tphlogo

BASINLA SOHBET
04.09.2006

GRUP BAŞKANVEKİLİ VE İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ALİ TOPUZ’UN; 04.09.2006 TARİHİNDE YAPTIĞI BASINLA SOHBET TOPLANTISI METNİ

Evet arkadaşlar, bu hafta tatilde olmamıza rağmen, Meclis tatilde olmasına rağmen, çok hareketli bir gün ve çok önemli bir gün yaşayacağız yarın. O nedenle, ondan bir gün önce değerli basın mensuplarımızla, sizlerle hem hasret gidermek, hem de bir sohbet yapma düşüncesiyle bugünkü toplantıyı düzenledik. Aslında tabi ben bir şey söylemeden, önceden sizi dinlemek istiyorum. Bana soracağınız sorular var mıdır veya siz neyi öne almak lazım, neyi konuşalım, yarınki toplantıdan daha önemli olaylar da var çünkü Türkiye’de. Yani onun kadar önemli olaylar da var. Eğer siz bana sohbet çerçevesinde bazı şeyler söyleyecekseniz, evvela sizi dinlemekten büyük bir mutluluk duyarım. Ben, ondan sonra kısa bir açıklama yaparım.

 

Basın Mensubu – İsterseniz, İstanbul’daki olaydan başlayalım…

 

Grup Başkanvekili ve İstanbul Milletvekili Ali TOPUZ – Evet, oradan mı başlayalım?

 

Basın Mensubu – Evet, ondan başlayalım. En sıcak gelişme o. Şimdi öldürülme olayı var, öldürenin linç etme durumu ortada. Ancak polis kayıtlarında linç olmadığı belirtiliyor. Bu bir, ikincisi kılık kıyafet yasasıyla ilgili ortada bir vaka olarak hastane önünde toplanan vatandaşların, camideki vatandaşların kılık kıyafetine bakıyorsunuz ve İstanbul Emniyet Müdürü, bu insanlarla neredeyse bir anlamda pazarlık ediyor, konuşuyor. Yani orada bir durum var, orası bir kurtarılmış bölge midir, devletin bir müdahale etme alanı içinde değil midir? Ne diyorsunuz buna?

 

Grup Başkanvekili ve İstanbul Milletvekili Ali TOPUZ – Öyle zannediyorum ki, diğer arkadaşlarım da bu konuyla ilgileniyorlar, isterseniz önce kısaca buna bakalım. Şimdi bir kere bunun kolayından başlayalım. Kılık kıyafetle ilgili benim de özel saptamalarım var, onu söylemek istiyorum önce. Türkiye’de bir süreden beri, bu AKP iktidarı döneminde planlı ve sistematik bir biçimde yürütüldüğü anlaşılan bir kılık kıyafet hareketi var. Ben İstanbul’da yazın Büyük Ada’da yaşarım. Büyük Ada, Türkiye’nin işte en çok turiste, yabancıya açık bölgelerinden birisidir. Kışlık 10 bin nüfusu vardır, ama yaz aylarında günde 200 – 300 bin kişi, 500 bin kişi burada bulunur, çoğu yabancılar olmak üzere, yani yurtdışından gelenler. Geçen sene bir ölçüde, bu sene daha yoğun bir şekilde buraya o kılık kıyafetiyle siyasi düşüncelerini anlatmaya çalışan, İslami örgütler gruplar halinde bu bölgeye geziler düzenliyorlar. Amaçları, İstanbul’un ve Türkiye’nin en çağdaş görüntülerine sahip olan, doğasıyla, oradaki insanlarıyla ve taşıdığı özellikler bakımından Büyük Ada’da, bakıyorsunuz çarşaflı, peçeli, sarıklı birtakım insanlar. Orada bazı dinlenme kampları var devlete ait, oralar tarikatlara tahsis edilmiş, tarikatlar oraya haftalık, 15 günlük birtakım gruplar getirerek ve bu grupları da adanın en kalabalık saatlerinde şehir içinde, caddede, meydanda dolaştırmak suretiyle kıyafetle siyaset yapılan bir manzara seziyorum. Yani Türkiye’nin görüntüsünün böyle olmasını istiyorlar, İşte Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden, memleketlerinden adayı görmek için, Büyük Ada’ya gelenler, Türkiye manzaraları olarak onları görüyor. Tabi bu, bir zamanlar hatırlayacaksınız Fatih’te, çok eski dönemlerde de Fatih’te, Fatih’in arka mahallelerinde bu vardı ve oraya girildiği zaman, bu bölgenin Türkiye olduğunu anlamak mümkün değildi, orada sarıklı, şalvarlı, fesli insanlar dolaşırdı. O zaman yaptığımız tespitler, bu son dönemlerde de aldığımız bazı bilgiler şunu gösteriyor ki; bunlar şimdi programlı yapılıyor, hatta bunlar sanatçı gibi değerlendiriliyor, her biri kıyafetine göre bir gelir de sağlıyor. Yani çarşaflı dolaşmanın bedeli daha yüksek tabi, onu kabul etmek lazım. Ama başka birtakım kisvelerle dolaşmak da yine bedeli karşılığında yapılıyormuş gibi bir izlenim doğrusu alıyoruz. Bu çok vahim bir şey. Türkiye’nin görüntüsünü illa İran’a benzetmeye dönük bir yaklaşım.

