SON SİYASİ GELİŞMELER
05.10.2006

GRUP BAŞKANVEKİLİ VE İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ALİ TOPUZ’UN; 05.10.2006 TARİHİNDE YAPTIĞI “SON SİYASİ GELİŞMELER” HAKKINDA BASIN TOPLANTISI METNİ

CHP Grup Başkanvekili ve İstanbul Milletvekili Ali Topuz – Hepinizi saygıyla selamlıyoruz. Bugünkü basın toplantısının konusu aslında başka bir konu olarak dün akşamdan belirlenmişti. Vatandaşın satın alma gücü ile ve ekonomik durumla ilgili bir açıklama yapacaktık. Fakat gelişmelerin yön değiştirmesi üzerine tekrar birkaç günden beri devam etmekte olan irtica tehdidine karşı değerlendirme yapmak durumuyla karşı karşıya kaldık. O nedenle dün yaptığımız basın toplantısının devamı niteliğinde ortaya çıkan yeni tartışma konularını yeni değerlendirmeleri de bir ölçüde cevaplamaya dönük bir açıklama yapma gereğini duydum. Değerli arkadaşlarım, bilindiği gibi Sayın Başbakan Amerika Birleşik Devletlerinde bulunuyordu. Bu arada dönerken yolda yaptığı Türkiye’deki tartışmalara ilişkin olarak yapmış olduğu bu açıklama üzerine bir büyük gazetemizin değerli bir köşe yazarı Başbakanın sözlerini aynen aktarıyorum ibaresini de koyarak bir değerlendirme yayınladı. Dolayısıyla bu yazıda Başbakana atfen ileri sürülen görüşlerin Başbakanın kendi görüşleri olduğu konusunda bir tereddüt taşımamıza gerek kalmadan Başbakanın düşüncelerinin bu olduğunu kabul ederek burada bir değerlendirme yapıyorum. Yani Sayın Başbakanın söylediği sözleri nakleden gazeteci arkadaşımızın sorumluluğu altında bunları Başbakana mal ederek değerlendirme yapıyorum. Şimdi bir kere Sayın Başbakanın toplumun karşısında nasıl ikili bir kimlik çerçevesinde konuştuğunu bu kadar açık bir belgesini bir başka yerde bulma imkanı yoktur. yani Sayın Başbakan bir süreden beri bizim sıkça tekrarladığımız gibi bir süreden beri dediğim yaklaşık 2,5 – 3 yıldan beri sıkça tekrarladığımız gibi tam bir kimlik çatallaşması içinde bulunmaktadır. İki kimlikli bir sorumlu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir yönüyle çağdaş toplumun bir gereği gibi meselelere baktığını ifade etmektedir. Bir başka yönüyle de tarihimizin derinliğinde kalmış basmakalıp bir takım düşüncelere sahip ve bu düşünceler konusunda değiştiğini söylediği halde hala değişmeyen bir kimlik taşıdığını göstermektedir. Şimdi çok açık bir durum vardır, önce onu söyleyelim ondan sonra değerlendirmelere geçelim. Sayın Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’nin Başbakanıdır. Bu sıfatıyla büyük yetkiler kullanmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu’nun üyesidir ve yönetim, icranın başında bir kişidir. Yapılan her işten sorumluluk taşıyan, yapılan her işi yönlendirme hakkına sahip olan yürütmenin başındaki bir insandır. Türkiye’de genel güvenlik konularının tartışıldığı yer Milli Güvenlik Kuruludur. Orada silahlı kuvvetler temsil edilir. Hükümet temsil edilir. Burada bürokrasinin üst düzeyinden bazı sorumlular zaman zaman gelir konularıyla ilgili bilgi verilir ve burada bazı kararlara varılır. O kararlar bir stratejiye bağlanır ve o kararlar devletin bütün organları tarafından uygulanır, gereği yerine getirilir. güvenlikle ilgili bu söylediğim çerçevede devletin en yüksek düzeydeki yöneticilerinin kurumlarının katıldığı platformlarda oluşturulan stratejiler içerisinde Türkiye’nin tehdit algılamasına ilişkin iki önemli saptama yapılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devletini ve toplumsal yapısını tehdit eden en önemli iki tane tehlike önem derecesine göre sıralanmıştır. Birinci sırada iltica tehdidi yazılmıştır. İkinci sırada bölücü terör tehdidi yazılmıştır. Yani birisi üniter devlete yönelik terör yaratarak, üniter devleti yok etmeye dönük ve Türkiye’yi o bakımdan üniter yapısından bir başka yapıya taşıma girişimidir, bu ikinci sırada yer almıştır. Bir tanesi de Türkiye’yi din temellerine dayalı bir devlet haline dönüştürmeye yönelik irticai bir tehditten söz edilmiştir. irtica olarak bir numaraya da bu yazılmıştır. Kim tespit etmiştir bunu? içinde Başbakanın da bulunduğu, hükümet üyelerinin de bulunduğu devletin en üst kurumlarının bulunduğu Cumhurbaşkanının başkanlığındaki Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında bunlar tespit edilmiştir. Hükümete bazı tavsiyelerde bulunulmuştur ve onun sonunda da ortaya çıkan Milli Güvenlik siyaset belgesi sayın Başbakan dahil ilgililerin imzasını taşıyan bir belge haline dönüştürülmüştür. Yani Türkiye’deki irtica tehlikesi olduğunu sadece Cumhuriyet Halk Partisi’nin söylemiyle oraya almamışlardır. Cumhuriyet Halk Partisi bu tehlikeyi sık sık ortaya koymuştur. Kanıtlarıyla koymuştur, girişimleri örnek göstererek bunları ispatlamaya çalışmıştır ama bundan dolayı olmamıştır bu strateji belgesi. Strateji belgesini devletin kurumları Başbakanın da dahil olduğu toplantılarda kararlaştırmışlar ve yazmışlardır. Şimdi bu sayın Başbakanın Türkiye’de irtica tehlikesi yoktur, irtica tehdidi diye bir şey yoktur dediği zaman bu Başbakana bizim ne söylememiz lazım? Bir Başbakan böyle konuşabilir mi? kendisinin sorumluluğu olan kendisinin tespitinde etkisinde olan, kararı olan, ağırlığı olan bir kişi imzaladığı belgeye rağmen yoktur demektedir. Bu Başbakana ne demek gerekir. benim terbiyem Başbakanlık makamına olan saygı, bu başbakanın kişiliğine burada kişiliği ile yapmam gereken tercihi yapmamam engel oluyor. ama bunu herkesin kendi vicdanında, kafasında ve aklında değerlendireceğine inanıyorum ve herkesin Başbakana hangi sıfatı yakıştıracağını görüyor gibi oluyorum. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir rezalet görülmemiştir. Bakınız sayın Başbakan Amerika’ya giderken bunları söyledi. İrtica yoktur dedi. Böyle bir tehdit yoktur dedi. Nereden çıkarıyorsunuz dedi. Ortalık karıştı. Zaten bu konunun toplumda bu kadar büyük sansasyon yaratmasının nedeni var olan irticayı vardır diye bir defa daha toplumun dikkatini çeken sayın Cumhurbaşkanı ve Kuvvet Komutanlarıyla ve sayın Genel Kurmay Başkanından sonra sayın Başbakanın yoktur demesidir. Sayın Başbakan irtica yoktur demesiydi ve irtica birinci tehdit olarak belgelerde saklandığına göre ortada büyük bir tartışma konusu olmayacaktı. Oturalım bunu konuşalım diyeceklerdi. Gereği nedir bunun yapalım, tehdidi ortadan kaldırmak için alınması gereken önlemleri alalım diyeceklerdi. Ama sayın Başbakan yoktur deyince o zaman ortaya bir açık gerçek çıktı. Sayın Başbakan bir kimliğiyle vardır dediği şeye, başka bir kimliği ile yoktur diyen zavallı bir noktaya gelmiş oluyor. zavallı bir noktaya gelmiş oluyor. bu büyük tartışmalardan sonra şimdi toplumun bu konuda yapılan açıklamaları büyük coşkuyla desteklemiş olması karşısında dün akşam TRT1 ‘de bile bir program seyrettim gece geç vakit o programa ben de telefonla katılacaktım ne hikmetse daha sonra katılma imkanı olamayacağı bana bildirildi. Herhalde bir müdahale oldu programı yayından kaldırmaya karar verdiler. O programda yayınlanan VTR’lerin hepsinde iki tane temel şey görünüyordu. Birincisi mikrofonu uzattıkları genç, yaşlı, ihtiyar herkes irtica tehdidinin var olduğunu söylüyordu. İkinci, mikrofonu ulaştırdıkları herkes Avrupa Birliğinin Türkiye’ye haksızlık ettiğini o nedenle Avrupa Birliğine karşı bir güvensizlik taşıdıklarını ifade ediyorlar. Bu program gece yarısı bizim de katılacağımız program telefonla her nedense orada kesildi ve o programa katılamadım. Bunu şunun için söylüyorum. bütün bu kadar bir toplum tarafından algılanan bu tehdit karşısında durumu yumuşatma ihtiyacını duyan sayın Başbakan sonra bu konuda yardımcılık etmek misyonunu üstlenmiş bazı köşe yazarlarımız hükümetle ilişkilerini iyi götürebilmek için hükümeti kurtarmak için Başbakanı bu badirenin içinden çekip kurtarabilmek için acaba kurtarabilir miyiz, acaba Başbakanın düştüğü durumdan onu geri çekebilir miyiz kaygısı içinde onun için bir planlama yapıyorlar, gazetelerinde ve köşelerinde bunu yazıyorlar ve sayın Başbakan buradaki değerlendirmenin başlangıç bölümünde bile bakın neler söylüyor. Yani oturalım, konuşalım, böyle şey diyalogla çözülür gibi ifadeler taşıyan bu Başbakana ait açıklamaların başlangıç açıklamasındaki cümleyi okuyorum. Burada dikkatli olmamız lazım. Hassas olmamız lazım. Ülkede olmayan şeyleri varmış gibi göstermenin hiç kimseye faydası yok diye başlıyor. Olmayan şeyleri varmış gibi göstermenin hiç kimseye faydası yok diyerek başladığı bu zeytin dalı planındaki samimiyetsizliğe bakın, samimiyetsizliğe bakın. Bunların var olduğunu Sayın Erdoğan siz Milli Güvenlik belgelerine koyduğunuz için bunların var olduğunu biliyorduk biz. Demek ki siz, kendi kendinizi burada tekzip ediyorsunuz. Kendi kendinizi eleştiriyorsunuz. Ondan sonra geçiyor efendim biz bunları konuşuruz. Bunların platformu var. Milli Güvenlik toplantılarında konuşuruz. Kardeşim konuşmadınız mı siz Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında? Konuşarak bu kararı vermediniz mi? irticayı birinci tehdit olarak algılayıp o belgelere yazmadınız mı? şimdi neyi söylüyor sunuz? Tipik takiye politikası. Önce söyleyeceksin. Milleti ayağa kaldıracaksın, Müslüman toplumumuzu , dindar kesimimizin din duygularını istismar edeceksiniz insafla bağdaşmayan, akılla bağdaşmayan, ahlakla bağdaşmayan yöntemlerle saf temiz yurttaşlarınızın inançlarını siyaset için, kendi siyasetiniz için kullanacaksınız, o insanların sanki inançlarının önüne geçen bir takım davranışlar varmış diye o insanları kullanarak her iki taraftan devleti din temellerine dayalı bir devlet haline getirmeye dönük eyleminizi yürürlüğe koyacaksınız. Bunun en hafif tabiriyle siyaset etiğiyle ilgisi yoktur daha ağırını bile söylemek gerekir.

