tphlogo

SON SİYASİ GELİŞMELER
04.10.2006

GRUP BAŞKANVEKİLİ VE İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ALİ TOPUZ’UN; 04.10.2006 TARİHİNDE YAPTIĞI “SON SİYASİ GELİŞMELER” KONULU BASIN TOPLANTISI METNİ

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bugün yine, günlerdir Türkiye’de gündemde olan tartışmalarla ilgili olarak bir değerlendirme yapacağız. Öncelikle belirtmek istediğim bir şey var. Devletin en üst makamında görev yapan sorumlular, hükümet yetkilileri, kurumların başındakiler bütün dünyada çok önemli ilgiye konu olan tartışmaların içinden geçiyor. Çok önemli iki konu gündemi bütünüyle işgal etmiş görünüyor. İrtica ve terör. Bilindiği gibi bu iki konu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tehdit algılaması değerlendirmelerinde birinci ve ikinci sırayı teşkil eden tehditler olarak belirlenmiştir. Yani birinci sırada irtica, ikinci sırada ayrılıkçı terör. Resmi organlarımızın, güvenlik güçlerimizin, Milli Güvenlik Kurulu’nun, hükümetin, Cumhurbaşkanı’nın birlikte sorumluluk taşıdıkları bir ortamda Türkiye’nin en temel iki tehdit unsuru olduğunu saptamaları için ortaya çıkmıştır. Bu konu daha önce de Türkiye’de tartışma konusu olmuştur. Fakat bazı gerçekler, zaman içinde unutuluyor veya unutulmuş gibi hareket edildiği için yanlış değerlendirmelere neden olan gelişmeler söz konusu oluyor. Bir kere, irticanın birinci tehdit konusu, terörün de ikinci tehdit konusu olduğu, Milli Güvenlik belgelerinde saptanmıştır. Bu belirlemenin altında Recep Tayyip Erdoğan’ın imzası vardır, O’nun hükümetinin imzası vardır. Dolayısıyla, bir yanda bu saptamaları yapacaksınız, bunları bir stratejiye bağlayacaksınız, o strateji çerçevesinde güvenlik güçlerinin görev yapmasını öngöreceksiniz, fakat işinize geldiği zaman da “Türkiye’de irtica yoktur” diyebileceksiniz. Bu çok vahim bir durumdur. Bilindiği gibi Sayın Başbakan bu tartışmalar sırasında -irtica tehdidi yeniden ortaya çıktığı ve tartışma konusu olduğu sırada-, “irtica diye bir şey yoktur” dedi. Sayın Adalet Bakanı da, “irtica suçu diye bir suç yoktur” dedi. Şimdi birincisini söyledim, Sayın Başbakan altında imzası olan bir şeyi “yoktur” demek suretiyle, asıl bugünkü tartışmanın bunalıma dönüşmesinin nedeni ve kaynağı haline gelmiştir. Eğer Sayın Başbakan, irtica ile ilgili olarak güvenlik güçlerinin en yüksek düzeyde ortaya koyduğu gerçekler karşısında ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu konunun önemine değinen açıklaması karşısında, “evet, irtica tehlikesi vardır ve zaten de biz buna göre gereken önlemleri almaktayız, alacağız” gibi bir beyanda bulunmuş olsaydı, belki de bu konuda bu kadar büyük bir gerginlik doğmayacaktı. Sayın Başbakan, “irtica yoktur” dedi ve tartışma bundan dolayı keskinleşti ve devletin kurumları arasında, yani Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında irtica ile mücadelede görev üstlenmiş olan Silahlı Kuvvetler ile Başbakan ve hükümet arasında bir görüş farklılığı ortaya çıkmış oldu, “yoktur” diyerek. Birileri “vardır” derken, ötekisi “yoktur” derken bu ortaya çıktı ve şimdi bu tartışmanın yarattığı gerginlik üzerine değerlendirmeler yapılmaya başlandı. Şimdi değerli arkadaşlarım, Sayın Adalet Bakanı yaptığı hatanın farkına varmış olsa gerek ki, “irtica suçu yoktur ama irticai faaliyet konusu söz konusuysa o vardır” diyor. “İrtica suç değildir” diyor, “ama irticai faaliyet vardır, o faaliyet kanunlarımıza göre de suçtur” diyor. İrticai faaliyet irtica