 

Şimdi bu tarafını geçtikten sonra gelelim bu linç olayına. Tabi bu olay bundan önce cereyan eden, 30 Ağustos törenleri sırasında cereyan eden olayla benzeyen tarafları da var. En azından ülkenin güvenliğinden sorumlu birimlerin, olaylara bakış açıları dikkate alındığı zaman görülüyor ki, bir yanlı bakış söz konusudur. İstanbul Emniyet Müdürü, daha sonra ne kadar yalanlayacak olursa olsun, 30 Ağustos törenleri sırasında, amaçları sadece ve sadece asker göndermeye karşı olduklarını ifade etmek olan gençleri, önce kalabalığa PKK’lı gibi ifade ederek, göstererek, o kalabalığın PKK’ya olan tepkisini bu genç, idealist ve Türk askerinin Lübnan batağına gömülmemesi için çırpınan gençlere o kötü muameleyi reva görüp, onların halk tarafından linç edilmelerini sağlayacak bir ortam yaratılmış olması esefle karşılanacak bir olaydır. Bu olayın içinde polis bence suçludur. Polis, bir kere ne olursa olsun, isterse bir resmi tören olsun, isterse bir büyük günde yapılan bir merasim olsun, ne olursa olsun demokratik haklarını kullanarak, çünkü insanlar başkalarına zarar vermeden pankartını çıkartarak veya bir slogan atarak düşüncesini söyleme özgürlüğüne sahiptir. En azından onlara, “yapmayın, buranın nezaketini bozmayın, kenara gelin” uyarı yaparak bir tarafa çekmek mümkünken, üzerlerine, canilerin üzerine, katillerin üzerine gidiyorlarmış gibi gidip, o insanlara kötü muamele yapmış olmaları esef verici bir olaydır. Avrupa Birliği’ne girmek için çırpınan bir ülkenin İstanbul gibi bir yerindeki polisine ve onun başında bulunan Emniyet Müdürüne yakışan bir tavır değil. İstanbul polisi, bu son olayda da tarikatları kollamak amacıyla, halkın, cami cemaatinin linç ettiği bir adamı, “kafasını minbere, mihraba, bir yere çarptı da öyle öldü” gibi rapor yazmak suretiyle bu taraflı davranışını sürdürmüştür. İstanbul Emniyet Müdürü hakkında İçişleri Bakanlığı’nın bir işlem yapıp yapmadığını bilmiyoruz, merak ediyoruz. İstanbul Emniyet Müdürü yanlış tavır içinde olmuştur. En azından İstanbul Emniyet Müdürü, kendine bağlı güçlerin bu konularda yaptığı yanlışlıkları, acaba bir inceleme altına almış mıdır, almamış mıdır, o da bilinmiyor. Dolayısıyla, bu konularda İçişleri Bakanlığı’nın vakit yitirmeden gereken tedbirleri alması ve ilgililer hakkında inceleme başlatması ve suçlu görülenleri kamuoyu önünde teşhir ederek cezalandırması gerektiği kanısındayım. Bu linç olayı, tabi 30 Ağustos’taki linç girişiminin bu son linç olayı için bir tetikleyici etkisi oldu mu, olmadı mı o tabi uzmanların inceleyeceği bir şeydir. Ama yani bir ülkede vatandaşı korumakla görevli polisin vatandaşı linç etme teşebbüslerini özendirecek bir tavır içinde, müsamahakar bir tavır içerisinde kalmasının büyük bir sorumluluk olduğunu unutmamak gerekiyor. Bunu, bu konuyu böylece özetlemiş oldum. Evet…