Türkiye’de zaten bu tip tehlikeler hep bir takım siyaset adamlarının tesadüfen siyaset adamı kimliği kazanmış olan insanların Türkiye’nin çok önemli manevi değerlerini ve diğer değerleri istismar ederek siyaset yapmalarından kaynaklanıyor. Şimdi, bu konu masa başına oturularak çözülmeden önce zaten masa başında, zaten devletin bütün kurumlarının bunu çözmesi için harekete geçmesi lazım. Geçecektir de inanıyorum. Ama ondan önce Türkiye’de bir irtica tehdidi olduğu konusundaki belgelere intikal etmiş olan gerçeğin sayın Başbakan tarafından da ben öyle söylememiştim, yanlış anlaşıldı, gerçekten Türkiye’de bir irtica tehdidi vardır, olduğu için biz zaten Milli Güvenlik strateji belgesine koyduk. Bunu oturup konuşacağız demesi lazım bir. Yani irticanın varlığını kabul etmesi lazım. İki, bu işe başlamak için önce Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in derhal görevinden uzaklaştırılması lazım. Çünkü bu işlerin devlet içerisinde el altından saman altından su yürüterek gerçekleştirilmesinin mimarı odur. Sorumlusu odur ve üstelik irticayı takip edecek kurumun da başkanıdır. Takip kurulunun da başkanıdır. Dolayısıyla evvela bu zat o görevden uzaklaştırılacaktır. Bu uzaklaştırılmadığı taktirde hükümetin atabileceği hiçbir adımın hiçbir kıymeti yoktur. iki Milli Eğitim Bakanı derhal istifa ettirilecektir. Milli Eğitim Bakanı görevinden ayrılmadığı sürece Milli Eğitim Bakanlığı içinde irticaya dönük yuvalanmaların ortaya çıkarılması mümkün değildir. Milli Eğitim Bakanlığına toplumun kabul edebileceği laiklikle sorunu olmayan, Cumhuriyetin değerleriyle sorunu olmayan, Milli Eğitim Bakanlığı içindeki bu irtica yuvalanmalarına dönük olayları tespit edip oraları bu tehditten kurtarabilecek operasyonları yapmaya azimli, kararlı ve inançlı bir kişinin Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilmesi lazım. Tabi ondan sonra da yapılacak daha çok şeyler vardır ama hükümetin öncelikle sayın Başbakanın bu konuyu çözmeye dönük bunun toplumda büyük yara açmamasını sağlamaya dönük samimi düşünce içindeyse ilk yapacağı iş bu iki tane kişiyi derhal görevinden uzaklaştırmaktır. Şimdi değerli arkadaşlarım, bu vesileyle şunu da söylemek istiyorum. Bu konuyu silahlı kuvvetleri yıpratmak için Cumhurbaşkanını eleştirmek için istismar etmeye kalkışanlar çok büyük bir yanılgı içindedirler, çok büyük bir yanlış içindedirler. Türkiye’nin geleceği el ilgili bu kadar önemli bir konuda bütün sorumluluğunun gereği her türlü şeyi yapmaya yönelmiş bir güvenlik gücünü sorunu bütün açıklığıyla toplumun gündemine koymuş bir güvenlik kurulunun bunları ortaya koyuşunun bir siyasi hedefe yönelik olduğunu, yok bunun Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olduğunu, yok bunun askerin siyasete müdahale etmesiyle ilgili olduğunu söyleyenler gerçeklere aykırı değerlendirme yapmaktadırlar ve Türk toplumuna yarar getirmeyen bir tartışmayı gündeme taşımaya çalışmaktadırlar. Bundan kimseye fayda gelmez. Türkiye’ye de fayda gelmez. Bu söylemi yürütenlere de fayda gelmez. Bu kurumları yıpratmak devletimizin gücünü, etkinliğini azaltmak anlamına gelir. O nedenle dikkatli olmaları gereken şey budur. Silahlı kuvvetler görevini yapmıştır ve durumu ortaya koymuştur. Cumhurbaşkanı değerlendirmelerini yapmıştır, durumu ortaya koymuştur. Hükümet eğer bu konuları çözmek istiyorsa söylediğim gibi önce Müsteşarı ve Milli Eğitim Bakanını bir kenara çekecek ve bunları gerçekten laik demokratik sosyal hukuk devletinin bu konulara gerçek bakış açısına uygun bir süreci başlatmış olması lazımdır.

Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak Türkiye’de bu tehlikenin varlığına ilişkin iddialarımızı üç buçuk yıldan beri bu hükümete karşı söylemekteyiz. Sayın Başbakanın bir kimlik bunalımı içinde olduğunu üç buçuk seneden beri söylüyoruz bu konu ile ilgili olarak mahkemelere kadar gittik. Karşılıklı tazminat davaları bile gündeme geldi. sayın Başbakan yetişmesi itibariyle yapılan bu suçlamalara muhatap olma durumundadır. Çünkü kendisi bir zamanlar söylediklerini bugün hatırlayacak olur ise, her halde yüzü çok kızaracaktır ve herhalde toplumdan defalarca milyonlarca defa özür dileme ihtiyacını hissedecektir. Kimlerin dizinin dibinde durduğu, Atatürk için ne söylemişti, rejim için neler söylemişti, demokrasi için neler söylemişti, bunları anımsayacak olursak bu Başbakanın bir irtica eğiliminin içinde ve önünde gösterilmesi için kafi sebebin bulunduğunu söyleyebiliriz. Başka sebepler, başka gerekçeler arıyorlarsa bazı hatırlatmalar da yapabiliriz. Danıştay 2. Dairesi’ni toptan yok etmeyi göze almış bir saldırının arkasında kimler vardır? ve o konuda Sayın Başbakan başlangıçta ne dedi? Şimdi ne düşünüyor? Eğer bir ülkede irticai hareket varsa bu hareketleri anlamak çok kolaydır. Bu hareketler varsa bir ülkede irticai hareketin varlığı için çok önemli delildir bunlar, belgedir bunlar. İsmail Ağa Cemaatinin yaptıklarını hatırlarsa sayın Başbakan Türkiye’de bir irticai hareketin nasıl örgütlü olduğunu anlayacaktır. Camide adam öldürmekten, adam öldüreni linç etmeye kadar bir takım izbe köşelerde bir takım insanları yargılayarak devletin adli kurumları bir tarafa bırakılarak kendi özel sistemleriyle yargılayarak infaz kararları alanlar Türkiye’nin belli semtlerinde, Türkiye’nin görünümünü değiştirmek ve modern Türkiye Cumhuriyeti imajını silmeye dönük kılık kıyafet gösterilir mi herkes görebilir. Ben bir basın toplantısında söylemiştim. istanbul’da büyük ada bilhassa özel programlarla kılık kıyafetlerle laik Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir parçası değil, sanki İran’ın topraklarının bir parçasıymış gibi gösterilmeye çalışan özel programlar uygulamaktadırlar. Değişik kisvelerle oraya bir takım insanların kitleler halinde AKP teşkilatları tarafından getirilip dolaştırıldığı ve gösteriler yapıldığı bir mekan haline getirilmiştir. Çarşamba’nın halini herkes bilmektedir. Eğer Türkiye’de bir irtica hareketi yoktur diyorlarsa bunları hatırlasınlar. Belki bunları görerek bazı şeyleri öğrenebilirler. Cemaatlerin devlet yönetimine etkileri konusunu araştırsınlar. Kendisi Amerika’da olup, bütün müritleri Türkiye’de devletin her noktasına girmiş bir cemaat vardır. Bu cemaatın devletin bütün kurumlarını ele geçirin talimatları daha geçtiğimiz yıllarda çeşitli örnekleriyle kamuoyu önüne sergilenmiştir. Din adına cinayetler işleyen, şebekeler ortaya çıkmıştır. Dinimizde olmayan, dinimizle bir arada değerlendirilmesi söz konusu olmayan bir takım görüntüleri dinimize de saygısızlık yaparak ortaya koymuşlardır. Almanya’da saf Türk vatandaşların din duygularını istismar ederek paralarını toplayıp cebe indiren ve sonra ortadan kaybolan insanlar bunu din adına yapmışlardır. İşte