girişimi olmadan, ne demektir irticai faaliyet? İrticai faaliyet, irtica girişimi demektir, irticaya yönelmek demektir, irticai anlamda bir eylemin ortaya konulması demektir, ortaya bu eylemleri koymaya hazırlanmak demektir, bunu planlamak demektir. Şimdi yavaş yavaş gerçekleri görerek, işi tatlıya bağlamaya, yumuşatmaya çalışıyorlar. Ben, Sayın Cemil Çiçek’e önce bir şey hatırlatmak istiyorum burada, Sayın Cemil Çiçek evvela Sayın Başbakan’ına bunları bir anlatsın, bu düşüncelerini Sayın Başbakan’ına bir anlatsın. Şimdi değerli arkadaşlarım, bu tartışma acaba Türkiye’de nasıl bir gerginliklere neden olur, Silahlı Kuvvetler neden bunu yaptı, Cumhurbaşkanı böyle bir sert konuşma niye yaptı, bunların kafasında ne var gibi birtakım senaryoları dillendirmeye, seslendirmeye ve ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Dün, Sayın Genel Başkanımız Deniz Baykal Cumhuriyet Halk Partisi Grubu’nda çok açık ve çok net olarak devletin önemli kurumlarının gördükleri tehlikeyi, topluma, toplumu bilgilendirmek amacıyla açıkladığını ifade ediyor ve askerin bu konudaki açıklamasının da yönetime el koymak gibi, darbe yapmak gibi bir amacın peşinde olmanın tam aksine, böyle bir amaç gütmeden, karşılaştıkları zorluğu, güçlüğü ve sıkıntıyı, sorunu topluma anlatmasından ibarettir dedi. Sayın Genelkurmay Başkanı, gördüğü 3 tehlikeyi, yani ulus devlet, laik devlet ve üniter devlet konusundaki suçlamalara ve gelişmelere karşı düşüncelerini söyledi, dördüncü olarak da Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı hiçbir ciddi mesnede dayanmayan, bilimsel gerçekleri olmayan birtakım suçlamalar yapıldığına örnekler vererek düşüncelerini ortaya koydu. Şimdi normal bir ülkede, elbetteki doğal olarak böyle şeylerin gündeme gelmemesi gerekir. Ama Türkiye, AKP İktidarı’ndan bu yana fevkalade ölçüde olağandışı bir süreç yaşamaktadır. Çünkü seçimle işbaşına gelmiş, fakat Cumhuriyet’in temel değerlerine inancı olmayan, hatta Cumhuriyet’in o temel değerlerini bulduğu fırsatlardan yararlanarak aşındırmaya çalışan, onları değiştirmeye çalışan ve devlet düzenini, yapısını, toplum yapısını bundan 80 yıl önce terk ettiğimiz dönemin yapısına doğru dönüştürmek çabası içinde. Geldiğinden bu yana öyle. Bu iktidarın, laiklik karşıtı bir düşünceye sahip olduğu açık ve kesindir. Bunu, söylemlerinden çıkarmak mümkündür, eylemlerinden çıkarmak mümkündür. Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer hala orada oturuyor, açıkça laikliğe karşı savaş açmış, Cumhuriyet’in değerlerinin yerine tam bir din devleti modelinde olduğu gibi İslamiyet’in kurallarını yerleştirmeye dönük, devleti İslamlaştırmaya dönük, Müslümanlaştırmaya dönük bir projenin sahibi olduğu, bir manifestonun sözcüsü olduğu herkes tarafından biliniyor. Bu zatın hala orada tutulması iktidarın başının, hükümetin, AKP yönetiminin bu konudaki kararlılığının açık örneğidir. Dolayısıyla, ortaya çıkan tartışmanın sorumlusu, nedeni ne Silahlı Kuvvetler’dir, ne Cumhurbaşkanı’dır, doğrudan doğruya hükümetin kendisidir. Üstelik Silahlı Kuvvetler bunları söylemeden çok önce, Sayın Cumhurbaşkanı bunları söylemeden çok önce Cumhuriyet Halk Partisi bu konuları bu basın toplantısı salonu dahil Meclis’in pek çok yerinde, dışarıda, televizyonlarda 3 yıldan beri, 3 – 3.5 yıldan beri sürekli gündeme getirmektedir. Bu konuda iddialarımızı 3,5 sene önceden beri ortaya koyduk ve bunların ne kadar haklı olduğu bugün, devletin bütün kurumlarının bu konuda tehlikenin