 

Basın Mensubu – Terör yine can yakmaya devam ediyor. Şehit ailelerinin tepkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Daha önceleri vatan sağolsun şeklindeydi tepkiler, ancak artık vatan sağolsun diyemeyeceğiz noktasına gelindiğini görüyoruz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Grup Başkanvekili ve İstanbul Milletvekili Ali TOPUZ – Şimdi efendim, tabi çok üzüntü verici bir durumla karşı karşıyayız. Bir süre önce Sayın Başbakan, bir ay kadar önce bilindiği gibi terörle ilgili “galiba biz yanlış politika izledik, yeni bir değerlendirme yağacağız, Bakanlar Kurulu’nda görüşeceğiz, yeni politikalar uygulayacağız” diyerek, halkın teröre karşı biraz rahatlamasına sebep olabilecek bir aktif tavır içine girmişti. Ama ne yazık ki bu tavır uzun sürmedi. Bu tavır, Bakanlar Kurulu toplantısıyla tersine dönmüş oldu ve dediler ki, “terörü önlemek için, biz önce Irak’la ve Amerika’yla görüşeceğiz, onlara durumu anlatacağız, yapmazlarsa biz yapacağız”. Geldiğimiz nokta nedir terörle ilgili? Geldiğimiz nokta, Amerika Birleşik Devletleri, bir generali terörle ilgili olarak koordinatör tayin etti, o noktadayız. Şimdi Türkiye’de, koordinatör, ona eş koordinatör kim olacak o tartışılıyor. Bu arada, beşten fazla önemli görevlimizi kaybettik, subaylarımızı kaybettik, teröre kurban ettik, askerlerimizi kaybettik, polisimizi kaybettik, sivil halktan kayıplar verdik. Şimdi hükümet hala koordinatör atayacak, neyin koordinatörü, neyi konuşacak? Bu işin koordinatöre ne ihtiyacı var? Türkiye’deki terör, uzun yıllardan beri gelen bir terör. Terörü yaratanlar belli, onların bulunduğu yer belli. Türkiye toprakları içinde onlara karşı silahlı güçlerimiz, emniyetimiz gerekeni yapmaya çalışıyor. Ama hududumuzun dışındaki mihraklar, mesela Kandil Dağı’ndaki terörist gruplarını oradan söküp atmak gerekiyor, onların elebaşlarını yakalayıp, tıpkı Apo’nun yakalandığı gibi, ondan hesap sorulması gerekiyor. Irak, o bölgenin hükümranı olarak görülüyor. Bir de, “siz buraya girmeyin”, Birleşmiş Milletler kararlarına uygun olarak sınır ötesi harekat yapma, harekata başvurma hakkımız olmasına rağmen “hayır, siz bu topraklara girmeyin, biz bu işi halledeceğiz” deyip bizi geciktiriyorlar. Amerika Birleşik Devletleri, “aman girmeyin, biz bu işi halledeceğiz” diyorlar ve bu işi sürüncemede bırakıyorlar, şehitlerimizi vermeye devam ediyoruz, tabutların gelmesi, cenazelerin gömülmesi, insanlarımızın vicdanında büyük yaralar açıyor. Şimdi buradan ne sonuç çıkıyor, ne anlaşılıyor buradan? Buradan şu anlaşılıyor; bizim hükümetimiz için demek ki PKK terörü o kadar önemli bir iş değildir. Amerika’nın koordinatörünün yapacağı işe o işi havale etmek, doğrusu büyük bir aymazlıktır. Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin yapması gereken şey, Irak’a ve Irak’a egemen olan Amerika Birleşik Devletleri’ne “siz, 15 gün içerisinde bu yuvaları yok ettiniz ettiniz, etmediniz ben Birleşmiş Milletler kararlarına uygun olarak, sıcak takip yaparak teröristleri yuvalarında yakalayacağım, oraya operasyon yapacağım, nokta operasyonu yapacağım, amacım Irak topraklarını işgal etmek değil, Irak topraklarından bana gelen, Türkiye’ye gelen terörist saldırıları çökertmek için, onları önlemek için yapacağım” deyip, düğmeye basmasıdır. Bunun için de Lübnan’a asker vermeye gerek yoktur. Asker versen de vermesen de, Buradaki işin bellidir senin. Türk askeri, gerekiyorsa bir yere asker göndermek, gönderirim, onu da gönderecek güce sahiptir, Türkiye’deki sorunları da çözebilecek güce sahiptir. Yeter ki siyasi irade net bir şekilde ortaya çıksın, bu talimatlar verilsin.