o cemaatler yapmıştır bunu. bunların Müslüman dini içerisinde zerre kadar yeri olmayan bunlara karşı eğer sayın Başbakan gereken tedbiri almıyor dinimizle ilgili dinimizi istismar etmeye dönük, dinimizi topluma yanlış anlatmaya dönük bu girişimler karşısında sessiz kalan sayın Başbakan dindar olacak bu konudaki yanlışlıkları ortaya koymuş olan Ali Topuz Recep Tayyip Erdoğan kadar dindar olamayacak. Var mı böyle bir şey? Var mı böyle bir şey? Ne hakları var bunların ? Biz Türk Hizbullah’ının domuz sapanıyla diri diri insanları gömdüğü günleri hatırlıyoruz. Biz Müslüm Gündüz gibi bir takım soytarıların dini duyguları kullanarak insanları ne hale getirdiğini biliyoruz. Dini duyguları kullanmak ahlaksızlığın en büyüğüdür. Dindarlarımızın samimi duygularını onların saflığından temizliğinden yararlanarak kullanmak ahlaksızlıktır. Hele din duygularını siyasi ikbal için kullanmak ahlaksızlıktan da daha büyük ahlaksızlıktır. Ben açıkça şunu ifade etmek istiyorum. Bundan sonra alınacak hiçbir tedbir kaybettiklerimizi veya içine düştüğümüz durumu ortadan kaldırmak için maalesef çok yeterli olmayacaktır. Neden olmayacaktır? Çünkü işin başında bulunanların mantalitesi zaten bu durum yaratmaya dönük bir mantalitedir. Bütün bu sorunların sorumlusu başta Sayın Başbakan olmak üzere AKP’nin bazı yöneticileridir. AKP’nin tabanındaki samimi yurttaşlarımızın parlamentodaki değerli milletvekili arkadaşlarımızın sağduyu içerisinde kendi yönetimlerinin hem partilerini hem Türkiye’yi bir batağa doğru sürüklemekte olduğunu biran evvel görmelidirler ve kendi sorunlarını kendi partileri içerisinde çözmeye yönelmelidirler. Gerçi vatandaş önümüzdeki ilk seçimlerde bu işi kökten çözecektir. Ben buna inanıyorum. Ama vatandaşın bu işi çözmesinden önce zarardan daha az zarar görerek bu işten kurtulmak istiyorlarsa aklı selim sahibi AKP’lilerin kendi yöneticilerinin kendilerini düşürdüğü tuzaktan kurtulmaları ve onların hesabını görmeleri gerekir. Erdoğan’ın uzattığı zeytin dalı değildir. Erdoğan’ın uzattığı bir yeniden bu toplumu uyuşturmaya dönük bir oyalamaya dönük bir iddiadır. Milleti bu konudan daha yokmuş böyle hadi bakalım işimize bakalım diyecek noktaya taşımak istemektedirler. Toplum tehlikenin farkına varmıştır. Bu tehlikeden kurtulmak için, toplumun göstereceği demokratik direncin önünü açalım. O demokratik direncin önünü açalım ki o demokratik direniş bir hareket olarak seçim zamanına kadar gitsin ve bu meseleyi sandıkta çözsün. Çünkü bu mesele sandıkta çözülmeyecek olursa Türkiye’nin başına gelecek badirelerin altından hiç kimsenin kalkması ihtimali yok. Allah bize o günleri göstermesin. Milletin kendi kurtuluşunu demokratik yoldan sağlayabilmesi için AKP’nin tuzağına kimsenin düşmemesi gerekir. bütün kurulları ve kuruluşları Türkiye’yi tehdit eden bu iltica tehlikesine karşı yürütülmekte olan bu kampanyanın bu değerlendirmenin dozunda bir azalma olmamalıdır. Kimseye bu konuda kanılmamalıdır. AKP’nin etkisi altına girilmemelidir ve gerçekler su üstüne çıkarılmalıdır. Teşhir edilmelidir ve bütün tehlike odakları temizlenerek devlet güvenilir, çağdaş, modern bir devlet niteliğine yeniden kavuşturulmalıdır.