büyüklüğünü ifade ederek, toplumu bu konuda bilgilendirmeye çalışmasından bellidir. Biz, bu iktidarın bir siyasal İslam hareketinin siyasi iktidarı gibi davrandığını, bunların birtakım tarikatlarla ilişkileri bulunduğunu, bunların Türkiye’nin düzenini değiştirmek istediklerini, bunların şeriata dönük bir devlet düzeni özlemi içinde olduğunu söylediğimiz zaman, bazı köşe yazarları dahil, bazı siyasetçiler dahil çok kimse, “durup dururken Cumhuriyet Halk Partisi bunları nereden çıkarttı, siz bunları nasıl böyle söylersiniz” diye bizi suçluyorlardı. Ama şimdi geldiğimiz noktada, bizim bunda da ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıktığı gibi, bu konuda bir muhalefet boşluğu falan da söz konusu olmadığı gerçeği ortaya çıkmıştır. Muhalefet bu konuyu, 3,5 seneden beri AKP’ye tanıdığımız 6 aylık – 8 aylık bir serbestçe çalışabilme ve kendisini değiştirdiğini kanıtlayacak, yenileştiğini, gerçekten çağdaşlaştığını kanıtlayacak bir çalışma dönemi tanıdığımız, 6 ayı aşkın çalışma döneminin sonunda yavaş yavaş çıkardıklarını söylediği gömlekleri nasıl giydiklerini bu geçtiğimiz dönemde gördük. Dolayısıyla sorun bu iktidardan kaynaklanmaktadır, bu Başbakan’dan kaynaklanmaktadır. Türkiye, istemediği bir yere bunlar tarafından götürülmek istemektedir. Türkiye’nin, Türk toplumunun bu iktidarın temsil ettiği düşünceleri paylaştığını söylemek mümkün değildir. Son seçimlerde, 2002 seçimlerinde AKP’nin bir umut olarak toplumdan destek görmüş olması, onun en büyük parti olarak Meclis’e girmesini sağlamıştır. Ama ona oy veren seçmenlerin hiçbirisi, “sen git iktidar ol, iktidar olduktan sonra Silahlı Kuvvetler’le tartışabilirsin” demedi. Hiçbir seçmen, AKP’ye oy veren hiçbir seçmen, seçmenin çok büyük bir bölümü, kendi çekirdek seçmenini ayırırsak, onun oylarını çoğaltan, % 34’lere vardıran kesimi ona, Türkiye’de barışı kurması için, kalkınmayı sağlaması için, Türkiye’nin dengelerini yerli yerine oturtturması için oy verdi. Onlara demediler ki, “siz, bütün devlet kadrolarını laikliğe karşı kini olan insanlardan oluşturacaksınız” demediler. Onlara “laikliğe, Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’in temel değerlerine karşı savaş açmanız için biz size bu oyu verdik” demediler. Onun içindir ki bugün AKP’nin oyları, aşağıya hızla doğru inmektedir. Onun içindir ki AKP telaşa düşmektedir. Seçim yasaları dahil her yerde birtakım değişiklikler nasıl yapabilirim de AKP’nin kaybedilen oylarını nasıl kapatırım diye düşünmektedir. Şimdi bakınız, çok açık ifade ediyorum. AKP iktidarı, bu iki temel tehdit konusunda irticadan yana tavır koymuştur, ikinci tehdit olan terör konusunda da adam akıllı gevşemiştir. Terörle ilgili AKP hükümeti gevşemiştir. Neden gevşemiştir derken, ben her zaman söylediğimi açıklık içinde söylüyorum, AKP yaklaşan seçimlerde, kaybettiği oyları PKK’nın tabanından kazanmaya çalışmaktadır, kazanmayı hedeflemektedir, PKK tabanından oy almayı hedeflemektedir. DTP ile işbirliği yapmak, Demokrat Toplum Partisi’yle işbirliği yapma hesaplarını yapmaktadır veya PKK’nın tabanındaki oyları alma peşindedir. Onun içindir ki, efendim masaya oturma ihtimallerini gündeme getirdi, pazarlıkları gündeme getirdi, yeni bir açılım yapacağını söyledi ve teröre karşı hışımla ortaya çıkmış olmasına rağmen çok sayıda şehit cenazesinin geldiği bir aşamada bir iki ay evvel “PKK’ya karşı tedbirlerimizi değiştirmeliyiz, daha radikal, daha etkileyici, daha sert tedbirlerle bunun üzerine yürümemiz gerekir” dediği