 

Maalesef, terör konusundaki vurdumduymazlığı, hükümetin vurdumduymazlığı devam ediyor. Benim inancım odur ki, Amerika Birleşik Devletleri işi savsaklamak için, zamana sermek için, bizi uyutmak için bu koordinatör hikayesini ortaya atmıştır. Koordinatörle çözülecek bir iş değildir. Koordinatör neyi koordine edecektir? Ülkeleri mi koordine edecektir? Yani, Türkiye, Irak ve Amerika Birleşik Devletleri’ni ilgilendiriyor bu. Türkiye’nin de resmi kurumları vardır, bu işle görevli, öteki devletlerin de kurumları vardır. Zaten devletler bunu o kurumları vasıtasıyla konuşurlar, özel olarak koordinatör atayarak, ne olacak şimdi koordinatör, bir emekli general, Amerika Birleşik Devletleri’nin koordinatörü, kiminle konuşacak? Yoksa bu koordinatör Irak’la, Türkiye’yle ve Amerika Birleşik Devletleri’yle konuşurken arada bir PKK ile de mi konuşacak? Böyle bir niyetleri mi var? Ben inanıyorum ki, Amerika Birleşik Devletleri PKK’yı daha bir süre Türkiye’ye karşı bir koz olarak elinde tutmak istiyor, PKK’yı bize karşı kullanmak istiyor.

 