Yorum
Değerli Dostlarım,
İlginiz ve desteğinizle büyüyen Cumhuriyet Halk Partisi'nde sizlerle beraber Türkiye için el ele vererek samimiyetle, iyi niyetle ve ciddiyetle çalıştık. Bundan böyle sizlerin de desteği ve yoğun katılımıyla bu çalışmaları internet ortamında da sürdüreceğiz. Katkılarınızı, görüş ve önerilerinizi Türkiye'yi daha güzel günlere götürmek için bekliyorum.

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...
Son Dakika Haberler
Fotoğraflar
Videolar
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Anı & Analog
KİMLİKLERDE DİN HANESİ OLMAMALI!

SARP BALCI


Muhafazakârlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kızdı. Mahkeme dini inancın açıklanmasını mı engelliyor?

2004’te Sinan Işık’ın iç hukuk yollarını tüketerek 2005’te Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde açtığı dava, 2 Şubat 2010’da sonuçlandı. Mahkeme karara ilişkin basın açıklamasında, kişinin inancını açıklamaya zorlanamayacağı ilkesine vurgu

Tamamını okumak için...

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...

Anasayfa | Özgeçmiş | Duyurular | Basın Açıklamaları | Basında Ali Topuz | Köşe Yazıları | Haberler | Raporlar | Görsel | Diğer | Genel Kurul Konuşmaları | İhtisas Komisyonları | Uluslararası Komisyonlar | Parti Çalışmaları | Diğer Çalışmalar | Projeler | Metinler | Fotoğraflar | Videolar | Görüşleriniz & Sorularınız | İletişim