halde, Amerika Birleşik Devletleri ve Irak’la konuştuktan sonra burada bir gevşeme noktasına geldi. Çünkü bir yandan Amerika’nın, bir yandan Irak’ın, bir yandan PKK’nın eski PKK lideri Öcalan’ın bulunduğu yerden yaptığı açıklamalarda, PKK’nın silah bırakması, daha doğrusu ateş kesmesi -onlara göre- ve ardından da Türkiye’nin bir cemile yaparak, onlarla bu konuyu görüşmesi ve ben şimdi buradan tekrar ifade ediyorum, adeta PKK’yı isim değiştirerek bir siyasi hareket haline dönüştürerek, onu Türkiye’nin içerisinde siyasi mekanizması içinde bir tartışma konusu, bir Türkiye’yi geren bir konu olarak muhafaza etmek ve böylece Türkiye’nin gelişmesine de engel olacak, Türkiye’nin de geleceğini ambargo altına alabilecek bir sorunun içine Türkiye’yi sokmak istemektedirler. Ne pahasına? Böyle olduğu zaman Recep Tayyip Erdoğan, kaybettiği oyların bir bölümünü alamadığı bu oylardan sağlayabileceğini hesap ederek bunu yapmaktadır. Dolayısıyla, ben bütün bunları AKP’nin Türkiye’yi bir belirsizliğe, bir karanlığa, bir çıkmaza, bir büyük gerginliğe doğru hızla taşımakta olduğunu görerek, AKP’ye karşı toplumun bütün dinamiklerinin demokratik bir biçimde bu gerçekleri görerek harekete geçmesi gerektiğine inandığımı ifade etmek istiyorum. Sorunu, hiç şüphe yok masa başında değil, sorunu sandıkta çözmek bizim temel hedefimizdir. Yapılması gereken şey, kendisini yanlış göstererek, aldığı desteği yanlış kullanarak Türkiye’yi bu noktaya getiren AKP’nin artık iktidardan uzaklaştırılmasına halkımızın karar verebileceği bir demokratik ortamı gündeme getirmektir. Bu olacaktır. AKP, kendi açıklamalarına göre de oylarının aşağıya düşmekte olduğunu kabul etmiştir. Biz öyle zannediyoruz ki, 1 – 2 ay içerisinde bu düşüş daha açık seçik bir şekilde görülecektir ve böylece toplum AKP’nin iç yüzünü daha yakından gördüğünü, bu anketler sonucu ortaya koymaya devam edecektir. Seçime kadar giden bu süreç, ümit ediyorum sandıkta Türkiye’nin başarısı olarak, Türkiye’nin çağdaş yolda ilerlemesini sağlayacak bir biçimde ortaya çıkacaktır diye düşünüyorum. Şimdi değerli arkadaşlarım, bir yandan biz bu konularla uğraşırken, Türkiye’nin hangi ilişkiler içinde olduğu konusunda da bir iki konuya değinmekten geçemeyeceğim. Özellikle PKK terörü konusunda Amerika Birleşik Devletleri’nin bize karşı dostane bir tavır içinde olmadığı kanaatindeyiz. Konuşmalar ne olursa olsun, kapalı kapılar ardında hangi pazarlıklar yapıldığı konusu da herhalde önümüzdeki günlerde ortaya çıkacak gerçekler, topluma bu konudaki kaygılarımızın doğruluğu konusunda bir fikir verecektir. Amerika Birleşik Devletleri, açıkça PKK’yı bize karşı kullanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, PKK’yı bize karşı kullanarak Ortadoğu’da izleyeceği politikaya Türkiye’yi entegre etmeye çalışmaktadır. Zorlamaktadır, PKK ile ilgili sana şu yardımı yaparsam senden de şunu beklerim diyerek, bu konuda bizimle pazarlık yapmaktadır. Sayın Başbakan’ın Amerika Birleşik Devletleri ziyaretinden sonra somut herhangi bir açıklamanın yapılamamış olması -bu terör konusunda-, bu konuda yapılmış olan görüşmelerin ve varılan sonuçların Türk toplumuna söylenmesine cesaret edememiş olmalarındandır. Zaman içerisinde bunu alıştıra alıştıra topluma sunacaklardır. Bu konuda, Amerika Birleşik Devletleri sadece bu konuda değil, başka konularda da Türkiye’yi kendisinin bir müstemlekesi gibi görmektedir. Yani o emredecek biz yapacağız, o çağıracak biz gideceğiz. Biz, Amerika Birleşik