Şimdi, Kuzey Irak’ta Kürt devletinin aşağı yukarı bağımsızlığını, yani egemen bir devlet olduğunu ilan etmesine çok az bir zaman kala bir dönemde, biliyorsunuz bir bayrak krizi çıktı, “Irak bayrağını ben tanımam” dedi, “onu sadece merasimlerde bir tarafta tutarım” dedi, “bu bölgede, Kürt bölgesinde Kürt bayrağı olacaktır” dedi. Ben size buradan söylüyorum, gelecek sene bu zamanlarda muhtemeldir ki, bağımsızlığını ilan etmiş bir Kürt devletiyle karşı karşıya kalacağız, Amerikan desteğiyle. Tabi ki ondan sonra o devletin Türkiye için nasıl tehlikeler yaratacağı, Türkiye’yle ilgili hangi talepleri ortaya koyacağı veya bizde hangi olumsuzluklara, olumsuz gelişmelere neden olacağını hep beraber göreceğiz. Unutmayalım, bakınız bugün 4 Eylül, Sivas Kongresi’nin yıldönümü. Yani Sivas Kongresi, milli hükümetimizin kurulmasına dönük en önemli adımın atıldığı gün, ulusal bağımsızlığın, ulusal bütünlüğün ve Misak – ı Milli sınırlarının telaffuz edildiği ve temel kırmızı çizgilerimiz olarak ilan edildiği gün, biz neyi konuşuyoruz. 4 Eylül’de Sivas Kongresi’nde karar altına alınan konulardan nasıl geriye dönülmekte olduğunu görüyoruz ve onu önlemek için acaba ne yapabiliyoruz derken, hükümetin bu konularda tam bir aymazlık içinde olduğunu gösteriyor, tam bir aymazlık. Türkiye’nin sınırlarının tartışılacağı bir döneme giriyor. Bakın isterseniz hemen buradan Lübnan meselesine geçeyim, onu da herhalde soracaksınız, bununla bağlantılı olarak. Bakınız arkadaşlar, Lübnan’daki olay basit bir bölgesel anlaşmazlık değildir, basit bir bölgesel terörist hareket değildir. Lübnan’daki olay, Ortadoğu’nun geleceğiyle ilgili düşünülenlerin uygulamaya konulmasıyla ilgili bir olaydır. Yani bu olay, sadece oradaki bazı silahlı milis güçlerinin yok edilmesi olayı değildir. Bakınız bu son bir ay içinde, bir aydan da fazla, 34 gün süren bir savaş içinde, Hizbullah’a karşı İsrail gökten bomba yağdırmıştır Lübnan topraklarına, binlerce kişi, çoluk, çocuk, kadın, erkek ölmüştür sivil halktan, bütün her taraf tahrip olmuştur, bütün altyapı yok edilmiştir, binalar yıkılmıştır, nüfusun çok büyük bir bölümü Lübnan dışına taşınmıştır ve İsrail bu savaşta mağlup olmuştur. Bu, Ortadoğu’da bugüne kadar yapılan Arap – İsrail çatışmaları içerisinde, Araplar adına tek kazançlı savaş olarak tarihe geçiyor. Yani İsrail, bugüne kadar hep yaptığı silahlı mücadelelerden galip çıkmıştı, ilk defa bir yere tosluyor, niye tosluyor? Çünkü çok iyi hazırlanmış bir güç var orada, arkasında İran’ın sermayesi ve silah gücü var ve bütün Arap ülkeleri adına görev yapan bir Hizbullah var orada. Hizbullah hangi memleketin örgütü dediğin zaman bulamıyorsun. Yani Lübnan’ın bir resmi organizasyonu değil, bir yere bağlı değil. Nasıl olabiliyor böyle bir şey? Lübnan topraklarında bu kadar silahı olan, İsrail’le başa çıkacak kadar da silah gücü ve mücadele gücü olan bir grup var, bu Lübnan hükümeti bunlara tesir edemiyor, Lübnan’a bağlı değil bu, ama orada. Onun oradan çıkartılması için şimdi Birleşmiş Milletler göreve getiriliyor, neden? Çünkü İsrail başaramadı, büyük bir yenilgiye uğramaktansa bir ateşkese razı oldu, geçici bir ateşkese, işi durdurdular, İsrail’i kurtarmaya çalışıyorlar ve bunu Birleşmiş Milletler kanalıyla Hizbullah ve ona benzer milis güçlerini yok etmek istiyorlar. O güçlerle ilgili bir değerlendirme yapmıyorum, onların amaçlarıyla ilgili bir değerlendirme yapmıyorum. Onlar, Hizbullah denilen organizasyonun AKP’yle yandaş olduğunu biliyorum, AKP’nin onlarla iyi ilişkiler içinde olduğunu biliyorum. Bizim, onların oluşumuyla, verdikleri mücadeleyle ilgili söyleyeceğimiz çok söz olabilir, ama o konulara girmiyorum ben. Bu aşamada şunu söylemeye çalışıyorum, AKP bir yandan kendi tabanına ve kendisine destek veren tarikatlara diyor ki, “ben, İsrail’e giderken Hizbullah’ı korumak için gidiyorum oraya” diyor. Ama öteki taraftan Birleşmiş Milletler kararı, Hizbullah’ı oradan yok etmek, elindeki silahları almak için bu kararı aldı ve bu Birleşmiş Milletler Gücü’nü oluşturuyor. Yani AKP, batılılarla beraberken İsrail’den yana, Hizbullah tehlikesini ortadan kaldırmaya inanıyor ki “asker gönderelim oraya” diyor, fakat iç politika açısından AKP, Hizbullah’la yandaş olduğu için, Hizbullah’la yandaş olan İslami akımlara ve kendi çekirdek tabanına diyor ki, “ben orada Hizbullah’ı korumak için gidiyorum”. Hatta bunu şimdi gerekçelendiriyor, “ben eğer Hizbullah’la bir savaş, bir karşılıklı çatışma söz konusu olursa, askerimi çeker getiririm buraya” diyor. Böylece, ikili bir politikayı bütün milletin gözünün önünde oynuyor. Batılılara başka söylüyor, içeridekilere başka söylüyor. Batılılara diyor ki, Amerika’ya diyor ki, “ben bunu böyle söylemezsem, Meclis’ten kararı çıkartamam, onun için beni mazur görün” diyor. Bu taraftakilere dönüyor diyor ki, “ben buraya asker göndermeye mecburum, asker göndermezsem Hizbullah’ı koruyamam, ben Hizbullah’ı korumak için oraya gidiyorum” diyor. Bu çok seviyesiz bir politikadır, ikircikli bir politikadır, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yakışmayan bir politikadır, Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına söz söyleme hakkına tesadüfen sahip olmuş insanlara yakışmayan bir tavırdır, şiddetle kınıyorum bunu ve Türk milletinin bu gerçeği görmesini çok özellikle istiyorum. Türk milleti bu gerçeği görmelidir. Çünkü olayın içyüzü budur. Esas mesele Büyük Ortadoğu Projesi’nin Ortadoğu’da uygulanmasıdır. Büyük Ortadoğu Projesi’nin neyi amaçladığı, sonucunda ne olacağı konusunda bizim yeterli bilgimiz yoktur. Bu proje nasıl organize edilmiştir? Neleri hedeflemektedir? Bunlar kapalıdır. Bizim açımızdan belirsizdir. Sözde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, bu Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş koordinatörlerinden birisidir. Neyi koordine ediyorlar? Türkiye’nin bundan haberi yoktur, dünyanın da haberi yoktur. Ama tahminlerimiz vardır. Amerika Birleşik Devletleri, tek kutuplu dünyanın oluştuğu günden bu yana, Ortadoğu ve Ortaasya’ya kadar uzanan enerji koridorunu kesin hakimiyeti altına almak istemektedir. Bunun için de, buradaki coğrafyayı değiştirmek istemektedir. Bir süre önce, Rice Ortadoğu’yu gezerken açıkça söyledi, “yeni bir Ortadoğu artık zorunlu hale geldi”. Sınırlar değişecek, yeni bir yapı çıkacak, ne olacak? Irak, tek bir devlet olma imkanını büyük ölçüde kaybetmiştir. Mutlaka bir Kürt devleti kurulacak, geride kalanlar anlaşabilirse Irak devleti olacaklar, anlaşamazlarsa Şii Irak, Sünni Irak, Kürt Irak biçiminde 3 tane devlet çıkacak ortaya. Bu, Amerikan politikasına uygundur. Dikkat ediyor musunuz, Amerika Birleşik Devletleri’yle beraber Lübnan’daki olaya müdahil olmak, oraya asker göndermek konusunda PKK ve PKK yandaşları ve Kürt varlıkları tümüyle büyük destek vermektedirler. Hatta dolaylı olarak, PKK’yla ilişki içinde olan siyasi akımlarla işbirliği içinde geçmişte olmuş ve olmayı düşünen partiler bile asker göndermeye taraflardır. Burada çok ciddi bir durum söz konusudur. Türkiye nasıl parçalanıyor? Bakın ben, Türkiye’nin bütünlüğüyle ilgili samimi duygular beslediğini bildiğim pek çok siyaset adamının, bu konularda yanlış teşhis yürüten, yanlış yönlerde yer almakta olduklarını esefle, üzülerek görüyorum. Yani Büyük Ortadoğu politikası, Amerikan çıkarları söz konusudur. Ben şimdi soruyorum, evvela hükümete soruyorum, diyorum ki, bu olayda Türkiye’nin çıkarı nedir? Türkiye’nin ne gibi bir çıkarı vardır burada? Şu söylenirse bunu kabul edemem, “efendim, biz burada bir istikrar sağlanacak, o sağlanan istikrar bize çıkar, yani o bizim çıkarımızdır ve böylece bölge ülkeleriyle iyi ilişki içinde olma şansımız artacaktır”. Bu hikayedir, böyle bir şey söz konusu değildir. Bölgede bir istikrarın yakın bir gelecekte sağlanması mümkün değildir. Yani, Lübnan’a asker göndereceğiz, herkes gönderecek, oradaki kumandan işte oradaki meseleyi çözecek, bu yasadışı kurumları ortadan kaldıracak ve bölgeye istikrar gelecek. Böyle bir şey hayaldir, böyle bir şey söz konusu olamaz. Çünkü Hizbullah veya bir başka milis gücün