Devletleri’nden daha sonra bile olsa, biz laik, demokratik bir Cumhuriyet niteliğimizle hiçbir zaman başka ulusların haklarını çiğnemeye dönük bir eylemin parçası olmadık, bundan sonra da olmamamız gerekiyor. Amerika, Türkiye’yi kendi çıkarı için kullanamaz, kullanamayacağını görmesi lazım. Amerika, Türkiye’ye her istediğini yaptıramaz. Belki bu iktidar döneminde, bu iktidarın ihtiyacı olan dış desteği sağladığı için, bu iktidarın ona sağladığı, Amerika’ya sağladığı birtakım, verdiği birtakım tavizler söz konusu olabilir. Ama bunun gelecekte de böyle olacağını sanmamalıdır Amerika. Hele Amerika Birleşik Devletleri adına konuşanlar, Türkiye’yi müstakil bir devlet, hiç kimseye boyun eğmeyecek bir devlet, kendi gücüyle de gerekirse ayakta kalmaya iradesini gösterebilecek bir devlet olarak görmeyi artık başarmalıdırlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçisi, kendisini bir müstemlekenin genel valisi gibi görmemelidir, göremez. O’na birisinin haddini bildirmesi lazım. O’na birisinin bu küstahlıklarının karşılığını vermesi lazım. Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyükelçisi, burada kendiliğinden bir değerlendirme yapma durumunda değildir. O’na bunları konuşturan, O’nun arkasındaki Bush’tur. Recep Tayyip Erdoğan Amerika’dayken Bush’la görüşme yaptığı sırada veya sonrasında Bush’un Ankara’daki temsilcisi, Türkiye’yi küçültecek düzeyde, Türkiye’nin kurumlarına karşı saygısızlık edecek bir biçimde açıklama yapma hakkını nasıl kendisinde bulabiliyor? Türkiye’nin iç işlerine nasıl karışabiliyor? Buna Türk hükümeti, Türk Dışişleri Bakanlığı nasıl göz yumabiliyor? Bunlar neden oluyor? Bunlar, kendini bir kere bir yere bağladığın zaman oradan kopmakta zorluk çekersin. Sen Amerika’ya bu kadar taviz verirsen, sen Amerika’ya bu kadar Türkiye’yi peşkeş çekmeye hazır olduğunu söylersen, onun her istediğini yapma noktasına gelirsen, kendi terörünü unutup Lübnan’a gidip Lübnan’daki teröre çare aramaya kalkışırsan, elbetteki sana karşı bu muameleleri yaparlar. O nedenle, buradan bir kere daha ifade ediyorum. Türkiye, tabi askerin başına çuval geçirecek sesini çıkarmayacaksın, elçi konuşacak sesini çıkarmayacaksın, Amerika’ya gideceksin, Bush’tan birtakım destekler almaya gideceksin hiçbirisini alamayacaksın ve ondan sonra hala sen eski söylediklerine devam edeceksin. Ben Amerika’da, Beyaz Saray’da nelerin konuşulduğu konusunda bazı tahminler yapabilmekteyim. Zaten gazetelerde çıkan bir haberden de bir sonuç çıkartmak mümkün oluyor. Okuduğumuza göre Sayın Bush, Erdoğan’a “sizin seçimleriniz var galiba yakında, ben size nasıl yardımcı olabilirim” demiş. Onun öyle bir şey demesine gerek yok, zaten nasıl yardımcı olabilir diye onu öğrenmek için gitti oraya, ötekilerin hepsi bahane. PKK görünür, yani terör görünürdeki gündem konusu. Ama içeride PKK, belki de PKK adı zikredilmeden terör başlığı altında genel olarak kısa bir konuşmadan ileri geçmeyen bir tartışma yapılıyor. Ama asıl içeride ne konuşuldu, Cumhurbaşkanlığı seçimi var, seçim var. Amerika Birleşik Devletleri’nin önemli desteği olabilir Erdoğan’a, Türkiye’de kaybettiği desteğin bir kısmını da oradan alabilir. İşte uluslararası kurumlar var, mali yardımlar var, işte Amerika Birleşik Devletleri gücünü kullanır, etkisini kullanır, bizde Amerikalılara yaranmak için sıraya girmiş pek çok kişi vardır, kurum vardır, çeşitli çevreler vardır, gazetelerin köşe yazarları vardır, Avrupa Birliği’yle ve Amerika’yla ticari ilişkiler içerisinde o ilişkileri maksimize etmek isteyen, kenarda böyle hevesle bekleyen adamlar vardır, bütün bunların hepsini devreye sokarlar. Vakıflar vardır, Türkiye’de bazı vakıflar vardır, düşünce vakıfları vardır. Onlara bol bol para verirler, onlara talimat verirler, anket yapın, şu konferansı yapın, şu araştırmayı yapın, şu almanağı yayınlayın ve böylece destek verin AKP’ye demek için çeşitli yolları vardır. Bu destekleri almak için gitti Amerika’ya. Bu konuda ne aldı, ne alamadı onu bilemiyoruz. Ama oraya gidiş nedeni, daha evvel kabul edilmediği yere bir defa daha kabul edilmek için ricalarda bulunmak içindir. Zaten bu gidişi sağlamak için yardımcıları, Sayın Başbakan’ın üzerinden onu alçaltacak değerlendirmeler yaparak bir takım girişimlerde bulunduğunu da herkes bilmektedir. Evirdiler, çevirdiler, her türlü ezikliğe razı oldular, her türlü şeye razı oldular ve gidip Beyaz Saray’da Başkan Bush’la bir araya gelebildiler. Önümüzdeki günlerde bunun içyüzü ortaya çıkacaktır. Ama ben sözlerimi bitirirken şunu söylemek istiyorum, bugün yapılan tartışmalar, Türk demokrasisinin, Türk devletinin, Türk milletinin geleceğiyle ilgili çok önemli tartışmalardır. Bu tartışmalar, iyi niyetle ve Türkiye’nin Atatürk’le başladığı aydınlık yürüyüşün kesintiye uğramamasını sağlamak ve bu yürüyüşü hızlandırmak için toplumun aydınlanmasına büyük katkıda bulunan tartışmalardır. Bu tartışmalardan kimse ürkmemelidir. Bu tartışmalar demokratik bir sonucu sağlamaya gidip dayanacaktır ve bundan da Türk halkı başarılı çıkacaktır. Çünkü Türk halkı karlı çıkacaktır. Dolayısıyla bu tartışmaların, Türkiye’nin geleceğindeki önemli payının altını bu şekilde çizerek, geleceğe de güveni yitirmeden, demokrasiden ve seçim mekanizmasından ürkmeden ve bu her şeyi demokratik düzen içerisinde seçimle çözme anlayışına bağlı olarak ortaya koyacağımızı ifade ederek, hepinize saygılarımı ve teşekkürlerimi ifade ediyorum, sorularınız varsa onları yanıtlamaya hazır olduğumuzu ifade etmek istiyorum.
Yorum
Değerli Dostlarım,
İlginiz ve desteğinizle büyüyen Cumhuriyet Halk Partisi'nde sizlerle beraber Türkiye için el ele vererek samimiyetle, iyi niyetle ve ciddiyetle çalıştık. Bundan böyle sizlerin de desteği ve yoğun katılımıyla bu çalışmaları internet ortamında da sürdüreceğiz. Katkılarınızı, görüş ve önerilerinizi Türkiye'yi daha güzel günlere götürmek için bekliyorum.

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...
Son Dakika Haberler
Fotoğraflar
Videolar
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz İnegöl SuperKanal
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Ali Topuz'dan ağır Sözler
Anı & Analog
KİMLİKLERDE DİN HANESİ OLMAMALI!

SARP BALCI


Muhafazakârlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kızdı. Mahkeme dini inancın açıklanmasını mı engelliyor?

2004’te Sinan Işık’ın iç hukuk yollarını tüketerek 2005’te Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde açtığı dava, 2 Şubat 2010’da sonuçlandı. Mahkeme karara ilişkin basın açıklamasında, kişinin inancını açıklamaya zorlanamayacağı ilkesine vurgu

Tamamını okumak için...

Bu bölümdeki tüm yazıları göster...

Anasayfa | Özgeçmiş | Duyurular | Basın Açıklamaları | Basında Ali Topuz | Köşe Yazıları | Haberler | Raporlar | Görsel | Diğer | Genel Kurul Konuşmaları | İhtisas Komisyonları | Uluslararası Komisyonlar | Parti Çalışmaları | Diğer Çalışmalar | Projeler | Metinler | Fotoğraflar | Videolar | Görüşleriniz & Sorularınız | İletişim