burada alt edilmesi, bir başka yerde ortaya çıkmasına engel değildir. o bölgedeki temel sorun Filistin sorunudur. Filistin sorununu barışçıl yoldan çözmeden bölgede istikrar sağlamak mümkün değildir. Filistin sorununu çözmek istiyorsa ABD, onu kolay çözebilir. Çünkü Filistin sorununun çözümüne engel tek nokta, İsrail’in akıl almaz inadı ve ısrarıdır. İsrail de Amerika Birleşik Devletleri’nin kontrolünde olan bir devlettir, onun baskısıyla, yol göstermesiyle düzelebilecek, tavrını düzeltebilecek bir devlettir. Sorun Filistin meselesini çözmektir, bağımsız, egemen bir Filistin devletinin kurulmasıdır ve İsrail’in aşırı taleplerinden ve baskılarından vazgeçmesidir. Bu sağlanmadığı takdirde istikrar sağlanmaz. Biz orada ne kadar asker göndersek, ne kadar şehit verirsek verelim sonuç alamayız. O nedenle, orada istikrar olacak, ondan da yarar görecek, hayır, böyle bir şey söz konusu değil. Ama burada bazıları için bazı yararlar vardır. Yani Lübnan’a asker göndermek, özellikle AKP için demiyorum, AKP için bir ciddi çelişkidir, ona da vakit olursa düşüncemi söylerim. Ama Recep Tayyip Erdoğan açısından bir yarar söz konusudur. Daha doğrusu Recep Tayyip Erdoğan’ın kafasındaki yarar kavramı, kendi kişisel yararıyla ilgilidir. Nedir o? Türkiye’de sıkışmıştır, iç politikada sıkışmıştır, ilk seçimde iktidardan gitmek tehlikesiyle karşı karşıyadır, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçiminde de hiç olmazsa iktidarı kaybetsem bile, 7 yıllık Cumhurbaşkanlığını acaba elde edebilir miyim hayali içindedir. Bunu sağlayabilmek için de, kala kala elinde son bir destek Amerika Birleşik Devletleri olabilir diye düşünmektedir, onun için Beyaz Saray’a kabul edilmeyi beklemektedir. Onun için oval ofiste Başkan Bush’la yan yana oturma hayali içindedir, hevesi içindedir. Oraya gidecek, ilişkileri düzeltecek, bu ilişkilerden sonra da Amerika’nın Türkiye üzerinde hangi unsurlara etki yapacaksa, etkisini kullanarak ve de ekonomik yardım işini daha da güçlendirecek şekilde iktidara destek sağlayarak, kendi iktidarını pekiştirecektir. Buraya asker göndermeden tek yararı olan kişi, olsa olsa Recep Tayyip Erdoğan olabilir. Ama ona da fırsat bulamayacaktır, Türkiye öyle zannediyorum ki, Türk halkı bu süreç içerisinde AKP’yi bütün boyutlarıyla görecektir, değerlendirecektir, onun şifresini çözecektir ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetme yetkisini kötüye kullandığı kararına vararak seçimde büyük bir yenilgiye uğratacaktır umarım. O nedenle ben, hükümetin çırpınışlarını iktidardan gitme kaygısından beslenen ve onun üzerine hayallerle bezenen bir strateji görüyorlar. Ama bu strateji iflas edecektir. Yeter ki Türkiye’yi yanlış yere yönlendirmeye çalışan çevrelerin etkisi altında kalmasın vatandaşlarımız. AKP’nin içinde varolduğuna yürekten inandığım gerçek vatanseverlerin, bu olaylara, bu kadar teslimiyete ve bu kadar kişisel yarar peşinde koşan bir iktidar kadrosuna, bir lider kadrosuna bağımlı hareket etmekten kurtularak özgürce vicdanlarından gelen sesi dinleyip, vatandaştan aldıkları izlenimin gereğini yapıp, asker göndermeye karşı koysunlar. Eğer asker gönderme işi yarın Meclis’te reddedilecek olursa, bunun çok, AKP açısından belki iktidarı kaybetmeye giden bir sürecin hızlanması sonucunu doğuracaktır ama, eğer bu olmaz da kazara buradan asker gönderme kararı çıkar ve Lübnan’a asker gönderirsek, AKP kendi tabanından bir müddet sonra gelecek tepkiler altında lider kadrosu kendilerini savunacak durumda olamayacaklardır. Çünkü orada gerçekten bir batağa gidiliyor, hem orada Mehmetçiğin şehit olması sürecini başlatmış oluruz. Hem de orada iki taraf arasında çok şamar oğlanına dönmüş bir duruma düşeriz. Çünkü orada çıkacak sürtüşme, çatışma, provokasyonlara da açıktır. Çünkü bir yandan İsrail, öbür yandan Hizbullah kendi amacına ulaşabilmek için öylesine olaylar tezgahlayıp sahneye koyarlar ki, bizimkiler orta yerde kalırlar. Sayın Başbakan diyor ki, “ben istediğim zaman çekerim, askerlerimi çekerim” diyor. O da bir hayaldir.


Yorum
Değerli Dostlarım,
İlginiz ve desteğinizle büyüyen Cumhuriyet Halk Partisi'nde sizlerle beraber Türkiye için el ele vererek samimiyetle, iyi niyetle ve ciddiyetle çalıştık. Bundan böyle sizlerin de desteği ve yoğun katılımıyla bu çalışmaları internet ortamında da sürdüreceğiz. Katkılarınızı, görüş ve önerilerinizi Türkiye'yi daha güzel günlere götürmek için bekliyorum.

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...
Son Dakika Haberler
Fotoğraflar
Videolar
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Anı & Analog
KİMLİKLERDE DİN HANESİ OLMAMALI!

SARP BALCI


Muhafazakârlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kızdı. Mahkeme dini inancın açıklanmasını mı engelliyor?

2004’te Sinan Işık’ın iç hukuk yollarını tüketerek 2005’te Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde açtığı dava, 2 Şubat 2010’da sonuçlandı. Mahkeme karara ilişkin basın açıklamasında, kişinin inancını açıklamaya zorlanamayacağı ilkesine vurgu

Tamamını okumak için...

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...

Anasayfa | Özgeçmiş | Duyurular | Basın Açıklamaları | Basında Ali Topuz | Köşe Yazıları | Haberler | Raporlar | Görsel | Diğer | Genel Kurul Konuşmaları | İhtisas Komisyonları | Uluslararası Komisyonlar | Parti Çalışmaları | Diğer Çalışmalar | Projeler | Metinler | Fotoğraflar | Videolar | Görüşleriniz & Sorularınız | İletişim